Hayat Hikâyeleri-02

“Size bir şey sorabilir miyim”? “Elbette, buyurun hanımefendi”… Ona “hanımefendi” diye hitap etmem epeyce garibine gitmiş, dalga mı geçtiğimi yoksa ona bir insana duyulan saygı gereği mi hanımefendi olarak hitap ettiğimi anlayamamış olmalı ki, kızgınlık belirtisini saklayıp gizlemeye gerek görmeden hızla yanımdan uzaklaştı. Pek oralı olmadım. Daha sonraki günlerde “hadi be sen de” tavrını ısrarla sürdürdü. Müdavimi olduğum, eş dost buluşup sohbet ettiğimiz, tavla oynadığımız bir lokalde garsondu. Onu daha önceden tanıyan birkaç kulağı kesik “ o biçim kadınlardan” olduğunu etrafa söylemiş, söylemiş olmanın ötesinde onunla krallara layık geceler geçirmişler, filanca gün sabaha kadar bilmem hangi barda, falanca gün bilmem… Devamı

Hayat Hikâyeleri-01

Pazartesi günlerini hiç sevmedim, geçerli bir gerekçem, belli bir sebebim de yok. Sanırım tamamen içgüdüsel bir tepki. Düşünsene ben orta halli bir özel şirkette ücretli bir çalışanım. Haftanın altı günü üzerime düşen işlerin yorgunluğu bir tarafa şirket sahibinin bir halta yaramaz yakınlarının afra tafralarına iç geçire geçire bir hal olmuşsun, gözün iki de bir saatin yelkovanında… Mesai bitse de kendimi bir dışarı atsam… Medarı maişet derdi işte, şöyle geri çekilip elinde ne varsı, Allah ne verdiyse, patronunu, müdürünü, bunların bokunda boncuk görmüş görgüsüz akraba taallukatını alıp karşına, şöyle sıraya dizip baştan sona şırak, şırak ses getiren tokadı yapıştırıp, sonra da… Devamı

Düş ve Gerçek-12

“Sen düşlerinin adamısın, hayallerin ayaklarını yerden kesiyor, bulutların üstünde geziniyorsun, yeryüzü umurunda bile değil”. Yıldırım gibisin, hepimizden hızlısın, onu senin dışında bir başka arkadaşımız yakalasaydı beynini patlatırdı. Seni ne zaman anlayacağız, ya da sen kendini ne zaman anlatacaksın… Bir şey söyle, davranışına bir gerekçe bul, ikna et bizi… Gözünü budaktan esirgemediğini bilirim, bu piçlerin arasına tek başına dalıp çil yavrusu gibi dağıttığın dillere destan… Bu piçi tam yakalayıp ele geçirmişken yufka yürek kesilmeni anlamıyorum. “Boş ver bunları” dedim, “ne ben kendimi size anlatayım, ne de siz beni anlama zahmetine katlanın”… Çay içelim mi?… “Şu soğukkanlılığın çıldırtacak beni yav, ben ne… Devamı

Düş ve Gerçek-11

Pazartesi günlerini hiç sevmedim, geçerli bir gerekçem, belli bir sebebim de yok. Sanırım tamamen içgüdüsel bir tepki. Düşünsene ben orta halli bir özel şirkette ücretli bir çalışanım. Haftanın altı günü üzerime düşen işlerin yorgunluğu bir tarafa şirket sahibinin bir halta yaramaz yakınlarının afra tafralarına iç geçire geçire bir hal olmuşsun, gözün iki de bir saatin yelkovanında… Mesai bitse de kendimi bir dışarı atsam… Medarı maişet derdi işte, şöyle geri çekilip elinde ne varsa, Allah ne verdiyse, patronunu, müdürünü, bunların bokunda boncuk görmüş görgüsüz akraba taallukatını alıp karşına, şöyle sıraya dizip baştan sona şırak, şırak ses getiren tokadı yapıştırıp, sonra da… Devamı

Düş ve Gerçek-10

Hayranıydı şövalyeliğin roman, öykü, masal kitaplarına yansıyan yüzünün. Gerçi henüz farkında değildi; daha yedi, sekiz yaşlarındayken dedesinin uçkur lastiği ile bağlı beline yarım metrelik karabina tabancasını sokup, bir yandan donunu düşürecek kadar ağır silahı donuyla birlikte tutar, bir yandan da komşu kızlarının evleri aynı hizada olan pencerelerine üşüşüp kendisinin akranlarından farklılığını görmeleri için göz ucuyla etrafı kollarken bir “çocuk şövalye” olduğunu nereden bilebilirdi ki?… “Küçük dağları” yaratan afisiyle ağır ağır köy meydanına inerken Kamalı Musa bile yolundan çekilir, babası abisi yaşındaki büyükleri başlarını hafifçe öne eğerek ellerini göğüslerini bastırır, eyvallah derlerdi. O esnada tanrının mutlak kendisine yazgılandırdığı kız, suyolunda kendisini… Devamı

Düş ve Gerçek-09

Kara kıtanın bir ucunda, etrafı yüksek ve dumanlı dağlarla çevrili vahşi kabilelerin yaşadığı bir vadide,  dört keçisinin memesinin sütüyle geçinen yaşlı  kadın ağzında çiğnediği enfiyeyi tükürürken “ başımızda bir devletimiz olsa, keçilerimi, çakallardan korusa dedi”. Keçilere sinsice yaklaşan bir çakal, keçilerden birine dişlerini geçirip kaptığı gibi yıldırım hızıyla uzaklaştı. Kadının yüzündeki çizgiler derinleşti, keçisinin ardından bakakaldı. Sonra bir devletleri oldu. Kalan üç keçinin ikisini de devletleri aldı elinden. Bakakaldı kadın. “Yanlış mı yaptık yoksa” dedi. Ben oradaydım. Avrupa’nın göbeğinde bir ülkede, bilmem hangi eylemin sorumlusu olarak aranan bir anarşist, bir nokta kadar görünmez olup, bir virgül kadar kıvrak en donanımlı… Devamı

Düş ve Gerçek-08

En yakın arkadaşıydım, rahatsızlanmış. Doktora gitmeyi kabul etmemiş. Evine götürmüşler. Divana uzanmış, boylu boyunca yatıyor. Başucuna toplanmış bir kaç eş dost yol açtılar, yanına oturdum. Boncuk boncuk terliyordu, alnındaki terini sildim, adını seslendim, kapalı olan gözlerini açarak yüzüme baktı, konuşacak dermanı yoktu. “Bir şeyler mırıldanıyor ama ne söylediği anlaşılmıyor” dediler. Ben gelince odadakiler birer ikişer evi terk ettiler, baş başa kaldık. Öylece yatıyor, durmadan terliyor, anlaşılmayan bir şeyler sayıklıyor. Başucunda İlya Ehrenburg’un “Paris Düşerken” adlı kitabı var. Yanına iyice yaklaşıp sayıklamalarını anlamaya çalışıyorum. Aşağıda okuyacağınız sayıklamalar, noktası virgülüne dokunmadan onun uyku aralığındaki sayıklamalarından derlenmiştir. “Düşlerin soysuz ve okşayıcı çığırtkanlığı gerçeğin… Devamı

Düş ve Gerçek-07

Şu yaz sıcağında sonu gelmez, üst perdeden tartışmalara konu “edebi kuramlar” konusunda ne kendi kafamı şişirmeye ne de sizin başınızı ağrıtmaya niyetliyim. Olan, olduğu yerde kalsın. Hayat yaratılan suni gündemleri silip süpürüyor, bildiğince akıp gidiyor, içinde olmayan, ona kan can vermekten uzak hiç kimseyi iplemeden…  Hafifliğin yıkıntıları kokmuş çöp yığınları gibi burnumuzun dibinde sağa sola savrularak paçalarımıza yapışsa da… Hafiflik dedim de… Gece fırtına koptu… Yağmur sicim gibi iniyor. Şimşekler, intihar dalışı yapan kamikazeler gibi çapraz vuruyor caddeye, kocaman binaların tepelerini yalayıp geçiyor.  Rüzgâr, gurbetten acı haber getiren tren sesleri gibi acı acı uğuldayarak şehri ayağa kaldırdı… Köklerinden kopmuş koca… Devamı

Düş ve Gerçek-06

Akdeniz’in Temmuz sıcakları herkesin bedenine çöker, derilerinin gözeneklerinden yağmur yağarcasına terler boşanırdı da o, herkesin nefes almaktan şikâyetçi olduğu bu nemli sıcaklarda, güneşin altında mayıs serinliğinde koşarak yürür gibi yürürdü uzun mesafeleri. Herkes bedenlerine yapışan nemin boğuculuğundan kurtulmak için serin, gölge yerler ararken o, beyin kıvrımlarına yapışan nemin boğuculuğundan kurtulmak için kendini, adını bile bilmediği mahallelere,  tenha sokaklara vururdu… Yürürdü, inadına yürürdü… Ta ki bacakları kendisiyle inatlaşıp tökezlemeye, ayakları suratlarını asmaya başlayıncaya kadar yürürdü… Sıcaktı hava, insanı bayacak kadar sıcak, nefes almasına izin vermeyecek kadar boğucu, terden sırılsıklam edecek kadar yapışkan… Mermerden sfenks değildi ve elbette herkesin etkilendiği kadar etkilenirdi… Devamı

Düş ve Gerçek-05

Baş, yastıkla buluştuğunda, ya derin uykularının bir anında ya da uyur uyanık uyku mahmurluğunda başlar düş görmeye ya, ben uyanmak istemediğim düşlerimi hep uykularımın ötesinde gözlerim açıkken gördüm. En anlık olanları bile bir ömre bedel düşler… Aşağı Yukarı aynı temalı düşler… Çocuktum, ufacıktım… Hayır, ne çocuktum, ne de ufacık… Sırma boylu dal gibi bir delikanlı da değildim… Belki bıyıkları yeni terleyen, yaşamı hayranlık dolu bir şaşkınlıkla izleyen, çok az şeyi anladığını sanan, birçok şeyi hiç anlamadığından emin yeni yetme bir delikanlı… Postalla kafasına basılan, meydanın ortasında dövülen, hakaret edilen bir isimsizin postal altında ana avrat fütursuz küfürleri… Korkunun ve meydan… Devamı