Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Sanatsal Yazılar

Sesler ve Renkler

“Hayır” dedi, yaşamın anlamını aramıyorum, bu anlamı daha ilk gençlik yıllarımda o yüzü akı öğretmenlerimden öğrendim, hem de sağlam öğrendim. O günden bu güne Israrla, inatla o anlamı yaşatmaya, yaşarken anlatmaya çalışıyorum. Resim sergilerini izlemeye düşkünlüğümün sebebi budur”…

Naif ve kırılgan görüntüsünün altında granit sağlamlığındaki iradesi, net ve duru anlatımı uzaklara bakarken gözlerinden süzülen hüznü gizlemeye yetmediğinin farkında bile değildi. Tanık olduğum konuşma muhtemelen geçmişlerindeki derinliğin saygısıyla iki yakın arkadaşın birbirlerine saygıda kusur etmeyen sohbetiydi.

Devamını oku...

 

Masallar Masalı

Masallar ülkesinde hayat, hayatın masalıyla başlar, sürer giderdi. Belde halkı,  o yaz yakıcı günesin altında günlük işinde gücünde iken, ikindiüstü nereden, nasıl geldiği bilinmeyen eli kılıçlı atlıların sinsice beldeye sızmalarını ve ortalığı göz gözü görmez hale getiren bir toz bulutunun ansızın kabarmasını, giderek beldeyi simsiyah karanlıklara boğmasını şaşkınlıkla, elleri yanlarına düşerek izlediler. Kuzey rüzgârlarının hırçın fırtınasının yıkıp attığı beldede sağ kurtulanlardan birisi hariç diğerlerinin hatırlayamadığı, yalnızca birisinin tanık olduğu, dilden dile dolaşan, yüzlerce yıldır kuşaktan kuşağa aktarılan ve bizim öykümüze konu olan büyük tufanın ve kırımın öyküsüdür bu.

Tufanın büyük yıkımının tanığı, aykırı ve aksi yaşamından illallah eden belde halkının bir ağaca zincirleyip, bir lokma ekmek bir bardak suyla ölüme mahkûm ettikleri ve yine yakıcı yaz güneşi altında ucu bucağı görünmeyen, heybetinden görenlerin dilini yuttuğu görkemli kanatlarıyla gökyüzüne uçup gitmişti. Tufanın öyküsünü büyük dedesinin büyük dedesinden dinlemişti. Büyük dedesinin büyük dedesi tufanın beldede taş üstünde taş, atlıların baş üstünde baş koymadığını anlatırmış anlatmasına da, beldenin ilk kuruluşunun meşakkatlerini de anlatmaktan geri durmazmış.

Devamını oku...

 

İkilem

Yanlarına çoluk çocuk, büyük küçük, kadın erkek, hısım akrabaları alıp bayram ziyaretine giden kalabalık bir ailenin erkeklerinin kadınları geride bırakıp, ahalinin kâh yan yana, kâh tek sıra halinde yol almasına benzetirdim, aynı kökteki filizleri geride bırakıp gökyüzüne uzayıp giden ikiz selvi dallarını.  İnsanın kırılma yeri neresiydi, bilinmez, gözle görülmezdi ama işte şu gökyüzünü delecekmiş gibi uzayıp giden ikiz selvi dalları tam çatallarından kırılmıştı. Birisi inadına gökyüzünü delercesine uzayıp giderken, diğeri kaderine teslim olmanın çaresizliği içinde yüzünü toprağa dönmüştü. Yavaş yavaş ölüyor, yavaş yavaş toprağa bırakıyordu kendini. Yaprakları solgun, dalları dirençsiz ve hüzünlü. Ben, görüntüyü seyreden adam, “Topraktan geldik, toprağa gideceğiz” der gibi çaresiz ve ne yapacağımı bilemez durumdayım. Yarı kızgınlık yarı umursamazlıkla “ Başını kaldırıp gözünü gökyüzüne dikersen sonucuna katlanacaksın. Yaşamda sürpriz yok.  Toprak kendisinin terk edildiğini bilir, gökyüzüyle, yıldızlarla, ay ile güneş ile kucaklaşmanı kıskanır, çeker seni kendine, deniz akıntılarının yüzeni dibe çekmesi gibi çeker. Ya ruh direncini oluşturur karşı koyarsın ya da ensenden tuttuğu gibi çeker alır seni aşağıya…

Devamını oku...

 

Düş ve Gerçek-01

Kendimle ilgili anlatacağım bir hikâyem yok. Şayet onu tesadüfi bir ortamda tanımamış ve daha sonra yine tesadüfi bir ortamda karşılaşmamız uzun bir sohbetle sürüp gitmeseydi bu öykü de ortaya çıkmayacaktı.

Üç beş eş dostun bir araya geldiği, gündeme ilişkin konuların sohbet havasında tartışılacağı bir toplantı için o lokale gitmiştim. Bazı tipler vardır hani yanınızda, yanı başınızda bitiveren, kendi işe yaramazlıklarını başkalarının omzundan “işe yararlığa” çevirmeyi meslek edinmiş hödük tipler… Gittiğim lokal toplantısında bu üç beş eş dostun arasındaydı, doğrusu daha masaya oturmadan içimden kalkıp gitmek geldi ama, bunun kaba bir davranış olacağı düşüncesiyle bir sandalye çekip masaya oturdum. Hiç renk vermeden sohbete katıldım. Adamımızın kaşı bir oynuyor, gözü bir oynuyor, kolumu çekiştirerek yan masada oturan birini işaret ederek “ tanımıyor musun” dedi, o filancadır, bu kadar meşhur birini nasıl tanımazsın”… . Adamımızın en bilinen özelliği kendi işe yaramazlığının üstünü ismi cismi kamuoyunda bilinen bir siyasi muhalif, bir iş adamı, bir futbolcu, bir artist ya da aktrisle tanışmış olmanın, onunla filanca yerde karşılaşmış, sohbet etmiş, ortak tanıdıkları varmış havasıyla örtmeye, bulunduğu eş dost çevrelerinde kendini “önemli adam” kategorisine sokmaya çalışırdı. Bu tür yalama tavırlarını epeydir bildiğim için aldırmadım, istifimi bozmadım. Israrları devam edince İster istemez başımı yan masaya çevirmemle adamın sert, azarlayıcı bakışlarıyla karşılaştım. Sandalyemin yerini değiştirip, yandaki masaya arkamı döndüm, zayıfça, orta boylu, saçları kırlaşmış, sert mizaçlı birine benziyordu, gördüğüm, bildiğim birisi değildi. Bu gereksizliğe canım sıkılmıştı. Arkadaşlar da durumu fark etmişlerdi, “ne işi var bunun” der gibi başımı salladım. “Ne yapalım, geldi işte” gibi memnuniyetsizliklerini göstermeden de çekinmediler. Nihayetinde onu da uzun yıllar tanıyorduk, üç beş eski arkadaşın gizlisi saklısı olmayan bir sohbet toplantısıydı. Duymuşsa kaçırmazdı. İzin isteyip, çıktım. Lokalin yakınındaki otobüs durağında bir elin omzuma vurduğunu gördüm. O idi, azarlayıcı bakışlarıyla muhatap olduğum sert mizaçlı “ meşhur” adamımız… “Merhaba” dedi, biraz yürüyebilir miyiz?. Elbette dedim…

Devamını oku...

 

Bir Kadın Portresi

Çekingen, ürkek gözlerle beni izliyor, bir şeylerden korkuyor da sanki “elin yabancısına ne diyeyim”  tedirginliğinde ailenin oturduğu salona geliyor, gözüme bakıyor, kıvranıyor, tekrar odasına gidiyor… Bu gidiş gelişleri akşamdan geceye tekrarlanıyor. Tedirginliğini sezinliyorum… Tanımıyorum ve bana söylendiğine göre ailenin erkek tarafının yeğeni, abisinin kızıymış… Yani arkadaşımın yeğeni…

İş gereği Ankara’dan bu kente gelip gittikçe arkadaşımın evinde kalıyorum. Birkaç geliş gidişten sonra “resmiyet” kırılıyor ve çekingenliği de üzerinden yavaş yavaş kalkıyor… Arkadaşımın eşi yeğenlerinin bir alacağının hukuki yollardan tahsiline yardımcı olup olamayacağımı soruyor, hay hay diyorum. Alacağın dayanağı senet belge ve saire… Sorun bir şekilde çözülüyor.

Dışardayım ve telefonum çalıyor. “ Avukat bey evin dışında görüşebilir miyiz”…Görüşme yeri kararlaştırılıyor ve görüşme saatinde bir çay bahçesinde buluşuyoruz. Hoş beş, filan… Konu neydi” diyorum, tedirginliği artıyor, konuştuğumuz süre boyunca, işlediği suçtan pişmanlık duyanların çaresizliği içinde kafasını kaldırıp hiç yüzüme bakamıyor. Filanca şehirde yaşıyorlarmış, kocasının kötü davranışları nedeniyle yaşadıkları şehri terk edip amcasının yanına sığınmış, ancak kocası da peşinden gelmiş. Bir kahveyi mesken tutup, yaşları yedi ve on olan iki çocuğunu kahvede yanında alıkoyup, büyük oğlana garsonluk yaptırıyor, küçük oğlana da ““paket” taşıttırıyormuş. Büyük oğlanın garsonluk yapmasını anlamıştım da yedi yaşındaki bir çocuğun taşıdığı “paket”in ne olduğunu anlamadım. Anlattı, konu anlaşıldı. Çocuğun yaşının küçük olması nedeniyle polisin dikkatini çekmeyeceği fırsatından yararlanarak uyuşturucu taşıttırıyor. “Çocuklarımın yanına yaklaşamıyorum, ikisi de öğrenci, okullarından aldı, çocuklarımı pis işlerinde kullanıyor”… Bir baba… Okul çağında iki çocuk… Çocukları pis işlerinde kullanıp çıkar sağlayan bir baba… Ve ben Avukatım, kanun adamı,,, Şikayet, dilekçe, mahkeme… “Kalk diyorum, bana kahveyi göster”… “Belalıdır” diyor, “ size bir kötülük yapar”… Dinlemiyorum. Kahveyi uzaktan gösterdi, belli ki kocasına görünmek istemiyor… Bir arkadaşımın ruhsatlı silahını alıyorum, arkadaşım “dikkatli ol” diyor. Büyük oğlunun cep telefonu varmış, “ ara” diyorum. Arıyor büyük oğlunu  “kardeşinle seni bir amcanız almaya gelecek, onunla gelin” diyor. Kahvenin kapısından girdiğimde çocuklar çıkmaya hazır bekliyorlar. Kapıdan çıkıyorum, bıçkın görünümlü biri önümü kesiyor, kim olduğumu soruyor. Biraz gelir misin diyorum, kahvenin arkasındaki boşluğa çekiyorum. Çocukları almaya geldiğimi, okullarına devam edeceğini söylüyorum. Belinden çıkardığı bıçağı bana sallamaya başlıyor… Belli ki sarhoş, ilk hamlesini savuşturup silahı ensesine dayıyorum… Bir kafa darbesiyle yıkıldı, burnundan gelen kanı eliyle siliyor, gözüme bakıyor, konuşmuyor. Çocuklara işaret ediyorum, gidecekleri yönü gösteriyorum, “koşun” diyorum. Kadını aradım, amcasının evinin çapraz karşısında bizi bekliyor, sarılıp öpüyor çocuklarını, kucaklıyor, bağrına basıyor, bir kez daha, bir kez daha… Teşekkür etti, mahcuptu.

Devamını oku...

 

Memed… Memo

Telgrafın tellerine kuşlar mı konar… 

Bir zamanlardı telgrafın tellerine kuşların konduğu, akşamın alaca karanlığında dağdan bayırdan, ırgatlıktan herkten, fabrikadan atölyeden dönen, evde kazan kaynatacak kimsesi olmayanlara kıyı kıyıya, evlerimizden akşam çorbası uzattığımız yıllardı. Düğünlerde omuz omuza halaylar çekilen, acılara ortak, sevinçlere paydaş olduğumuz yıllar… Türkçe oyun havalarına Kürtçe zılgıtların eşlik ettiği zamanlardı… Memed türkü söylerdi “ Telgrafın tellerine kuşlar mı konar”.. Memo türkü söylerdi “ Gelini gelini Kürdün gelini”… Memedle Memo eşlik ederler birbirlerine, birlikte söylerlerdi, birlikte gülerler, birlikte hüzünlenirlerdi… Maden ocağında çalışırdı Memed, pamukta ırgattı Memo… Memedin çöken madendeki cenazesini Memo getirdi, Memonun nehre uçan ırgat kamyonundaki cesedini Memed çıkardı nehirden… Memedler Memolara ağladı, Memolar Memedlere dövündü… Acılarını acıları bildiler, cenazeleri birlikte kaldırıldı, yan yana birlikte verildiler toprağa…

Telgrafın tellerine kuşlar mı konar… Kuşlar cıvıl cıvıldı telgrafın tellerinde… Konardı Memed. Tellerin rüzgârda uğuldayan vızıltısı duyulmazdı kuş seslerinden, ıssız ovalar bayram yeriydi, dağ dorukları şenlik panayırı… Senin türkün ayrı bir tattı kuş cıvıltılarına… Farkında mıydın bilmem ama senin türkün kuşları coştururdu, kuşların sesi seni… Ovalar ay aydınlıktı, gökyüzü pırıl pırıldı… Gerçi yokluk yoksulluk yakanı hiç bırakmadı ama zengin olma gibi de ne bir his taşıdın, ne bir ihtirasın oldu. “ Bir lokma ekmek, bir yudum suya” şükrederek büyüdün,  açlar lokmana, çıplaklar gömleğine ortaktı… Aç bir çocuğa, gözlerinin feri sönmüş bir kadına azığındaki son lokmanı verirken, onların teşekkür dolu gülümsemelerine gülümseyerek karşılık verirdin…  Ne güzeldin Memed…

Dağa bayıra alışkındın, kurdu kuşu iyi bilirdin… Pamuk tarlalarında ırgatlık yaparken sırtında geçirirdin kadınları, çocukları derelerin azgın sularından. Başını yerden kaldırmayacak kadar da utangaçtın… Akşamları kaldığınız çadırda azıklar açılınca göz ucuyla çocuklara bakardın, azığın yetmeyeceğini anladığında onlar aç kalmasın diye “ tokum, canım istemiyor” deyip azığını çocuklara bırakırdın…  Nasıl vakurlu, nasıl da güzeldin Memo…

Devamını oku...

 

Dalga büyür Tsunami olur

Mülayim, ağırbaşlı, adeta “İstanbul efendisi” dedikleri türden yaşını başını almış biriydi. Öncesinden tanışıklığımız mesleki nedenlerdendi, hitap biçimi ile, oturuşu kalkışı ile diğerlerinden farklıydı, sınıfında bir karizma…

Kısaca sorunlarına ilişkin mesleki açıklamalar yaptım, teşekkür etti. Borcunu sordu “yok” dedim. Oysa bu meslek grubu mensupları pek “ teşekkür edilmeye” alışkın değillerdir, başımla onaylayarak ben de ona teşekkür ettim. Pazar gününün bilerek mi seçmişti bilmiyorum,  bana biraz öyle geldi, anlaşılan sohbet etmeye gelmişti. Eğitimli birisi, bir üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışmış, yurt dışında bulunmuş, emekliliğini yaşıyor. 

“Geçen görüşmemizde söylediğin şey mıh gibi beynime çakıldı” dedi, “seninle bu konuda konuşabilir miyiz” dedi. Olur dedim, kırmadım.

Konu şuydu: İslamiyet’i araştırıyordu ve araştırmalarıyla ulaştığı sonuca göre de mevcut Müslümanların Müslümanlığını kabul etmiyor, ayetlerden, kitaptan, İslam içtihatçılarından örnekler sıralıyordu. Konu bir ara Hazreti Ömer’in adaletine geldi, hani şu meşhur yorulan kölesini devesine bindirip kendisinin yaya yürüdüğü söylencesi… “Abi dedim, halifeler zamanının hükümdarları, devlet başkanları, ağızlarından çıkan her söz bir emir, bir kanun… Bir köleyi devesine bindireceğine köleliği ortadan kaldırsaydı, buna imkan ve güçleri vardı.  Kölelik Birleşmiş Milletlerin bir kararıyla ortadan kaldırıldı, bana göre şayet bir kutsiyet aranıyorsa  en kutsal metin olarak  bunu kabul etmemiz gerekmez mi?. Kutsal kitapların hiç birinde, hiç bir ayetinde “ insanın insana kulluğu, köleliği kabul edilemez” diye bir metin olduğunu hiçbir yerde duymadım da, okumadım da… Bu İstanbul beyefendisinin “ beynine mıh gibi” çakılan konu buydu, anlaşılan benimle bu konuyu konuşmaya gelmişti. Oturduk, uzun uzun sohbet ettik, onu ikna ettiğimi söyleyemeyeceğim ama, bu meselenin beynine mıh gibi çakıldığından eminim…. 

Devamını oku...

 
Diğer Makaleler...
Sanatsal Yazılar