Düş ve Gerçek-09

Kara kıtanın bir ucunda, etrafı yüksek ve dumanlı dağlarla çevrili vahşi kabilelerin yaşadığı bir vadide,  dört keçisinin memesinin sütüyle geçinen yaşlı  kadın ağzında çiğnediği enfiyeyi tükürürken “ başımızda bir devletimiz olsa, keçilerimi, çakallardan korusa dedi”. Keçilere sinsice yaklaşan bir çakal, keçilerden birine dişlerini geçirip kaptığı gibi yıldırım hızıyla uzaklaştı. Kadının yüzündeki çizgiler derinleşti, keçisinin ardından bakakaldı. Sonra bir devletleri oldu. Kalan üç keçinin ikisini de devletleri aldı elinden. Bakakaldı kadın. “Yanlış mı yaptık yoksa” dedi.

Ben oradaydım.

Avrupa’nın göbeğinde bir ülkede, bilmem hangi eylemin sorumlusu olarak aranan bir anarşist, bir nokta kadar görünmez olup, bir virgül kadar kıvrak en donanımlı ve tecrübeli polisleri atlatarak sevgilisinin evini buldu, apartmana girip kapı zilini çaldı. Kadın sevgilisinin kollarına atılmak, sarmaş dolaş olmak istedi. Mıh gibi yerinden kımıldamadı adam. Kadın alındı:

“Gelsene” dedi kadın.

“Gelemem” dedi adam, “devlet var”

“Öpsene” dedi kadın.

“Sus” dedi adam, “polisler duyacak”.

Ben oradaydım.

Çağ atlayan bir ülkede çocuğunu parkta gezdiren bir kadın, çocuğunun çığlığı ile dehşete düştü. Çocuğunu göğsüne bastırıp “Bu ülkenin bu parkında, bu ülkenin en ücra köşelerinde bir gün bütün çocuklar korku çığlıkları atmadan koşturup oynayacaklar”. Dedi. Gördüğü manzaradan ürktü, yüzünü öte çevirdi.

Ben oradaydım.

O vahşi kabilenin yaşlı kadını, uygar Avrupa’nın anarşist delikanlısı, çağ atlayan ülkede, anasının göğsüne bastırdığı korkudan çığlık atan çocuk bendim. Çakallara karşı keçilerimi korumayı, sevgilimin boynuna sarılmayı, korkunun üzerine yürümeyi ismim belledim.

Güneşli bir yaz ikindisiyle sicim gibi yağan sağanaklarda sere serpe ıslanmak, çiçeklerin toprak kokusuna karışan kokularını koklayarak derin derin nefes almak, kuşluk vakitlerinde kumru sesleriyle mest olmak   varken korku da neyin nesiydi.

Çektik çizmeleri düştük yollara… Anadan üryan soyunup atacaktık kendimizi duru nehirlerin serin sularına, bir güzel yıkanıp arınacaktık, kirlerimizden, pislerimizden, bilumum korku ve ön yargılarımızdan. Bir kuş uçtu tepemizden, ürktük, sığındık bir izbeye ve sakladık kirlerimizi, pislerimizi, önyargılarımızı içimize. Böylece başladı insan yanımızın yağlı karalarla lekelenmesi. Yahşi, yakışıklı ve bıçkın gösteriyordu aynalar yağlı karalarla lekelenmiş suretlerimizi. Hani hoşumuza da gitmedi değil bu halimiz. Seviyorduk tüm insanları ve en çok da arkadaşlarımızı, yoldaşlarımızı. İnsan sevdiği için ne yapmazdı ki, eksiksiz yaptık bizde yapacaklarımızı. Aynaların bizi gösterdiği gibi yahşi, yakışıklı ve bıçkın göstermeleri için arkadaşlarımızı, kaşlarından, gözlerinden bulaştırdık yağlı karaları. Derken bütün gövdemizi ve ruhumuzu beledik simsiyah karalarla. Ondandır siyah giyinmem, yakıştığı söylenir. Bize benzemeliydiler ve biz çok seviyorduk arkadaşlarımızı, yoldaşlarımızı. Sonra kaldırım taşlarını boyadık, sonra yağmurları, rüzgârı, kuşların sesini, pencerelerin pervazlarını boyadık. Bir mahalle bize benzedi ve imrendi diğer mahalleler, sokaklar, meydanlar. Derken, kasabalar, şehirler… İnanır mısınız bütün bir dünya bize benzemek için ülkeler birbirleriyle yarıştı. Ve o esnada yazdı şair o meşhur dizeyi: “Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler”. O bir zamanlar bizi aynalarda yahşi, yakışıklı ve bıçkın gösteren yağlı karalar, insan yanımızı karanlıklara boğarken, lekeler korkumuza meme verip besleyip büyütmüş olmasın. Yoksa bizi bu kadar mutsuz eden kirlerimizin üstünü kapadığı  korkularımızdan korkmamız olmasın?.

Farkında değildik siyahın siyahlığından. Çok yakın bir arkadaşım ihtiyacı için para istediğinde, ona verecek üç kuruşum olduğu halde “yok“ demiştim. Issız bir köşede cüzdanımı cebimden çıkardığımda cüzdanımın da simsiyah olduğunu gördüm.  Paylaşmanın, yaşamın tadı ve anlamı olduğuna dair üstümüze rakip tanımadığımız harcıâlem sözlerin yüzüme boş eldiven gibi çarpıldığını hissettiğimde bir kâbustan uyanır gibi uyanmıştım

Velhasıl öylesine ustalaştık ki bu işte, bir tek çocuklara dinletemiyoruz sözümüzü. Çocuklar “ siz pissiniz” diyorlar bize.

Ne zaman duru ırmak boylarından geçsem yüzlerini çeviriyorlar bana. Akbabaların civciv niyetine beni pençelerine almalarından korkuyorum.  Siren seslerinden korkuyorum, gülen yüzlerden korkuyorum. Kendimden korkuyorum.

Korkusuz çocukluğum, lekesiz ruhum… Ay dede, kayan yıldızlar…

İşgal edilmiş sokaklardan kurşun gibi fırlayıp, nefes nefese  miting meydanına sevgilisinin yanına gelen kız “elimden tut” dedi delikanlıya.

“Tutamam” dedi delikanlı.

Şaşırmıştı genç kız.

“Neden” dedi.

“Devlet var” dedi delikanlı.

Genç kız başını çevirdi, etrafına baktı, karşıya baktı, sağa, sola, ötelere, gökyüzüne baktı,

“Nerede” dedi.

“İçimde” dedi, mahzun ve mahcup gülümsedi delikanlı

Yıllar sonra, artık yarısını geçtiği ömrüyle hesaplaşarak yürüyen adam miting meydanından geçerken, göz ucuyla meydana baktı. Issızdı. O coşku, o heyecan, o inanmışlık meydanında gençliğini aradı. Birkaç köpek kırık kemikleri taşıyorlardı ağızlarında ve şehir leş gibi kokuyordu. Genç kızı gördü hayal meyal. Elini ak saçlarına götürdü, “ bağışla” dedi, temizlemeye çalışırken kendimiz kirlendik…

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Yorumlar kapatıldı.