Hayat Hikâyeleri-02

“Size bir şey sorabilir miyim”?

“Elbette, buyurun hanımefendi”…

Ona “hanımefendi” diye hitap etmem epeyce garibine gitmiş, dalga mı geçtiğimi yoksa ona bir insana duyulan saygı gereği mi hanımefendi olarak hitap ettiğimi anlayamamış olmalı ki, kızgınlık belirtisini saklayıp gizlemeye gerek görmeden hızla yanımdan uzaklaştı. Pek oralı olmadım. Daha sonraki günlerde “hadi be sen de” tavrını ısrarla sürdürdü.

Müdavimi olduğum, eş dost buluşup sohbet ettiğimiz, tavla oynadığımız bir lokalde garsondu. Onu daha önceden tanıyan birkaç kulağı kesik “ o biçim kadınlardan” olduğunu etrafa söylemiş, söylemiş olmanın ötesinde onunla krallara layık geceler geçirmişler, filanca gün sabaha kadar bilmem hangi barda, falanca gün bilmem hangi pavyonda eğlendikten sonra eve kapanıp günlerce yataktan çıkmamışlar. Anlatan, anlattıkça etrafındakilerde olmayan yeteneğini sergiliyor gibi anlattıkça ağzı kulaklarına varıyor, iki de bir boynunu sağa sola çeviriyor, “ karşınızdaki delikanlının kim olduğunu bilin” dercesine kendince farklılığını ortaya koyuyordu.

Benim de kulağıma geldi. Birkaç kişinin dışında ondan bir şeyler bekleyen çoğunluğun bu kadına karşı hal ve hareketleri yılışık bir hal alıyor, çay, kahve getirdiğinde yer sıkışıklığından yararlananlar güya tesadüfen baldırına bacağına dokunup, zafer kazanmış gibi bıçkın bıçkın gülüyorlardı. O gün ansızın, ondan beklemediğim bir ses tonuyla “edebini takın” diye bastı bağırtıyı. Kimisi kıs kıs gülmesine devam ederken ben dahil birkaç kişi ne olduğunu, neye tepki gösterdiğini pek anlayamamadık Lokalin işleticisi patronuna şikâyet ettiyse de beklediği koruma yerine bir de ihtar yedi. “Onlar bizim müşterimiz, iyi davran”…

Derken taliplileri arttı ve ondan “ bir şeyler beklemek” o kadar olağanlaştı ki, ilgilenmeyen birkaç kişi neredeyse erkeklik sınavından sınıfta kaldı. Birkaç kişi dışında kalan bizim lokalin müdavimleri, lokalin kapanma saatinde, kadınlı erkekli gruplar halinde yakınımızdaki bara giderler, kendi deyimleriyle lokalde içtikleri alkolün üzerine “cila çekerlerdi”. Lokal kapanıncaya kadar çalışırdı. Oyunları, eğlenceleri geç bitenler, “hiçbir kadının kendilerine hayır demeyeceğinden emin kulağı kesikler” birbirleriyle girdikleri bahsi kazanacağından emin, onu bara davet ederler, o kestirmeden “ teşekkür ederim” deyip restini çekerdi. Aşağı yukarı akşamüzeri bir iki saatliğine uğrayıp tavla oynadığım lokalde rutin yaşam bu minval üzere sürer giderdi. Yine bir gün o malum kıstırmaları pervasızca icra eden bir kulağı kesiği fena haşladı. “Çok istiyorsan ananı götür” deyiverdi. Bizim bıçkının façasını aşağı indirmiş, boka çevirmişti. Karizması çizilen alemin delikanlısının, kadının anasına bacısına sinkaflı küfrünü de herkesin duyması yetmemiş gibi, “Bu Kürt orospusunu dağa kaldırıp halledeceğim” diye de yırtınıyor.

Korkmuştu, imdat isteyen gözlerle sağa sola bakıyor. Elindeki boş bardakları düşürüp kırdı. Patronu gözünü ağartıp yan yan bakıyor. Zilgirliği, zibidiliği ile nam yapmış kenar mahalle kabadayısı yarım efe pozunu takınarak sandalyesinden kalkmaya yeltendi. Yakın arkadaşım gözüme bakıyor, ses çıkarma diye işaret ettim. Etrafımda birkaç Kürt delikanlısı var, severler beni, ben de onları severim. Bir kaçı hareketlendi. Onlara da işaret ettim, “oturun yerinize”.

Yarım efe masadan kalkmaya doğrulurken yanına gittim, sakin olmasını söyledim. Ağzından çıkan küfrün, hakaretin haddi hesabı yok. Omzuna sertçe bastırıp “otur” dedim. Bir sandalye çekip yanına oturdum. Bir çay söyleyip yeniden sakin olmasını söyledim. Göz ucuyla Kürt gençlerini, yanımdaki arkadaşımı izliyorum. Çember daraldı. Arkadaşım kırık bir sandalye bacağını arkasında saklıyor. Kürt gençler burunlarından soluyor. Yeniden “ sakın ha” diye ikaz ettim. Kürk gençleri lokalden uzaklaştırdım. Çaydan bir yudum aldı, “hadi dedim bayandan özür dile”… Başıyla onu işaret ederek, pek küçümser bir edayla “ bu orospudan mı” derken bütün tavırlarından, bütün hareketlerinden “karşı konulamazlığının” delinen zırhından içindeki korkaklık, zavallılık okunuyordu. Öyle ya şimdiye değin bırakın bir kadını, hangi babayiğit onu böylesine itin kıçına sokup çıkarmıştı ki… Burnundan soluyordu. Yeniden “ özür dile” dedim. Aynı kabadayılığını tekrar konuşturdu, “Onun amına koyacağım”… O ortalıktan kaybolmuştu, kim bilir o korkuyla nereye sindi…

Bir daha onu bu lokalde görmek istemediğimi söyleyip “Peki” deyip kalktım, iki adım ötesindeki Kürt gençlerden birini çağırdım. “Patırtı kütürtü çıkarmayın, uzak bir yerde…”. Ağzını burnunu ufalamışlar, “ bir daha pislik yapamaz” dediler.

Ona da “ yalnız gitmeyeceksin, arkadaşım seni arabasıyla evine bırakacak” dedim. İtiraz edecek oldu, “sus” işareti yaptım.

Yarım efe ertesi gün ikinde vakti yanına kendisi gibi birkaç zibidiyi alarak lokale gelmiş. Sürtünmüşler bir çeşit, kadını tehdit etmişler. Oradakiler de hallice kaşımışlar hepsini… Gidiş o gidiş, bir daha lokalin etrafında görmedim. Hayat normale döndü, göz ucuyla diğerlerinin davranışlarını izliyorum. Kimse taciz etme cesaretini gösteremiyor. Akşamüstü lokale uğradım, boş bir masaya yalnız oturdum, bir çay rica ettim. Çayı bırakırken “ özür dilerim” dedi, yüzü gülüyordu.

“Vaktiniz var mı”?

“Tabi, hanımefendi, buyurun”

“Bana dargın mısınız”?

“Yok” dedim, “ dargın olmam için bir sebebim olmalı”.

“O gün sizi tersledim de”

“ Sana karşı müşterilerin davranışları gördüm, o davranışlara açık kapı bırakan bir hareketine tanık olmadım”.

“Özel bir amacım yok” dedim, “göz önündesin, herkesin gördüğünü görürüm ben de, doğa üstü güçlere sahip değilim”. Sandalyeyi işaret ettim, otur diye. Patronunu işaret etti. Benimle konuşmana bir şey demez, otur.”

Telefonundan, beş altı yaşlarında sevimli bir kız çocuğunun resmini gösterdi, gözleri parlıyordu, “ kızım” dedi. Annemle birlikte yaşıyoruz, o bakıyor. Heves güves evlenmiştim, hem de kaçarak… Lise ikinci sınıftaydım. Hep beyaz atlı bir prensin gelip beni kaçıracağını düşünmüştüm. Beyaz atlı prensim karşıma çıktı, okulu bırakıp kaçtım. Eşimi seviyordum. Evlendikten sonra görmediğim şeyleri gördüm, duymadığım lafları duydum. Sebat edip bir yerde çalışmazdı, bir işe girdiği ile çıktığı bir olurdu. Ben teselli ederdim, üzüldüğünü sanırdım onun bu halimize. Teselli ederdim, sen de çalışırsın, ben de çalışırım, geçinip gideriz diye. Eve arkadaşlarıyla gelmeye başladı, gece yarılarına kadar içerlerdi, ben gidip yatardım. Arkadaşlarından birisi kumarhane işletiyormuş. Bana iyi adam olduğunu söyledi, iyi de para verecekmiş, yarın orada işe başlayacaksın dedi. Yalvarmalarım, yakarmalarım işe yaramadı, Kötü söze alışmıştım dayak yememiştim, da o gün o eksiği de tamamlayıp bir güzel dövdü beni. El mahkûm, yokluk yoksulluk gırtlağıma yapıştı, çaresizlik bir illet gibi bulaştı mı çıkmak bilmiyor. Ertesi günü erkenden tarif edilen işyerine gittim, kapı kapalı. Dönüp eve geldim, “iş yeri kapalı dedim”. Salak karı dedi, ben sana orası devlet dairesi mi dedim, ”kızım orası kumarhane, kumarhane” diye üstüne basa basa birkaç kez tekrar etti. Gece on bir, on iki gibi işe başlayıp sabaha karşı çıkacakmışım. Bu arada kızım doğdu, bebek daha. Kime bırakırsın, kim bakar?. Annemi çağırmamı istemiyor. Mahalle komşum yakın bir arkadaşıma bırakıyorum kızımı. Başını ağrıttım, benim kaderim böyle başladı. İçkiye alıştım, esrara alıştım. Para karşılığı yatıp kalkmalara başladım. Yatıp kalkmalardan kaç lira aldığımı bilirdi, dayak kötek elimden alırdı. Evin bütün giderleri benim omzumda. Her akşam eve getirdiklerine sofra kurarım, içerler, basitleşirler, miden bulanır. Sonra o gelenlerden bir kaçıyla çıkar gider, diğeri evde kalır, malum…

Ayrıldım, tehdit etti, önüme geçti. Bütün pısırıklığımı bir yana atıp, kasığına bir bıçak sapladım, hapis yattım. Çıkınca boşandım.

O gün bana söven müşteriyi senin dövdürttüğünü biliyorum. İnanır mısın, yirmi altı yaşındayım, ilk kez kadınlığımdan faydalanmaya kalkmayan bir kişiyle karşılaştım, sizin bana hanım efendi diye hitap etmenizden benimle dalga geçtiğinizi düşündüm. Sizi tanımıyordum, terslememin nedeni buydu. Alıştım mıncıklanmaya, taciz edilmeye. Ben buna senin kadar kızmıyorum öfkelenmiyorum.

“İncinmiyor musun” dedim.

Bazen sadece nefes aldığımı fark ediyorum, bütün kuzu sandıklarımın ağızlarında keskin, etimi parçalamaya hazır birer kurt dişi taşıdığının farkına vardığımda çok geç olmuştu, şafak sökmüş, ben de benden gitmiştim. Ben, ben olmaktan çıkalı çok oldu. Gözleri dolu doluydu.

Karanlık bir tüneldeydi. Rastgele ve el yordamıyla yolunu bulmaya çalışıyordu.

Onun için ışık yoktu, takip edeceği bir iz, bir işaret yoktu, burada mı doğmuştu bilinmez ama ömrünü burada tamamlamaktan başkaca seçenek göremiyordu.

“İnsanız işte” dedi, “hangi uyanmak istemediğimiz düşe yatarız da gerçeğin hangi acımasızlığına uyanırız, kim bilir.” ?

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Yorumlar kapatıldı.