Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Sanatsal Yazılar

Düş ve Gerçek-04

Herkes gibi benim de beceriksizliğimi makul bir gerekçenin arkasına saklanarak haklı gösterme hakkım yok mu yani, var hem de bal gibi var. Sevgili arkadaşlarım sizden daha çok hak görüyorum kendime bunu… Hiç olmazsa o müthiş yiğitliğinizin ben de zerresinin olmadığını biliyorum ve meydan okuma cesaretinize hayranım da nefesinizi ve nefsinizi koruyarak maraton koşmak yerine yüz metre bayrak yarışının daha startı verilir verilmez bir daha kalkmamacasına kapaklanıp kalmanız bana traji-komik geliyor. En babayiğitlerinizin arkasına bakmadan şapkalarını alıp kaçmaları da bir alem… Üzülerek öğreniyorum ki eski pehlivan pazarlarında bile alıcınız kalmamış, ortalıkta kala kalmışsınız. Ne de olsa eski arkadaşlarımsınız ve yeteneğinizi iyi bilirim, kendinizi pazarlayacak pazar sıkıntınızı müthiş kıvraklığınızla çözeceğinize, o müthiş koku alma duyunuzla yanaşacağınız kapıları keşfedeceğinize eminim, nasıl olsa bir alıcınız çıkar… Sizin için endişelenmiyorum. Her neyse, bu sizin amelinize yazılacaktır. Her ne kadar “ küçük dağları ben yarattım” cakanızdan geçilmiyorsa da hayat sizi iplemiyor ve sizinle var olmadığını ve siz olmazsanız yok olacağına da kulak asmıyor... Bana gelince, bütün korkularıma, endişelerime karşın yenilgiyi kutsamıyorum, galiba çocukluk alışkanlığım, tökezleyip düştüğümde dizim acırdı, ellerim kanardı ama derhal kalkıp koşuya devam etmeliydim, yoksa bizim takım oyunu kaybederdi… Dedim ya çocukluk  alışkanlığı diye.. Meret alışkanlık çocuklukta başlıyor ama çocukluk bitince bitmiyor ki… Sanki bulaşıcı bir hastalık… Bu yaşımda o alışkanlıkla ejderhanın uykusunu nasıl kaçıracağıma ilişkin şeytani planlar kurmaktan asla vazgeçmiyorum… Ejderhanın dişleri keskin ve paçamdan bir yakalarsa beni azı dişleri arasında lokmacığa çevirecekleri endişe ve korkusunu taşımadığımı söylersem yalan olur… Müthiş derecede endişeli ve tedirginim, korkuyorum da… Saçımı başımı yoluyorum, uykularımı bölüyorum, yemeğimi yarı bırakıp planımın bir halta yarayıp yaramadığını test edip, “ııhh, bu da olmadı” deyip olduğum yere yığılıp kalıyorum. Açık pencereden esen rüzgâr iyelerimi hurdaya çevirmiş, omzum tutulmuş, sağa sola dönemiyorum. Bir kadavra gibi dikilip kalıyorum… Hesapta bunun da olduğunu bildiğimden derhal yine plan ve projelerime başlıyorum… Tam belkemiğine bir bıçak darbesi, dönmesine izin vermeden bir daha bir daha… Biçimsiz kafasına parlak bir cam gibi yapıştırılmış gözlerini bana dikiyor ve arsız arsız gülümsüyor… “Yedi canlıyım, beni öldürmek için yedi bıçak darbesi vurmalıydın” diyor . Tam “öldürdüm”  derken öldürmeyi ihmal etmek ne kelime aklıma bile getirmediğim altı canıyla müthiş bir kuyruk darbesinin hedefi oluyorum… Gözlerim kararıyor, sendeliyorum… Çirkin suratında azgın dişlerini gövdeme geçirmek üzere…

Devamını oku...

 

Düş ve Gerçek-03

Geriye dönüşleri sevmem de yine de bilmem kaç yıl öncesinden o cin gibi çocuğun pırıl pırıl zekâsıyla verdiği dersi unutamam bir türlü. Kaçak yaşadığımız evde masanın üstünde gördüğüm gerici basının başını çeken bir gazetenin varlığına önce aldırış etmemiş, mütemadiyen geliş gidişlerimde yenilerini görünce kükremiş, hiddetle bu faşist basını eve kimin soktuğunu sormuştum. Kızgınlığım karşısında duraksamış, “ben okuyorum” deyivermişti. Sanırım tepkimin şiddete dönüşeceği endişesiyle biraz da paniğe kapılmıştı. Amacım şiddete başvurmak ne kelime korkutmak filan da değildi, bu gazetenin eve girmemesi, buna para verilmemesi konusunda uyarmaktı. Sesimin tonunu kıstım, halk düşmanlarının sözcüsü bu gazeteyi eve sokmasının, bu paçavraya para vermesinin bize yakışmadığını usul usul anlatmaya başladım. Tavırları rahatlamış, endişesi gitmişti. “Konuşabilir miyim” dedi, tabi dedim. “Abi, bu evde kaldığın zaman geceleri sabaha kadar odanın ışığı yanıyor okuyorsun,  yazıyorsun, yazmaktan parmakların nasır tuttu. Sonra da yazdıklarını arkadaşlarınla tartışıyorsun. Valla size gülüyorum, bazen neyi tartıştığınızı merak ediyorum, beni gülme krizi tutuyor. Ben bu gazetenin gerici, yobaz, ırkçı olduğunu, halk düşmanlarının sesi olduğunu bilerek alıyorum, bunların sözcülerini okuyorum, onların anlattıklarını tersten alıyorum, doğruyu görüyorum”.  Bu sefer gülme sırası bendeydi… Hiç sesimi çıkarmadan “ sen yine de bunları eve sokma, bunlara para verme” demekle yetinmiştim.

Yirmili yaşların başındaydık ve yaşamımızda sanırım sadece yaşımız bize aitti. Yirmili yaşlar… Bazılarımız başında, bazılarımız ortalarında… Kuşkusuz bizden büyük yaşlardaki devrimciler abilerimizdi, ablalarımızdı… Beynimiz, bedenimiz, kalbimiz tartışmasız bize ait değildi… Gökyüzünü fethe çıkmıştık ve bütün silahımız yarına olan inancımızdı… Her şeyimizle devrime aittik…  Yolumuzda haramilerin pusu kurduğunu bilirdik de, halka olan inancımızın onların en gelişmiş silahlarından daha etkili olduğundan hiç kuşkuya düşmezdik. Üstelik onların silahları öldürmeye programlanmıştı, bizim inancımız yaşamaya, yaşatmaya… Lakin hayatın vampirlerinin dişlerinin keskinliğini, kana doymazlığını da göz ardı etmezdik. Uykularımızın en derin yerinde bile uyanık olmak zorundaydık… Uyanık, çevik, yaratıcı ve pratik… Her devrimci ansızın gelişen bir durum karşısında inisiyatifini kullanır, çözüm üretirdi… Onlar güçlüydü, bizler haklıydık ve onlardan daha zeki olmazsak halkın bize olan güvenini yitirebilirdik… 

Devamını oku...

 

Düş ve Gerçek-02

Gel, seninle kırk yıl geriye gidelim. Demir tavında dövülür, söz de zamanında söylenir. Söylenmeli, yaşananlar bir insanın yaşamının olağan, normal yaşamı değil ki… Kan ve ateş hattında, sessizce, vakur, onurlu insanların, yaşamı yeniden yaratanların destansı trajedisi… Normal bir ülkede yaşamıyorsun ve kırk yıl önce üstlendiğin yaşamın insanlaşmasındaki üstlendiğin, bunun için yaşamını ortaya koyduğun görevinin üstüne düşenini yerine getiremedin, bu gün bu görevi üstlenen, bayrağı devralan devrimcilere borcun var.  Bilmeliler ve anlamalılar ki, engel sadece mücadele ettiğin güçler değil, keşke temizlenmesi gereken taşlar sadece bunlardan, gözle görülür olanlardan ibaret olsaydı, işimiz mutlak daha kolay olurdu… Biz bu taşları temizler, toprağı cennet bahçesi yapardık. Lakin sınıf mücadelesinin tarihi boyunca devrimciler bu güçlerin gizli ittifakı, keskin görünümlü içlerine sızan, görevleri hayatın her alanında sınıf mücadelesini dumura uğratan “Truva atlarının” hedefi olmuşlardır. Bunlar, evrimcilerin yıpratılması, kitleler nezdinde itibar kaybına uğratılması, devrimcilere kitlelerin güveninin sarsılması ve sınıf mücadelesinin sekteye uğratılması için açık kimlikli sınıf düşmanlarından aldığı talimatı öylesine profesyonelce yerine getirmişler, öylesine etkili olmuşlardır ki devrimci hareketin yenilgiye uğramasında başat bir rol oynamışlardır. Hala öyle değil mi, hala sınıf bilincinden ve örgütlenme pratiğinin deney ve tecrübesinden habersiz devrimciler arasında cirit atıp hüküm sürmüyorlar mı?...Susmak, bu soysuzların, yarasaların gece karanlığında hüküm sürmesine katkı sağlamak olmayacak mıdır? Kimseyle kişisel bir alış verişimiz, kimseye kişisel bir düşmanlığımız yoktur, kimse buradan böyle bir sonuç çıkarmamalıdır. Belki de yaşamın dayatmaları sonucu, belki gerçeğin kırbacının kanatırcasına yüzümde şaklaması sonucu bugün, geçmişin grupçu tavrına sahip değilim. Ancak itiraf da edilmelidir ki, biz devrimci ruhu o mensubu olduğumuz devrimci gruplarda kazandık, aynı zamanda ihanetleri de bu grupların içindeki “Truva atlarının” sinsi kurnazlıklarında yaşadık…

Devamını oku...

 

Sesler ve Renkler

“Hayır” dedi, yaşamın anlamını aramıyorum, bu anlamı daha ilk gençlik yıllarımda o yüzü akı öğretmenlerimden öğrendim, hem de sağlam öğrendim. O günden bu güne Israrla, inatla o anlamı yaşatmaya, yaşarken anlatmaya çalışıyorum. Resim sergilerini izlemeye düşkünlüğümün sebebi budur”…

Naif ve kırılgan görüntüsünün altında granit sağlamlığındaki iradesi, net ve duru anlatımı uzaklara bakarken gözlerinden süzülen hüznü gizlemeye yetmediğinin farkında bile değildi. Tanık olduğum konuşma muhtemelen geçmişlerindeki derinliğin saygısıyla iki yakın arkadaşın birbirlerine saygıda kusur etmeyen sohbetiydi.

Devamını oku...

 

Masallar Masalı

Masallar ülkesinde hayat, hayatın masalıyla başlar, sürer giderdi. Belde halkı,  o yaz yakıcı günesin altında günlük işinde gücünde iken, ikindiüstü nereden, nasıl geldiği bilinmeyen eli kılıçlı atlıların sinsice beldeye sızmalarını ve ortalığı göz gözü görmez hale getiren bir toz bulutunun ansızın kabarmasını, giderek beldeyi simsiyah karanlıklara boğmasını şaşkınlıkla, elleri yanlarına düşerek izlediler. Kuzey rüzgârlarının hırçın fırtınasının yıkıp attığı beldede sağ kurtulanlardan birisi hariç diğerlerinin hatırlayamadığı, yalnızca birisinin tanık olduğu, dilden dile dolaşan, yüzlerce yıldır kuşaktan kuşağa aktarılan ve bizim öykümüze konu olan büyük tufanın ve kırımın öyküsüdür bu.

Tufanın büyük yıkımının tanığı, aykırı ve aksi yaşamından illallah eden belde halkının bir ağaca zincirleyip, bir lokma ekmek bir bardak suyla ölüme mahkûm ettikleri ve yine yakıcı yaz güneşi altında ucu bucağı görünmeyen, heybetinden görenlerin dilini yuttuğu görkemli kanatlarıyla gökyüzüne uçup gitmişti. Tufanın öyküsünü büyük dedesinin büyük dedesinden dinlemişti. Büyük dedesinin büyük dedesi tufanın beldede taş üstünde taş, atlıların baş üstünde baş koymadığını anlatırmış anlatmasına da, beldenin ilk kuruluşunun meşakkatlerini de anlatmaktan geri durmazmış.

Devamını oku...

 

İkilem

Yanlarına çoluk çocuk, büyük küçük, kadın erkek, hısım akrabaları alıp bayram ziyaretine giden kalabalık bir ailenin erkeklerinin kadınları geride bırakıp, ahalinin kâh yan yana, kâh tek sıra halinde yol almasına benzetirdim, aynı kökteki filizleri geride bırakıp gökyüzüne uzayıp giden ikiz selvi dallarını.  İnsanın kırılma yeri neresiydi, bilinmez, gözle görülmezdi ama işte şu gökyüzünü delecekmiş gibi uzayıp giden ikiz selvi dalları tam çatallarından kırılmıştı. Birisi inadına gökyüzünü delercesine uzayıp giderken, diğeri kaderine teslim olmanın çaresizliği içinde yüzünü toprağa dönmüştü. Yavaş yavaş ölüyor, yavaş yavaş toprağa bırakıyordu kendini. Yaprakları solgun, dalları dirençsiz ve hüzünlü. Ben, görüntüyü seyreden adam, “Topraktan geldik, toprağa gideceğiz” der gibi çaresiz ve ne yapacağımı bilemez durumdayım. Yarı kızgınlık yarı umursamazlıkla “ Başını kaldırıp gözünü gökyüzüne dikersen sonucuna katlanacaksın. Yaşamda sürpriz yok.  Toprak kendisinin terk edildiğini bilir, gökyüzüyle, yıldızlarla, ay ile güneş ile kucaklaşmanı kıskanır, çeker seni kendine, deniz akıntılarının yüzeni dibe çekmesi gibi çeker. Ya ruh direncini oluşturur karşı koyarsın ya da ensenden tuttuğu gibi çeker alır seni aşağıya…

Devamını oku...

 

Düş ve Gerçek-01

Kendimle ilgili anlatacağım bir hikâyem yok. Şayet onu tesadüfi bir ortamda tanımamış ve daha sonra yine tesadüfi bir ortamda karşılaşmamız uzun bir sohbetle sürüp gitmeseydi bu öykü de ortaya çıkmayacaktı.

Üç beş eş dostun bir araya geldiği, gündeme ilişkin konuların sohbet havasında tartışılacağı bir toplantı için o lokale gitmiştim. Bazı tipler vardır hani yanınızda, yanı başınızda bitiveren, kendi işe yaramazlıklarını başkalarının omzundan “işe yararlığa” çevirmeyi meslek edinmiş hödük tipler… Gittiğim lokal toplantısında bu üç beş eş dostun arasındaydı, doğrusu daha masaya oturmadan içimden kalkıp gitmek geldi ama, bunun kaba bir davranış olacağı düşüncesiyle bir sandalye çekip masaya oturdum. Hiç renk vermeden sohbete katıldım. Adamımızın kaşı bir oynuyor, gözü bir oynuyor, kolumu çekiştirerek yan masada oturan birini işaret ederek “ tanımıyor musun” dedi, o filancadır, bu kadar meşhur birini nasıl tanımazsın”… . Adamımızın en bilinen özelliği kendi işe yaramazlığının üstünü ismi cismi kamuoyunda bilinen bir siyasi muhalif, bir iş adamı, bir futbolcu, bir artist ya da aktrisle tanışmış olmanın, onunla filanca yerde karşılaşmış, sohbet etmiş, ortak tanıdıkları varmış havasıyla örtmeye, bulunduğu eş dost çevrelerinde kendini “önemli adam” kategorisine sokmaya çalışırdı. Bu tür yalama tavırlarını epeydir bildiğim için aldırmadım, istifimi bozmadım. Israrları devam edince İster istemez başımı yan masaya çevirmemle adamın sert, azarlayıcı bakışlarıyla karşılaştım. Sandalyemin yerini değiştirip, yandaki masaya arkamı döndüm, zayıfça, orta boylu, saçları kırlaşmış, sert mizaçlı birine benziyordu, gördüğüm, bildiğim birisi değildi. Bu gereksizliğe canım sıkılmıştı. Arkadaşlar da durumu fark etmişlerdi, “ne işi var bunun” der gibi başımı salladım. “Ne yapalım, geldi işte” gibi memnuniyetsizliklerini göstermeden de çekinmediler. Nihayetinde onu da uzun yıllar tanıyorduk, üç beş eski arkadaşın gizlisi saklısı olmayan bir sohbet toplantısıydı. Duymuşsa kaçırmazdı. İzin isteyip, çıktım. Lokalin yakınındaki otobüs durağında bir elin omzuma vurduğunu gördüm. O idi, azarlayıcı bakışlarıyla muhatap olduğum sert mizaçlı “ meşhur” adamımız… “Merhaba” dedi, biraz yürüyebilir miyiz?. Elbette dedim…

Devamını oku...

 
Diğer Makaleler...
Sanatsal Yazılar