Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Sanatsal Yazılar

Düş ve Gerçek-06

Akdeniz’in Temmuz sıcakları herkesin bedenine çöker, derilerinin gözeneklerinden yağmur yağarcasına terler boşanırdı da o, herkesin nefes almaktan şikâyetçi olduğu bu nemli sıcaklarda, güneşin altında mayıs serinliğinde koşarak yürür gibi yürürdü uzun mesafeleri. Herkes bedenlerine yapışan nemin boğuculuğundan kurtulmak için serin, gölge yerler ararken o, beyin kıvrımlarına yapışan nemin boğuculuğundan kurtulmak için kendini, adını bile bilmediği mahallelere,  tenha sokaklara vururdu… Yürürdü, inadına yürürdü… Ta ki bacakları kendisiyle inatlaşıp tökezlemeye, ayakları suratlarını asmaya başlayıncaya kadar yürürdü… Sıcaktı hava, insanı bayacak kadar sıcak, nefes almasına izin vermeyecek kadar boğucu, terden sırılsıklam edecek kadar yapışkan… Mermerden sfenks değildi ve elbette herkesin etkilendiği kadar etkilenirdi çöl sıcaklarından.  Aklına düşmüştü de gülmüştü bir defasında “ onlar bedenine yapışan nemden kurtulmaya çalışıyorlar, ben beynime yapışan nemden”… Keşke şu çevresindekiler gibi bütün mesele günlük yaşamın gaileleri,  nemli sıcaklardan uflayıp puflamalar olsaydı da şu doluya koyduğunda almayan, boşa koyduğunda dolmayan beyniyle cebelleşmeseydi… Kendi kişisel sorunlarına karşı vurdumduymaz sayılırdı, öyle parayla pulla da pek işi olmazdı… Sigara parasıyla çay parası cebindeyse gerisi fazlalık bile sayılırdı… Yürüyüşleri en çok da kendini çevresinden, kendine ihtiyacı olanlardan soyutladığı, bir başına olduğu, anlık hayal kurma kulvarları olarak düşünürdü… Bu anlar hoşuna da gider, rahatlar, kaygısız bir insan görünümüyle dudağına bir ıslık kondurur, aceleci yürüyüşleri sallapati bir hal alır, sıkıntılı hali rehavete bırakırdı yerini… Onca insan kalabalığının, araç trafiğinin, kakafonik seslerin arasında yitip gitmek, akranlarının, arkadaşlarının kaygısızlığına sahip olmak için neler vermezdi ki… Nelerini feda etmezdi bilinmeyenleri kurcalamayan, olabilecekleri düşünmeyen ve olabileceklerden kuşku duymayan, ne yapması gerektiğini bile bilemez durumda birisi olmak için… Beceriksizin teki miydi, yoksa beynine yapışan nemin yeminli intikamına yenik düşecek bir çaresizliğin kaçınılmazlığı mıydı bilinmez ama o rehavet duygusu kendisiyle alay eder gibi içine bir hançer batışıyla batar o an terk ederdi kendini. Bu duruma tevekkelle boyun eğer  “ya aklın yetiyorsa gücün de yetmeli ya da gücün yetmiyorsa aklın da yetmemeli” derdi kendi kendine konuşurken. Yüzünün çizgileri derinleşir ve bir savaşçı ruhu gelir otururdu içine.Çünkü bildikleri doğruydu ve olabileceklerin gerçekleşmesi an meselesiydi… “ Lan beceriksiz oğlum, sen kendinden kaçmayı bile başaramazken, bir kıyamet fırtınası gibi esip bütün hayatı felç edecek bu fırtınada senden liman olmayı bekleyenlerin gözbebeklerinden kaçabilir misin”? Bunca bilgiyle, birikiminle yücelttiğin vicdanının mahkemesine hangi yüzle çıkacaksın. Unutma, şimdiye değin sayısız kez çıktığın mahkemelerin cezasına benzemez vicdan mahkemesinin mahkûmiyeti… Söylemedi deme, adamda aynaya bakacak yüz bırakmaz, bir böcek gibi ezilirsin o görüntünün karşısında. Üstelik adanmış hayatların iki elleri yakanda olacaktır. Ya başaracaksın, ya da öğrendiğin şeyler engel olmak için kılını kıpırdatmadığın bu fırtınanın yok ettiği hayatlardan seni sorumlu tutacak…”

Devamını oku...

 

Düş ve Gerçek-05

Baş, yastıkla buluştuğunda, ya derin uykularının bir anında ya da uyur uyanık uyku mahmurluğunda başlar düş görmeye ya, ben uyanmak istemediğim düşlerimi hep uykularımın ötesinde gözlerim açıkken gördüm. En anlık olanları bile bir ömre bedel düşler… Aşağı Yukarı aynı temalı düşler… Çocuktum, ufacıktım… Hayır, ne çocuktum, ne de ufacık… Sırma boylu dal gibi bir delikanlı da değildim… Belki bıyıkları yeni terleyen, yaşamı hayranlık dolu bir şaşkınlıkla izleyen, çok az şeyi anladığını sanan, birçok şeyi hiç anlamadığından emin yeni yetme bir delikanlı… Postalla kafasına basılan, meydanın ortasında dövülen, hakaret edilen bir isimsizin postal altında ana avrat fütursuz küfürleri… Korkunun ve meydan okumanın iç içe geçtiği düşler… Okyanusların büyüklüğünü, ovaların sonsuzluğunu, dağların yüceliğini sadece haritalarda görmeme rağmen, bırakın sadece küçücük kasaba sınırlarının içini, ufacık köyümüzde bile yoksulluğun, çaresizliğin neden sarmaşık ağları gibi bütün haneleri sardığını anlayamayan bir yeni yetme delikanlı… Aheste aheste, koro halinde ya da mırıldanarak “çift jandarma gelir” türküsü söylemesi gereken köylülerin, küçük sanayi işçilerinin, kasaba işsizlerinin, koltuğunun altına dergi-gazete sıkıştıran öğretmenin işine giderken bir suç işlemiş gibi neden tenha sokakları seçtiğini, zaptiyeyi  görmesiyle yolunu neden değiştirdiğini, neden tedirgin olduğunu, neden göz bebeklerinin büyüdüğünü anlayamayan yeni yetme,  toy delikanlı… Oysa ne o kovalanarak köyümüzün ovalarına kadar takip edilen, yorgunluktan alnında tomurcuklanan terini silmeye vakit bulamayan, av hayvanı gibi kovalanan, kovalanmaktan nefesi kesilmiş köylüyü, ne küçük sanayi işçilerini, ne kasaba işsizlerinin bir tekini bile, ne de koltuğunun altında gazete taşıyan öğretmeni tanımam… Ruhumu darmadağın eden bu görüntülerin yaşandığı kasabalarda, yol boylarında, ıssız ya da kalabalık yerlerde beni göremezsiniz, kaçarım, arkama bakmadan, nereye gideceğimi bilmeden, yön tayini yapmadan kaçarım. Bu görüntüler boğazımı sıkar, nefesimi keser, elim kolum bağlanır hareketsiz kalırım… Bu kâbustan bir çıkış yolunun olduğunu bilirim, inadına inanırım buna… Bir yolunu bulurum. Gözlerim açık düşlerimin başladığı andır bu . Nefesim açılır sonra, sonra ellerim, kollarım, bacaklarım hareket kabiliyeti kazanır. Beni kendime getiren postalın altında okkalı küfürler savuran o isimsizdir, zaptiyeye yakalanmaktansa nefessiz kalıp oracıkta can veren o kaçaktır, küçük sanayi işçilerinin “ ne var babalık” diklenmesidir. Yelkenlerimi dolduran rüzgâr eser ansızın, ansızın bir altın yeleli at çıkar gelir tam yanımda durur. Farkına varmadan “ ferman padişahınsa dağlar bizimdir” dizeleri dökülür dilimden. Atım koşar ben yol alırım, atım yorulur ben yorulurum… Atım yoruldum demez, ben mola istemem… Atım nerede koşar, ben nerede yol alırım, ben hangi dağ doruğunda üşürüm, atım hangi bulutta tırısa kalkar… Yalnızca yol alırız, ne atım bilir bunu, ne ben bilirim…

Devamını oku...

 

Düş ve Gerçek-04

Herkes gibi benim de beceriksizliğimi makul bir gerekçenin arkasına saklanarak haklı gösterme hakkım yok mu yani, var hem de bal gibi var. Sevgili arkadaşlarım sizden daha çok hak görüyorum kendime bunu… Hiç olmazsa o müthiş yiğitliğinizin ben de zerresinin olmadığını biliyorum ve meydan okuma cesaretinize hayranım da nefesinizi ve nefsinizi koruyarak maraton koşmak yerine yüz metre bayrak yarışının daha startı verilir verilmez bir daha kalkmamacasına kapaklanıp kalmanız bana traji-komik geliyor. En babayiğitlerinizin arkasına bakmadan şapkalarını alıp kaçmaları da bir alem… Üzülerek öğreniyorum ki eski pehlivan pazarlarında bile alıcınız kalmamış, ortalıkta kala kalmışsınız. Ne de olsa eski arkadaşlarımsınız ve yeteneğinizi iyi bilirim, kendinizi pazarlayacak pazar sıkıntınızı müthiş kıvraklığınızla çözeceğinize, o müthiş koku alma duyunuzla yanaşacağınız kapıları keşfedeceğinize eminim, nasıl olsa bir alıcınız çıkar… Sizin için endişelenmiyorum. Her neyse, bu sizin amelinize yazılacaktır. Her ne kadar “ küçük dağları ben yarattım” cakanızdan geçilmiyorsa da hayat sizi iplemiyor ve sizinle var olmadığını ve siz olmazsanız yok olacağına da kulak asmıyor... Bana gelince, bütün korkularıma, endişelerime karşın yenilgiyi kutsamıyorum, galiba çocukluk alışkanlığım, tökezleyip düştüğümde dizim acırdı, ellerim kanardı ama derhal kalkıp koşuya devam etmeliydim, yoksa bizim takım oyunu kaybederdi… Dedim ya çocukluk  alışkanlığı diye.. Meret alışkanlık çocuklukta başlıyor ama çocukluk bitince bitmiyor ki… Sanki bulaşıcı bir hastalık… Bu yaşımda o alışkanlıkla ejderhanın uykusunu nasıl kaçıracağıma ilişkin şeytani planlar kurmaktan asla vazgeçmiyorum… Ejderhanın dişleri keskin ve paçamdan bir yakalarsa beni azı dişleri arasında lokmacığa çevirecekleri endişe ve korkusunu taşımadığımı söylersem yalan olur… Müthiş derecede endişeli ve tedirginim, korkuyorum da… Saçımı başımı yoluyorum, uykularımı bölüyorum, yemeğimi yarı bırakıp planımın bir halta yarayıp yaramadığını test edip, “ııhh, bu da olmadı” deyip olduğum yere yığılıp kalıyorum. Açık pencereden esen rüzgâr iyelerimi hurdaya çevirmiş, omzum tutulmuş, sağa sola dönemiyorum. Bir kadavra gibi dikilip kalıyorum… Hesapta bunun da olduğunu bildiğimden derhal yine plan ve projelerime başlıyorum… Tam belkemiğine bir bıçak darbesi, dönmesine izin vermeden bir daha bir daha… Biçimsiz kafasına parlak bir cam gibi yapıştırılmış gözlerini bana dikiyor ve arsız arsız gülümsüyor… “Yedi canlıyım, beni öldürmek için yedi bıçak darbesi vurmalıydın” diyor . Tam “öldürdüm”  derken öldürmeyi ihmal etmek ne kelime aklıma bile getirmediğim altı canıyla müthiş bir kuyruk darbesinin hedefi oluyorum… Gözlerim kararıyor, sendeliyorum… Çirkin suratında azgın dişlerini gövdeme geçirmek üzere…

Devamını oku...

 

Düş ve Gerçek-03

Geriye dönüşleri sevmem de yine de bilmem kaç yıl öncesinden o cin gibi çocuğun pırıl pırıl zekâsıyla verdiği dersi unutamam bir türlü. Kaçak yaşadığımız evde masanın üstünde gördüğüm gerici basının başını çeken bir gazetenin varlığına önce aldırış etmemiş, mütemadiyen geliş gidişlerimde yenilerini görünce kükremiş, hiddetle bu faşist basını eve kimin soktuğunu sormuştum. Kızgınlığım karşısında duraksamış, “ben okuyorum” deyivermişti. Sanırım tepkimin şiddete dönüşeceği endişesiyle biraz da paniğe kapılmıştı. Amacım şiddete başvurmak ne kelime korkutmak filan da değildi, bu gazetenin eve girmemesi, buna para verilmemesi konusunda uyarmaktı. Sesimin tonunu kıstım, halk düşmanlarının sözcüsü bu gazeteyi eve sokmasının, bu paçavraya para vermesinin bize yakışmadığını usul usul anlatmaya başladım. Tavırları rahatlamış, endişesi gitmişti. “Konuşabilir miyim” dedi, tabi dedim. “Abi, bu evde kaldığın zaman geceleri sabaha kadar odanın ışığı yanıyor okuyorsun,  yazıyorsun, yazmaktan parmakların nasır tuttu. Sonra da yazdıklarını arkadaşlarınla tartışıyorsun. Valla size gülüyorum, bazen neyi tartıştığınızı merak ediyorum, beni gülme krizi tutuyor. Ben bu gazetenin gerici, yobaz, ırkçı olduğunu, halk düşmanlarının sesi olduğunu bilerek alıyorum, bunların sözcülerini okuyorum, onların anlattıklarını tersten alıyorum, doğruyu görüyorum”.  Bu sefer gülme sırası bendeydi… Hiç sesimi çıkarmadan “ sen yine de bunları eve sokma, bunlara para verme” demekle yetinmiştim.

Yirmili yaşların başındaydık ve yaşamımızda sanırım sadece yaşımız bize aitti. Yirmili yaşlar… Bazılarımız başında, bazılarımız ortalarında… Kuşkusuz bizden büyük yaşlardaki devrimciler abilerimizdi, ablalarımızdı… Beynimiz, bedenimiz, kalbimiz tartışmasız bize ait değildi… Gökyüzünü fethe çıkmıştık ve bütün silahımız yarına olan inancımızdı… Her şeyimizle devrime aittik…  Yolumuzda haramilerin pusu kurduğunu bilirdik de, halka olan inancımızın onların en gelişmiş silahlarından daha etkili olduğundan hiç kuşkuya düşmezdik. Üstelik onların silahları öldürmeye programlanmıştı, bizim inancımız yaşamaya, yaşatmaya… Lakin hayatın vampirlerinin dişlerinin keskinliğini, kana doymazlığını da göz ardı etmezdik. Uykularımızın en derin yerinde bile uyanık olmak zorundaydık… Uyanık, çevik, yaratıcı ve pratik… Her devrimci ansızın gelişen bir durum karşısında inisiyatifini kullanır, çözüm üretirdi… Onlar güçlüydü, bizler haklıydık ve onlardan daha zeki olmazsak halkın bize olan güvenini yitirebilirdik… 

Devamını oku...

 

Düş ve Gerçek-02

Gel, seninle kırk yıl geriye gidelim. Demir tavında dövülür, söz de zamanında söylenir. Söylenmeli, yaşananlar bir insanın yaşamının olağan, normal yaşamı değil ki… Kan ve ateş hattında, sessizce, vakur, onurlu insanların, yaşamı yeniden yaratanların destansı trajedisi… Normal bir ülkede yaşamıyorsun ve kırk yıl önce üstlendiğin yaşamın insanlaşmasındaki üstlendiğin, bunun için yaşamını ortaya koyduğun görevinin üstüne düşenini yerine getiremedin, bu gün bu görevi üstlenen, bayrağı devralan devrimcilere borcun var.  Bilmeliler ve anlamalılar ki, engel sadece mücadele ettiğin güçler değil, keşke temizlenmesi gereken taşlar sadece bunlardan, gözle görülür olanlardan ibaret olsaydı, işimiz mutlak daha kolay olurdu… Biz bu taşları temizler, toprağı cennet bahçesi yapardık. Lakin sınıf mücadelesinin tarihi boyunca devrimciler bu güçlerin gizli ittifakı, keskin görünümlü içlerine sızan, görevleri hayatın her alanında sınıf mücadelesini dumura uğratan “Truva atlarının” hedefi olmuşlardır. Bunlar, evrimcilerin yıpratılması, kitleler nezdinde itibar kaybına uğratılması, devrimcilere kitlelerin güveninin sarsılması ve sınıf mücadelesinin sekteye uğratılması için açık kimlikli sınıf düşmanlarından aldığı talimatı öylesine profesyonelce yerine getirmişler, öylesine etkili olmuşlardır ki devrimci hareketin yenilgiye uğramasında başat bir rol oynamışlardır. Hala öyle değil mi, hala sınıf bilincinden ve örgütlenme pratiğinin deney ve tecrübesinden habersiz devrimciler arasında cirit atıp hüküm sürmüyorlar mı?...Susmak, bu soysuzların, yarasaların gece karanlığında hüküm sürmesine katkı sağlamak olmayacak mıdır? Kimseyle kişisel bir alış verişimiz, kimseye kişisel bir düşmanlığımız yoktur, kimse buradan böyle bir sonuç çıkarmamalıdır. Belki de yaşamın dayatmaları sonucu, belki gerçeğin kırbacının kanatırcasına yüzümde şaklaması sonucu bugün, geçmişin grupçu tavrına sahip değilim. Ancak itiraf da edilmelidir ki, biz devrimci ruhu o mensubu olduğumuz devrimci gruplarda kazandık, aynı zamanda ihanetleri de bu grupların içindeki “Truva atlarının” sinsi kurnazlıklarında yaşadık…

Devamını oku...

 

Sesler ve Renkler

“Hayır” dedi, yaşamın anlamını aramıyorum, bu anlamı daha ilk gençlik yıllarımda o yüzü akı öğretmenlerimden öğrendim, hem de sağlam öğrendim. O günden bu güne Israrla, inatla o anlamı yaşatmaya, yaşarken anlatmaya çalışıyorum. Resim sergilerini izlemeye düşkünlüğümün sebebi budur”…

Naif ve kırılgan görüntüsünün altında granit sağlamlığındaki iradesi, net ve duru anlatımı uzaklara bakarken gözlerinden süzülen hüznü gizlemeye yetmediğinin farkında bile değildi. Tanık olduğum konuşma muhtemelen geçmişlerindeki derinliğin saygısıyla iki yakın arkadaşın birbirlerine saygıda kusur etmeyen sohbetiydi.

Devamını oku...

 

Masallar Masalı

Masallar ülkesinde hayat, hayatın masalıyla başlar, sürer giderdi. Belde halkı,  o yaz yakıcı günesin altında günlük işinde gücünde iken, ikindiüstü nereden, nasıl geldiği bilinmeyen eli kılıçlı atlıların sinsice beldeye sızmalarını ve ortalığı göz gözü görmez hale getiren bir toz bulutunun ansızın kabarmasını, giderek beldeyi simsiyah karanlıklara boğmasını şaşkınlıkla, elleri yanlarına düşerek izlediler. Kuzey rüzgârlarının hırçın fırtınasının yıkıp attığı beldede sağ kurtulanlardan birisi hariç diğerlerinin hatırlayamadığı, yalnızca birisinin tanık olduğu, dilden dile dolaşan, yüzlerce yıldır kuşaktan kuşağa aktarılan ve bizim öykümüze konu olan büyük tufanın ve kırımın öyküsüdür bu.

Tufanın büyük yıkımının tanığı, aykırı ve aksi yaşamından illallah eden belde halkının bir ağaca zincirleyip, bir lokma ekmek bir bardak suyla ölüme mahkûm ettikleri ve yine yakıcı yaz güneşi altında ucu bucağı görünmeyen, heybetinden görenlerin dilini yuttuğu görkemli kanatlarıyla gökyüzüne uçup gitmişti. Tufanın öyküsünü büyük dedesinin büyük dedesinden dinlemişti. Büyük dedesinin büyük dedesi tufanın beldede taş üstünde taş, atlıların baş üstünde baş koymadığını anlatırmış anlatmasına da, beldenin ilk kuruluşunun meşakkatlerini de anlatmaktan geri durmazmış.

Devamını oku...

 
Diğer Makaleler...
Sanatsal Yazılar