Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Sanatsal Yazılar

Utanmak

Hakkımda açılan bir soruşturmada yanımda olmak istedi, savcıya birlikte gittik. Malum dönemde benim değilse de birlikte yargılandığımız arkadaşlardan birinin veya bir kaçının avukatıydı, tanışıklığımız oralardan geliyordu. Cezaevi çıkışından sonra onunla epey bir zaman sonra karşılaştık, kucaklaştık. Hal hatır sormalar, o günlere ilişkin sohbetler, şakalaşmalar, takılmalar…Sonraki günlerde aynı mesleğin mensupları olmuştuk.  Hakkımda açılan bir soruşturmayı duyunca birlikte gidelim dedi, kabul ettim…Onun bürosu adliyeye daha yakındı, akşamüstüydü ve acıkmıştık. Sipariş verilen yemeği beklerken ana caddeye bakan pencereden dışarıyı seyretti uzun bir zaman. Yanına yaklaştım, yüzündeki hüznü gizleyip saklamaya çalışıyordu. “Abi hayrola, daldın” dedim. Gözüyle caddeyi işaret etti, acelesi olan insanların telaşıyla birbirini çiğneyip geçen kalabalığı gösterdi. Anlamadım, anlamadım. O saatlerde biz de o caddedeydik ve biz de acelesi olan insanların telaşıyla koşuşturuyorduk. Olağanüstü ne olduğunu anlamadım. “Şu gördüğün kalabalıkların dedi hepsi, üç kağıtçı, namussuz, hırsız, p..venk, hayatını ortaya koyduğun insanlar bunlar işte, hiç birinin ciğeri beş para etmez, anladın mı?”…Hiç ses çıkarmadım, kendime acele bir iş çıkararak, “görüşmem var, geç kaldım, gitmeliyim” bahanesiyle apar topar uzaklaştım… Şimdi her gün arşınladığım o caddede, o insanların içindeydim işte. Yönü belirsiz, nereye gideceğini bilmeyen şaşkınlar gibi yürüdüm. Evet, o caddedeki kalabalıklar geleceğimizi hiçe sayarak, uğurlarına işkencelere çekildiğimiz, hapisler yattığımız insanlardı da bu abim yaş ve tecrübe olarak benden ileride olmasına karşın o feveranı neydi, işkencelere çekilmeler, hapislerde yatmalar devrimcilerin yaşamında zorunlu duraklar değil miydi, sürpriz miydi yani, bir olağan durumun bu kadar büyütülmesinde benim anlamadığım bir yan olabilir miydi?... Üstelik savaşılan düzenin bu insanları kendi dışına ittiği, can ve geçim derdine düşürdüğü, kan kustururken kızılcık şerbeti içtiğine inandırdığı, yutturduğu bir sır mıydı? O günden sonra bu abimle pek görüşmek istemedim canım, tesadüfi karşılaşmalarda baş eğişi selamlaşmalar dışında bir araya gelişimiz olmadı… Şimdi ne yapar, neyler, bilmiyorum. 

Devamını oku...

 

YORGO'YA MEKTUP

Merhaba Yorgo. Mektubum eline geçtiğinde şaşıracaksın biraz, malum birbirini tanıyan kişiler mektuplaşırlar aralarında. Oysa biz birbirimizi yüz yüze tanımıyoruz, hiçbir mekânda, meydanda, caddede, şehirde karşılaşıp ne bir çay içimi sohbet ettik, ne şakalaştık, ne ortak sevinçlerimizi paylaştık, ne ortak kederlerimize üzüldük. Metrik ölçülere göre birbirimizden fersah fersah fersah uzağız belki de. Ben, “Dörtnala gelip uzak Asya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan” Anadolu’nun ismi cismi bilinmeyen bir köyünde doğup büyüdüm. Gerçi benim de ismim cismim doğup büyüdüğüm köyün ahalisinden başkalarınca pek bilinmez. Siyasetten anlamam, politika bilmem, Borsa, banker, finans hak getire… Adımı kim, nereden nasıl bilebilir ki… Nasıl söylesem Yorgo, sanki bir ayıbı ifşa ediyormuşum gibi gelebilir sana ama bir de polis kayıtlarında kabarık bir sicilim var… Ne gangsterim, ne de katil… Hatta pısırık bile sayılırım… Bu halimde göz altılara almalardan, işkencelerden geçirilmelerden, hapislerden kurtulamam… Sorgulamalarda bana sorulan sorulardan dehşete düşerim, şuna niye hırsız dedin, buna niye arsız dedin? Sizin orda hırsızın, arsızın altına koltuk verip itibar mı dağıtıyorlar Yorgo. Adama adam, cüdama cüdam demenin suç neresinde Yorgo.

Sen bu yaşlı, kahır dolu dünyanın neresindensin Yorgo?... Dur tahmin edeyim, bizim yakın köylerden olamazsın Yorgo, isimlerimiz benzemiyor ki… Belki ben yanılıyorumdur, belki bir koşumluk uzaktaki Çavuş köyündensin, Gökçam ya da Akdere… Belki de Yorgo hiç gidip görmediğim, yerini haritalarda bile bulamayacağım Avrupa’nın bir ülkesindensin, ya da Amerika’nın bir eyaletinden. Melezsin belki, belki de kara derili, ya da kızıl derilisin… Belki de beyazsın benim gibi… Ne önemi var Yorgo, bu yaşlı dünyanın üzerinde olmamız yetmez mi, aynı gökyüzünün altında yaşamamız, aynı yıldızları seyredip, aynı havayı teneffüs etmemiz yetmez mi Yorgo?.

Devamını oku...

 

İpsizler Müfrezesi

İki kişiydiler ve inanmışlardı çağın teknolojisinin en modern ateş kusucusunun ellerindeki eski, çakaralmazlarla alt edileceğine… Onlar, çağın teknolojisinin en modern ateş kusucularına mermilerini sürerken, eski çakaralmazların namlularına sürülen yaşam ve namustu. Teknolojinin son harikası silahlar sahipleri gibi yaşamı yok etmeye programlanmış asık suratlı, omuzlarındaki apoletlerinden kuş sürüleri ürken generallerdi… Generaller… Konçlu çizmeleri ve deri kırbaçlarıyla gökyüzünü ateşe vermenin hazzıyla sevişirler, çocuk ölümleriyle orgazm olurlardı… Kadınlar saatlik ve satılıktı ve kendilerini de bir ana doğurmamıştı… Her yerdeydiler ve geçtikleri ovalar yangın, denizler çöldü, yerde bir tutam çimen bitmez, derelerden bir avuç su akmaz, gökyüzünde sabahın alaca serinliğinde bir kırlangıç kanat çırpmazdı. Onlar faşizmin apoletli generalleriydi.

Tanımazlardı birbirlerini, ta ki o yıl ülkeleri işgal edilip kızıl ordu gerilla saflarına çağrılıncaya kadar. Biri tarım işçisiydi, ücretli ırgat, diğeri bir fabrikada torna ustası… Ölümün adı gözlerinde ürkütücü ve ürperticiydi ve çıkınlarında taşıdıkları ekmek kadar kutsaldı hayat. Sabahın erken saatlerinde günün burnuyla giderlerdi işlerine, birisi nasırlı elleriyle torna tezgahına yapışır, diğeri çapaya dayanarak seyrederdi hasat tarlasını bir uçtan diğerine… İkisinin de geceleyin gökyüzündeki yıldızlara hayranlıkları sır değildi ve ihmal etmezlerdi yollarının üstündeki bahçelerden bir gül koparmayı…

Devamını oku...

 

Sıcak Yaz

Rahmetli anam, hiçbir baltaya sap olamayışımdan yakınır, bu gidişle de hiçbir halta yaramayacağıma dair kesin kanaatini  “nem ki nem” diye kestirir atardı. Hani haksız da sayılmazdı. Daha çocukken ilkokulda çalışkanlığı köyün diline düşmüştü de, öğretmenleri ısrarla beni okutmaları için ekmek bulsa soğan bulamayan, soğan bulsa ekmek bulamayan anama babama nasıl ısrarcı olmuşlardı. Valla bu oğlan cin gibi bir çocuktu, zekiydi, hesabı da kuvvetli. Onlar da o yaşta umut bağladıkları çocuklarını ortaokula göndermişler, çocukları ortaokulda da rüştünü ispat etmiş, hep sınıf birincisi olmuştu. Köylülerimizin, benim ne olacağıma ilişkin meraklı sorularını babam köy odasında köyün erkeklerine, anam yolda belde karşılaştığı köyün kadınlarına ağız birliği etmişçesine oğlum” toktur” olacak diye içten gururlanmayla cevap verirlerdi. Babam ben çocukken ölmüştü de anam elin ırgatlığına, bağına bahçesine giderek aldığı gündelikle beni okutmaya çalışmış, anamın bu içtenlikle bana bağladığı umudu lise son sınıfa kadar sürmüştü. İşte ne olmuşsa o yılın kışında olmuş, anamın bu zeki, çalışkan oğlu lise son sınıftayken yatılı okuduğu pansiyondan da okuduğu okuldan da atılıvermişti. Oğlunun okul hayatı bitmişti. Devlet üstünden elini çekmiş, sahipsiz bırakmıştı. Bununla kalsa iyiyiydi yine ama anamın anlam veremediği, akıl erdiremediği kara günler asıl bundan sonra başlayacaktı. Oğlunun peşine polis, jandarma düşmüş, eki de bir evleri basılır olmuş, anam zırt pırt jandarma karakoluna götürülüp benim nerede olduğumu söylemesi için baskı altına alınmıştı. Gizlice ziyaretine gittiğimde “yavrum ne gavur şeymiş bunlar, bunların ettiğini yunan etmez” demişti demesine de hala ne olduğunu anlamaktan da uzaktı. Bu takibin sonuçlanması ile Üniversite hayatı başlamış, anamın oğlu “ tokturluk” mektebine girmişti. Anam “Allah o günleri bir daha göstermesin” duasını diline pelesenk etmişti ama anam için felaketin büyüğü kapıdaydı. Nedendir bilinmez ama oğul “tokturluk” mektebini bırakmış, öğretmenlik mektebine gelmişti. “Olsundu, bu da iyiydi, öğretmen çıkar kardeşlerine yardım edersin” diye de bir parça avuntuyu yüreğinde hep serin tutmuştu. Olmadı işte, öğretmenlik mektebinde de oğlu hapse atılmış, gazeteler, radyolar oğlunun anarşist olduğunu bangır bangır bağırmış, dostlar üzülmüş, düşmanlar bıyık altından güler olmuştu. Köylülerimiz de kinayeli kinayeli anamın kulağının dibinde “yazık oldu, asacaklarmış” gibi laflar eder olmuşlar, “zaten babasız büyüdü, ne olacak gobel” laflarını da uzaktan uzağa anamın kulağına aktarmışlardı.

Devamını oku...

 

Gülümseyin Çocuklar

Hiç yakışıyor mu bahar sana, kendine nasıl yakıştırabildin taşı taş üstünde, başı baş üstünde bırakmamaya yeminli bu yaban, bu cinnet topluluğunun görünür görünmez, bilinir bilinmez yaratıklarının ensemizde hissettiğimiz soluklarının karabasana dönüştüğü melanetli günlerin şafağında allı morlu, kırmızılı beyazlı çiçeklerini sere serpe salıvermek sokaklara… Ne vurdumduymaz, ne kadar gamsızın birisin… İnadıma mı yapıyorsun, amacın beni delirtmek mi? O ne öyle sabah uyku mahmurluğunda, yarı uyur yarı uyanık halimde kumru seslerini getirip kulağımın dibinde melodiler söyletmek, binbir çiçeğin kokusunu harmanlayıp serin bahar yelleriyle burnumun ucuna sürükleyip getirmek… Sonracığıma şıp şıp esrikliğinde o köpüklü dalgaların kumsalla öpüşmesi, zeytin dallarının sanki Darülaceze gibi sahipsiz serçeleri bağrına basması, ikindi üstü ahmak ıslatan yağmur damlalarını ciddiyetimle alay eder gibi tane tane üstüme salman, ne zaman rastlasam bizim mahallenin deli mi veli mi olduğunu kestiremediğim ben ademini dudağından eksik olmayan gülümsemesiyle iki de bir karşıma çıkarmandaki amacın beni delirtmek, hasedimden çıldırtmak mı? Ne? “ Mert dayanır, namert kaçar” mı?... Kes artık şunu, yoruldum, takatim kalmadı dişlerimi sıkmaktan.

Seni hep kıskandığımı itiraf etmenin ne yeri ne zamanı… Sen de benim ne ketum birisi olduğumu bilmezlikten gelme. Ne yapayım elimde değil… Sen, bildim bileli sere serpe açılırken, benim ve benden önceki kuşağın bu meymenetsiz heriflerin ateş hattında hedef tahtasına konulduğumuzu, kimimizin kent meydanlarında, kimimizin dağda bayırda delik deşik edildiğimizi, gökyüzüne, Samanyolu galaksisi yıldızlarının sarı parlak ışıklarına son bir kez göz kırpmaya fırsat verilmeden bu yaşanası hayata elveda dediğimizi, genç ölüler olarak adımızın gazetelerin kenar sayfalarında bile geçmediğini, dostlarımızın vefasızlığını, çakalların kana doymazlığını unutmamı nasıl istersin… En şanslı olanlarımızın, ayakta kalanlarımızın sokaklara salıverdiğin rüzgarından, ensemizi yakıp geçen güneşinden yıllarca mahrum bırakıldığımızı, kimimizin kolunu, kimimizin bacağını yitirdiği sakat bir yaşama sakat bedenlerimizle tutunmak için çırpınışlarımızı mı unutturmak istiyorsun…Asma suratını öyle diyorsun, Gülümse diyorsun bana… Gel, benim yerime geç, başarabiliyorsan sen gülümse benim yerime… Çocuklukta attığım ağız dolusu kahkahalarımı hatırlatıp durma iki de bir, mutluluğun resmiyle oyalama beni, “çok şükür, çok şükür bugünleri de gördük” uzak bir zaman düşü henüz…

Devamını oku...

 

Haziran Sendromu

Kasvetli, uzun kış gecelerinin birbirine benzeyen, birbirini tekrar eden usanç verici gecelerinin solgun renkli, uyuşuk, iğreti mekânlarında gördüğünüz bir düş’ün görülmeye değer, şöyle ayaklarınızı yerden kesip sizi kanatsız uçuracak bir düş olmadığının farkında bile olmazsınız, bu düşün öylesine yabacısısınız, öylesine uzaksınız ki insan olmaya böyle bir düşü özlemeye, her bir ilkelliği tıka basa doldurduğunuz “fıtratınızda” yeriniz de kalmamıştır. Dilim sürçüp “bilirsiniz bilmesine de” diyecektim ama aslında bilemezsiniz, bilmek size göre de değildir alsında. O yüzden rahatsınızdır kendi içinizde, bok böceğinin bokun içinde rahat olduğu kadar rahatsınızdır. “Olmam gerektiği burası işte, nihayet” dedirtecek bir düşün nerede filizlendiğine aklınız da pek ermediğinden “elde olanla yetinmenin” tevekkeline sığınıp ertesi gecenin korkuyla karışık endişelerinizi harmanlayan iç karartıcı uykularınıza hazırlanmaktan başka ne gelir ki elinizden… Korkak bir ikonun korkutan müritleri olmak hazzını yaşayın korka korka….

Ellerinizi çekin çocukların üzerinden, korkutuyorsunuz…

Mevsiminiz mütemadiyen kıştır, baharınız olmayacak hiç. İçinizdeki yalnızlığın aleviyle kuşattığınız sokakları tanımıyorsunuz, kaldırımların baharı kara bir leke gibi otururken yüzünüze o aptal, silik, bön bakışlarınızı çekin yaşama baharı taşıyan kadınların üzerinden. O sivri tombul yanaklarınızdan sarkıttığınız mübarek sakalınızla altı yaşındaki kızların kâbusu oluyorsunuz.

Bakışlarınızı çekin kadınların, kızların üzerinden, korkutuyorsunuz.

Sokaklara sığmayan nefreti sığdırdınız mundar kalplerinize… Nereden gelip nasıl türediniz, bu yaşlı, sabırlı dünya yaşam nimetlerini size sunacak kadar cömert ise mutlak bir bildiği olmalı… Belki de Azrail surunu üfürdüğünde bütün gemileri yakacak, size gemisinde soyunuzu sürdürme fırsatı verecek bir Nuh Peygamber de olmayacak… Kaygısız bir çift göze, öne eğilmemiş bir başa, yanaklara yansıyan bir çocuksu gülümseyişe ne kadar uzaksınız… “Durumdan memnun olmanın” ne kadar haysiyetsiz ve ucuz olduğunu, içinde insan barındırmadığını anlamanızı bekleyen de kim?. Neden gözlerinizde hiç zeka pırıltısı yok?. Bu halinizle pek insana benzer bir yanınız olmadığını söylese biri size, korkaklığınızın hımbıllığına küfrün cesaretiyle cevap verirsiniz, öyle mi?

Kümese dalmak için şarkı söyleyen tilkiler gibi de kurnazsınız. Hani hayır hasanet adı altında öylesine çok tavuk eti indiriyorsunuz ki midenize, “yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, doyunca tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin”. Yüzü traşlı, boynu kravatlı tayfalarınızın “oğlan çocuğu” iştahı da bir başka âlem. Örtün üstünü, kimsecikler duymasın… Ne kadar da çok benziyorsunuz birbirinize, tanrı bir prototip olarak yaratmış olmalı sizi, maşallah soyunuz bir, sopunuz bir, zevkleriniz tıpatıp aynı. Kiminiz altı yaşında kız çocuğu, kiminiz on yaşında erkek çocuğu… Merak etmeyin, “ utanmıyor musunuz” diyecek kadar saf değilim, utanmak insana özgüdür, sizler bundan muafsınız. Rahmetli anam yaşasaydı sizin için en kestirme tarifi yapar “bunlarda da hiç meymenet yok, adama benzer bir yanları mı var kele anam” derdi.

Çocuklar sizi görünce öcü görmüş gibi gözlerini kapatıyor, korkutuyorsunuz onları.

Uykudan uyanır uyanmaz perdeleri açmak için pencereye koşarsınız. Nefes nefese koştuğunuz pencerenin uzaklığı aslında iki adım olmasına iki adımdır, yataktan şöyle bir silkinip elinizi uzatsanız, perdenin ibiğinden tuttuğunuz gibi her gün kaldırımlarını eskittiğiniz sokak gözlerinizin önüne serilecektir. Arap atlar uzak eyler ırağı, öyle mi? Siz, tevekkel duvarlarında tüneyen sinekler gibi vızıldayarak, sözlüğünde, dilinde hiçbir “hayır” barındırmayan yapışkanlar, o uzun kış gecelerinin endişe dolu, bıktırıcı, korkuyla karışık, afallatıcı, sersemliğinden sokağın kışkırtıcı, yaşam dolu rengârenk albenisine atacaksınız kendinizi, öyle mi?

Besili, tombul kollarınızla yırtarcasına asıldığınız perdeler bir türlü açılmaz, siz asılırsınız onlar asılır, siz asılırsınız onlar asılır… Açılmazlar bir türlü, dişe diş boğuşursunuz, siz inat edersiniz onlar inat eder, direnir. Pes edersiniz sonunda, umutsuz bir tükenmişlikle yüzünüzü odaya dönersiniz, dışarıda pırıl pırıl ışıtan güneş odanıza girmez, rüzgar şöyle bir göğsünüze esmez, günün aydınlığı alnınıza düşmez… Karanlık… Oda karanlık, kalpleriniz gibi karanlık, kalpleriniz kadar karanlık… Sizinle çoktan selamı sabahı kesen güneşin, rüzgarın, aydınlık havanın yani hayatın size söyleyebileceği bir şeyleri yoktur, sizinle çoktan yollarını ayırmıştır. Eh ne yapalım, elde kalanla idare ediverin, avanelerinizi yardıma çağırırsınız.

Sokaklar beyninizin, kalbinizin kirleriyle kirlenmek istemiyor, sokaklardan ayaklarınızı çekin.

Size hiç duymak istemediğiniz bir haberim var. Bu sabahın güneşi Hazirana doğacak. Yarın Haziranın ilk günü… Haziran dedimse korkmayın canım… Yani sokaklar cıvıl cıvıl, meydanlar bayram yeri demek istedim. Milliyetini, dilini, dinini, rengini sorgulamaksızın bütün insanlar, bütün çiçekler, böcekler, ağaçlar, bütün canlılar, cansızlar ekvator etrafında dünyayı çember içine alıp el ele omuz omuza barış zinciri oluşturacaklarmış, bombalara, savaşlara, ölümlere, açlıklara karşı… Ne o öyle, pek mi canınız sıkıldı, güneş görmüş yarasalar gibi kaçacak karanlıklar aramaya başladınız…

Haziran naziktir, narindir, naiftir ammaaa… Haziranları korkutamayacaksınız…

 

Mahşerin Atlıları

Bugün Pazar... Hafta içinin hummalı koşuşturmalarından, Cumartesinin “yarın yazarım uyuşukluğundan” fırsat bulup yazamadığım ve dergi yönetiminin gittikçe artan nazikçe uyarılarını, muhtemelen aldırmazlığıma “la havle” çekerek “yetti artık ulan, yazacaksan yaz artık” sabır sınırlarını daha fazla zorlamadan yazı makinesinin başına oturdum. Pazar yazısı yazacağım… Etliye sütlüye karışmadan, elin üç oğlağına beş keçisine kafayı takmadan, fincancı katırlarını ürkütmeden… Ve de zülfü yare dokunmadan…Hani Nazımın “ toprak, güneş ve ben… Bahtiyarım” türünden… Siyaset, politika, ekonomi, savaş, göç, kadın cinayetleri “ şeylerini” eline alıp nereyi bulurlarsa oraya “sokmaya” teşne âlimlerin, henüz cinsiyetlerinin farkında bile olmayan oyun çağındaki kız çocuklarının gülüşlerinde günah arayan, oğlan çocuklarıyla halvet etmeyi meslek edinmiş, bir kere ile bir şey olmazcıların okumuş, okumamış, cahil ya da ulemanın sıyrıklıklarının da bu yazıda yeri olmayacak… Valla benden bu kadar, ister beğenin okuyun, isterseniz gülün geçin… Ey okur, umurumda bile değilsin ve olmayacaksın…

Serin Nisan akşamlarının dar akşamüstü… Güneşin batarken sanki bana hep yeryüzünden ayrılışının hüzün işaretini veriyormuş hissi yaratan kızıllığından gözlerimi ayırmadan şehrin kocaman daireyi andıran caddelerinde tur attım, açık havada çay içip sohbet eden kadınlı erkekli, büyüklü küçüklü cıvıl cıvıl kalabalıkların arasından geçtim, falezlerin üstündeki parkı özellikle gezdim. Akşamsefalarının mis kokularına alışıktım da, yeni açmaya başlamış iğdelerin çıldırtan kokularından bir tür ayrılamadım. Sanki ansızın ve hiç beklenmedik bir anda bir pusuya düştüm de üstüme üşüşüverdi iğde kokuları, beynime pranga, anılara ters kelepçeyle karga tulumba sarıp sarmaladılar. İyi koşarım, iyi de yüzerim de nasıl olduğuna akıl erdiremediğim bu iğde kokuları denizinde çırpındıkça dibe batıyorum, mis kokuların dalgalarında kayboluyorum, imdat diye bağırmayı da yediremiyorum kendime. Kurtul kurtulabilirsen… Nereye dönsem o kokular, nereye baksam rüzgârda salınan iğde dalları…

Hava kararmaya başladı, sokuldum iyice ağaçların içine. Kocaman bir Çınar ağacının bir yanında orta boy iğde ağacı, diğer yanında küçük, çelimsiz bir hayıt. Hayıtın bir Akdeniz bitkisi olduğunu burada öğrendim. Ellerim iğdenin dallarında, hayıtın yapraklarında geziniyor, çınar o kocaman gövdesiyle kaç eşkıyayı gizledi duldasında kaç yorgunu dinlendirdi gölgesinde… “Sadece zamana mı kafa tuttuğunu sanıyorsun” diyorum, iç geçiriyorum.

Devamını oku...

 
Diğer Makaleler...
Sanatsal Yazılar