Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Sanatsal Yazılar

Gri ve Yeşil

Dehşet mi, olağan bir hal mi?

Bunca yıldır kapitalizmin toplumsal ve insan boyutu, kültürü, sanatı, felsefesi, ideolojisi konusunda yazarım, çizerim. Çoğunu kuşkuyla karşılasam da bok çukurunda karanfil yetişmeyeceğini adımın ötesinde bilsem de kapitalizmin merkezlerinden, kurumlarından yapılan bir açıklama, kalemşorlarının dudaklarından dökülen sahte gülümsemeler zaman zaman içime bir su serper, bu aşağılık, insan soyunun en büyük düşmanından insana ve hayata dair şöyle tırnak ucu kadar bir şeyler ararım, boğulmuşluk havasından bir an kurtulur, yaratılan serinliğin suni ve sinsiliğini anlamam uzun sürmez, başa dönerim yine… Lanet olsun şu cehaletime, bilgisizliğime…

Şeytan, koynunda uyanmak istemediğim düşler vaat edip beni şehvetle sarmalarken, esrikliğin en derin yerinde düştüğüm halsizliğin esrikliği ile ansızın boşlukta düşüyormuşum gibi irkilirim. Kendimi ölüme terk ettiğim bu arenada ne çok “ben” olduğuma şaşarak bakakalırım. Sanki arenanın tabanı, tavanı, döşemesi her yanı aynalarla donatılmış, sanki oradaki herkes benim, ben herkesim. Ne tarafa baksam kendimi görürüm. Aynı vampir aynı anda hepimiz olan benim, ben olan hepimizin dişlerini şah damarıma geçirmiş, yüzüme gülüp sırtımı sıvazlayarak kanımı içerken usul usul öldüğümü hissederim de öldüğüm, öldürüldüğüm aklıma gelmez.

Kendi ölümümü görürüm, iskeletimi, kaburgalarımı, aklı elinden alınmış beynimi, boş boş bakan, zekâ pırıltısı söndürülmüş gözlerimi… Ruhum şeytana teslime hazır hale getirilmiştir, kayıtsız koşulsuz bir itirazsızım artık, bakacağım ama görmeyeceğim, işiteceğim ama duymayacağım, bileceğim ama sadece ve yalnızca şeytanın istediklerini…

Sıradaki…

Sıradaki “ben”i öldürmek görevi de bana verilmiştir ve esasen benim kendimi öldürmemle başlamıştır. Ben nasıl ki öleceğimin farkına varmadan tatlı tatlı öldüysem, nasıl ki vampirin kirli keskin dişlerini şah damarıma geçirip tatlı tatlı kanımı emerek beni öldürmesinden tarifsiz zevk almışsam, “ben” olan diğerleri de aynı şekilde, itirazsız ölmeliler, öldüklerinin farkına varmadan… “Sıradakiler, sıradakiler, sıradakiler… Öylesine çoğaldık ki, yeryüzünü öylesine sarıp kuşattık ki, ırmakların kırmızı akması, gökyüzünün grileşmesi, ayın solgun yüzü, portakal çiçeklerini mevsimlerine küsmesi bizim övünülesi eserimizdir. Şeytanın adına birbirimizi öldürme mirasını kuşaklar boyu birbirimize devrede devrede geldik bu güne… Şeytan kanlarımızın üzerine kurulu sırça köşkte hüküm sürmektedir. Biz, onun adına birbirimizi öldürmeye programlandık, ruhumuzu ona teslim ettik, ölüm onun besin kaynağı, biz birbirimizi öldürmezsek o ölür… Kılıcımızı bismillahla biler, kafa kesip kelle uçururken ayet okuruz. Savaşlarda yiğitlik nişanesi takılır göğsümüze, aşklarda kınanırız. Düşene bir tekme de bizdendir, alçaklık uyanıklığımız, düşküne el uzatmamızın adı “kıyakçılığın sonu ayakçılıktır”. Amentümüz fırsatçılıktır, küçüklüğümüz övünme aracımız. Bakmayın insan görünümlü olduğumuza, biz şeytanın apoletsiz askerleriyiz ve en korkuncuyuz… Biz kendimizin celladıyız.

Devamını oku...

 

Toplanın, geri dönüyoruz

Yabancısıydım onların. Ayrı dünyalardan, ayrı coğrafyalardan gelmiştik. Suyumuz ayrı, huyumuz ayrı. Kader işte, her nasılsa kesişiverdi yolumuz bir ilkyaz ikindisinde. Onlar Şubatın dondurucu ayazından kaçıyorlardı, ben Martın ansızın ısıtıveren güneşinin yakıcılığından. Onlar allı yeşilli, sarılı kırmızılı, morlu siyahlı çiçektiler, ben iki ayaklı, tek burunlu iki gözlü bir âdemoğlu. İlk tesadüfî karşılaşmamız kışın bitip baharın başladığı işte şu daracık merdivenlerde oldu, aheste aheste indiğim merdiven basamağında omzuma çarpıp beni kenara ittiler. Kenara çekilip yol verdim. Özür dileyerek ürkek, tatlı bir tebessümle teşekkür ettiler.

İstemeden, kasıtsız bir çarpışmaydı. Önce en önden kaçan, sonra arkasındaki, sonra üç kişi, beş kişi derken düzensizliği ilke edinmiş yaz yağmurları gibi yağıyorlardı bedenime. Çiçek yığınlarının altında kaldım. Renk ve mis koku darbelerinden sersemleyip halsiz düştüm.. Gözlerim rengini değiştirip gördüğü her şeyi renk ahenk görmeye başladı. Her yer allı, sarılı, kırmızılı, morlu renklere bezenmiş, her nesne çiçeklerin biçimini almıştı. Birbirinin içinde, birbirine karşı göz kamaştırıcı renkleri gökkuşağından daha bir görkemli, daha bir zengindi. Tembelliği şimdiye değin beni rahatsız etmek ne kelime düşünmeme, duymama, görmeme yeteneğine hayranlık duyduğum beynim şaşırtıcı şekilde açıverdi pencerelerinin kanatlarını. Nasıl olduğuna hala akıl erdiremediğim bir düş evresinde onların yanında, onlarla iç içe buldum kendimi.

Şimdiye değin hiçbir sözcüğünü duymadığım hiç konuşup bilmeğim bir dilin en incelikli nağmeleri diziliverdi dilime. İsimleri bir ezginin armonisiyle söyleniyor, renklerin karışımı gibi sözcüklerin üst üste binmesi de Rodrigonun keman konçertosu gibi mest ediyordu. Onlar adlarını söylemeden her birinin isimleri dökülmeye başladı dilimden. Açelya, ağlayan gelin, akasya, hanımeli, ardıç, aslanağzı, ateş çiçeği, ıtır çiçeği, gülhatmi, hercai menekşe, nilüfer, begonvil, buhurumeryem, camgüzeli, çan çiçeği, dağ sümbülü, defne, deli gül, erguvan, gecesefası, gelincik, gardenya… Adları satırlara sığmayacak, sayfaların alamayacağı kadar çok çiçek, her biri diğerinden farklı binlerce, milyonlarca renk… Kimilerinin rengi bildiğim renklerdi de kimilerinin renklerinin adları sanırım ne en gelişmiş ansiklopedilerde vardı, ne de en uzman doğa bilimciler tarif edecek kelime hazinesine sahiptiler. Ben de bilmiyordum.

Nereye gidiyorsunuz?

Kaçıyoruz

Neden, kimden kaçıyorsunuz?

İstilacılardan, işgalcilerden kaçıyoruz. Havamıza, suyumuza, toprağımıza zehir karıştıran zebanilerden kaçıyoruz. Nefes alabileceğimiz, renklerimizin özgürce, korkusuzca açabileceği diyarlara kaçıyoruz.

Böyle bir yer kalmadı dedim, bütün yer küre zebanilerin işgalinde. Sulara kan karıştırdılar, havaya zehir.

Çare nedir dediler.

“Çocukluğumda ay tutulmalarında, ayın ışığı kararır, ortalık zifiri karanlık olurdu. Zebanilerin ay ışığını hapsettiğine inanırdık. Sandıklara yağlanıp saklanan silahlar, odunluklardan kazmalar, dolaplardan tencere tavalar, işliklerden odunlar çıkarılır, zebanilere karşı saldırıya geçilirdi. Silahlar ateşlenir, kazmalar sallanır, tencereler tavalar gürültüden köyü yıkardı. Çoluk çocuk, kadın erkek, yaşlı genç bütün köylünün saldırıları karşısında tutunamayan zebaniler kaçar, ay yeniden pırıl pırıl ışığı ile bizimle olurdu.”

“Eee, dedi”.

Devamını oku...

 

Masayı Kim Devirdi?

Beni tanıyorsunuz değil mi?.  Her ne kadar mesleğim müdürlük değilse de adım Hıdır. Adı, sanı, namı iki kapı komşunun ötesinde bilinmeyen beni bir siz tanırsınız zaten başka kim tanısın ki… Her ne kadar adım Hıdır ise hiç kimse beni bu ismimle çağırmadı. Bildim bileli adım mızmız oğlan. Zaten Hıdır deyince siz de şaşırdınız, kim bu diye. Ben mızmız oğlan… Biliyorum, hareketlerime tavırlarıma güler, alaya alırsınız ama yine de beni sevdiğinizi bilirim. Sokak aralarında güngörmüş büyüklerimin, kapı önlerinde “ıradıyon Anşa”nın borazan gibi sesiyle bütün mahalle kadınlarını sorguya çeker gibi  “masayı kimin devirdi”ğine ilişkin tellallığı bende öyle bir merak uyandırdı, öyle bir merak uyandırdı ki… Afedersiniz, sizin yanınızda sözümün sohbetimin olmayacağını bile bile ben de düştüm masayı kimin devirdiğinin peşine…

Mahallemizin Çınarlı kahvesine dadanan adamları tanımam etmem. Sanki saray suçlusuymuşum gibi gözünü bana dikip, “ gününü gösteririm haa” dercesine dik dik bakmaya başladı. “Masayı kim devirdi lan” dedi.   “Ben devirdim” deyiverdim. Hay demez olaydım, hay dilim kopaydı. Nereden çıkıp geldiğinin farkında bile olmadığım iki ızbandut babayiğidi, kimi kolumdan kimi bacağımdan karga tulumba sürüklemeye başlamasınlar mı?. Birisi kaplanın avına sarıldığı gibi boğazıma sarılırken diğeri telefona asıldı. “Alo… Memur bey, masayı deviren ağzıyla suçunu itiraf etti, yakaladık… Elimizde… Tamam efendim, bekliyoruz… Yok, yok kaçamaz, elimizde”… Başladı mı sorgu sual… “Lan sen pegagalı  mısın, terörist misin?. Silahlar nerede, kimden talimat aldın, suç ortakların kimler”. “Yok abi dedim” valla terörist merörist değilim, ben elhamdülillah Çorumluyum” der demez suratıma okkalı tokadı yemem bir oldu.  Sorgucularım, “bu işten bir şey anlamadım” der gibi birbirlerinin gözüne bakıyorlar. “Anlat, yoksa…, Masayı niye devirdin?”.

Devamını oku...

 

Eşkiya Zamanlar

“Bu ne ya dedi, dağda mı yaşıyoruz, eşkıyalık düzeninde mi yaşıyoruz”… Annesiyle gitmemek için inatla direnen çocuğunu çekiştirerek sürükleyen genç kadın, kasabanın tenha sokaklarında arsız bir sırıtışla sırnaşan yarım efe kasaba delikanlısının kendisine musallat olmasından paniğe kapılmış, ansızın dar sokaktan çıkan adamı canına minnet bilip kenar mahallenin bıçkınına böyle posta koymuştu. Adam durumu hemen anlamış, özenle belinden çıkardığı gümüş kakmalı kamasını sırnaşık bıçkının bacağına saplayıvermişti… Kadını kaş göz işaretiyle olay yerinden uzaklaştırmaya çalışırken, bir taraftan da kadına “ keşke eşkıya düzeninde yaşasaydık” dedi, “ bu pislikler boka yapışmış böcek gibi inlerinden çıkmaya cesaret edemezlerdi, eşkıyalık devri bitince, çakallara gün doğdu” diye söylenmişti kendi kendine. Kadın arkasına bakmadan ara sokaklarda izini kaybettirmişti. Dişlerini sıkarak yerde debelenen sırnaşık yarım efenin saçlarından kavrayan adam, bıçağının kanını bıçkın kahramanımızın yüzünden boynuna doğru silerek temizlerken, “ boynunu keserim senin” dedi. Okkalı bir tokatla savrulan yarım efe imdat dileyen farenin kediden medet umması gibi adamdan medet umarken gözleri korkudan fal taşı gibi açılmıştı. Adam sıvıştı, dar sokaklarda izini kaybettirdi. Yoldan geçenler, seyyar satıcılar, ev kadınları daha çok da çocuklar adamın feryadıyla etrafında birikmeye başladılar. “ Ateş Ali, Ateş Ali” diyor da bıçkınımız başka bir şey demiyordu. Kendisini bıçaklayan adamın adıymış Ateş Ali, kalabalığa öyle söyledi. Adamın adını duyanlar içlerinden bir “ hımmm” çekiyorlardı ama kadın neyin nesiydi bilen yoktu.
Çocukluğumun tanıklık ettiği bu olayla duymuştum “eşkıya sözcüğünü” ve merakım da bu olayla başlamıştı eşkıyaların yaşamlarını araştırmaya. Fiziksel özellikleriyle Beden Eğitimi öğretmeni dışında her şey olmaya yatkın Beden Eğitimi öğretmenimiz, sebebini bilmediğimiz bir nedenle Tarih öğretmenimizle takışmış, söylendiğine göre öğretmenler odasının bulunduğu uzunca koridorda Tarih öğretmenimizden okkalı bir tokat yemişti. Okul idaresine olayı anlatırken Tarih öğretmenimiz için “ eşkıya, eşkıya” dediğini kulaklarımla duymuş, bu eşkıyaların ne menem bir şey olduğuna ilişkin merakım da büsbütün artmıştı. Tarih öğretmenimizi sever, Beden Eğitimi öğretmenimizden korkardık. “eşkıya, eşkıya” lafı tarihçimizin yakın arkadaşı deli Neşet hocamızın da kulağına gitmiş olmalı ki, yatılı okulda bizim mütalaa dediğimiz gece derslerini öğretmenler topluca denetlemeye geldiklerinde tarih öğretmenimize şakayla “ artık bizim de bir Köroğlumuz var, hem de eşkıyaların kralı” dediğini duymuştum. O günkü dört saatlik mütalaa boyunca “ eşkıya, Köroğlu” sözcükleri dilimde dolanıp durdu. Ders bitimine yakın tarihçimiz yanıma geldi, “ bir sorum olup olmadığını” sordu. “ Evet, sorum var da ders çıkışı sorsam olur mu “ dedim. “Sor lan kerata dedi, birazdan çıkacağız, ders çıkışı beni bulamazsın”. Bir çırpıda soruverdim. “ Köroğlu eşkıya mıdır”? Fizikçimizi aldı bir gülme, tarihçimiz mahcup oldu. Soruyu fizikçimiz yanıtladı, “ hem de eşkıyaların kralı” dedi. Tarihçimiz arkadaşlarıyla gitmemiş, ders çıkışı beni bekliyordu, “ şimdi derslerinle ilgilen, marş marş yatakhane”.

Devamını oku...

 

Uğultu

Ekin sanat dergisinin kasım sayısı için yazı zamanımın geldiğini söylediler. Yazmalıyım… Şöyle çelikten çivi gibi bir yazı olmalı, duvarları parçalayıp, sarayların kalbine çakılmalı, hanedanların korkulu rüyaları olmalı… Vallaha mı lan… Haaa, haaa, haaa… Hassiktir, bunun yazıyla çiziyle olmayacağını sen de biliyorsun ama zevahiri kurtarmanın ucuz yolunu buldun… Yaslan oğlum yaslanabileceğin kadar, bir gün nasıl olsa sırtını dayadığın o yastığı bulamayacaksın bu gidişle… Iıhhh… Yazı yazmak istemiyor canım… Her defasında bir yudum aldığım çay ikinci yudum da buz gibi oluyor… Kış güneşinin belki de son ışınları altında ruhum kararıyor. Önümdeki gazeteyi bir hışım buruşturup fırlatıyorum. Başka bir gezegende başka bir yerde olmalıyım. Her yer ceset kokusu… Silahlar ölüm kusuyor, denizler ceset yutuyor. Silvan’da bir çocuğum, Diyarbakır’da bir genç kız… Gülümseyerek çıktığım sokak başında alnımdan bir kurşunla vuruluyorum. Urfa’da bir delikanlıyım, bedenim delik deşik… Ben deyim elli kurşun, sen de yüz… Barış götürmeye gittiğim Urfa sokaklarında cesedim bir tankın arkasına bağlanıp sürükleniyor, cesedimi seyrediyorum, ürperiyorum… Silopi’de hendeğin arkasında korku dolu gözlerle açıyorum pencerenin perdesini… Sahilde Aylan bebeğin cesedinin görüntüleri beynimde tazeliğini henüz kaybetmeden meğer kayalıklarda cesedi bulunan yedi çocuk, ölüm vadisi ülkelerinden kaçarken denizlerin azgın dalgalarında topluca ölüme teslim olan insan cesetleri… Yedi başlı ejderha durmadan kan istiyor, durmadan kan içiyor. Sinekkaydı traşlı uzmanlar uzmanlıklarını konuşturuyorlar… Ne kadar sakinler, ölüm ne kadar uzaklarında, Azrail kankileri sanki… Hiç çizgi film izlemedin mi, aç kollarını, giyin pelerinlerini uçan adam mı olacaksın, görünmeyen kurtarıcı mı, her ne halt olacaksan ol, orada ol, uzatıver parmaklarındaki ateşi, zulmün alevleri gökleri sarsın, zalimleri kahredici ateşlerinde yak,  savaş karargahı sarayların duvarlarına yıldırımlarını düşür, savaş makinelerini ateşe ver, paranın saltanatında insan görünümüne bürünenlerin yüzlerindeki maskeyi çıkar, kargalar gaaagg…gaaklarıyla  alaya alsın cüzamlı yüzlerinin çirkinliğini… Paradan imal edilmiş dillerini kopar, aç köpeklerin önüne at…

Devamını oku...

 

Hafifliğin Derin Analizi

Yılın son güzüydü, güneş yaz mevsimi kadar cömertçe ısıtmasa da şöyle bir görünmesi de yetiyordu bir tişört bir şortla sere serpe sokağa çıkmak için. Kaygısız görünümüne yakışmıştı üzerindeki kıyafet ya da görünümüne uyum sağlamak için kaygısız rahat, kendinden emin görünmeye çalışıyordu. Yok, sandığınız ya da tahmin ettiğiniz gibi bir hoppa bir boş vermiş, ya da ne bileyim bir gösteriş budalası da değildi. Yüzündeki ifadeyi anlamak için alfabeyi okumanız yeterliydi, tersine kaygılı ve endişeli haliyle görünümünü kendisi yalanlıyordu. Seçim günü yolda karşılaştık, bilmem kaç yıl önce aynı üniversiteden arkadaştık. O gün de farklı kulvardaydık, bugün de. Gerek ideolojik gerek örgütsel konularda hiç aynı şeyleri söylemedik, aynı şeyleri düşünmedik.  Allah için anti-faşist mücadelede gözünü budaktan esirgemezdi. “ Bu kez işleri bitti, sen de oyunu bize verirsen bir milletvekili fazla çıkaracağız”… “Tamam dedim, sen çözümü bulmuşsun, bize de evet demek düşer”. Sözleştik, oyumuzu kullandıktan sonra bir parkta buluşup çay içeceğiz. Ben ondan önce gelmiştim parka, bir kayanın üzerine oturup etrafıma bakınıyorum, denizden esen yel yüzüme vuruyor, hava bulutlu. İnceden yağmur çiselemeye başladı. Yağmurla birlikte rüzgâr da hızını artırdı. Tepenin üstünden gözümü alan denizinin köpüklü dalgaları sahili dövmeye başlıyor. Rüzgâr delirdi, yağmur aman vermiyor, parkta kızlı erkekli bir grup genç ne rüzgârın dellenmesine ne yağmur altında cımcılık ıslanmalarına aldırış etmeden yürüyorlar, ne sinecek bir çatı altı ne korunacak bir sığınak… Koca şehirde yağmurdan kaçmayan, rüzgârdan sinmeyen bir avuç genç… Beynim bütün mekanizmaları harekete geçiriyor… Işık hızıyla yarışırcasına bütün engelleri delip geçiyor… O coşkulu yıllar… Grevler, mitingler, boykotlar… Karıncaların fillere saldırıları… Bu gençler benim, ben onlarım, aralarına karışıp kendileriyle birlikte yürümek için izin istiyorum… Bir genç kız “ Heyy diyor, bir çoğaldık, aramıza hoş geldin”… Cadde boylarında, otobüs duraklarında yağmurun dinmesini bekleyen kalabalıklar bizi seyrediyor, yarım saati aşkın yürüyüşümüzde bize katılan yok, bizden de onların katılımını sağlamaya dönük bir çaba, bir çağrı yok…

Devamını oku...

 

Teröristler...

Onu müdavimi olduğum kahve ortamında tanımıştım, “gurbetçi” idi, uzun Yıllar Almanya’da çalışmış, emekli olmuş, birikimiyle Antalya’dan bir ev alıp buraya yerleşmiş… Gençliğinde MHP, Ülkü ocakları gibi faşist yuvalarında “arz-ı endam” eylemişti. Tanışmamız da zaten bu yüzden olmuştu, kendisiyle birlikte gelenlerin oturduğu masadan gelen kaba milliyetçi lakırdılarına tahammül edemedim. Özellikle kahveye gelen kürtlerin gözünün içine baka baka rencide edici kabalıkları sinirlerimi bozdu… Oturduğum yerden kalkıp masalarına oturdum, içlerinden bağıra çağıra yüksek sesle, muhtemelen birilerinin kendisini duyma hevesiyle konuşana “ senin hakaret ettiğin insanlar da var burada, madem buraya geliyorsun neden bu insanları rencide ediyorsun, kalkıp onlar da sana hakaret etseler haksız mı olacaklar” yollu uyarıma “ Biz ülkücüyüz, buraya bir yığın ülkücü yığarım, sıkıyorsa bir laf etsinler” diye dayılanmaz mı?.  Bir kürt arkadaşım yanaştı, niyetini anladım, sözümden pek çıkmaz. “Doğru evine git, bu seninle ilgili değil”… Onu uzaklaştırdım. Sonrası malum… İki tokat çil yavrusu gibi dağılmaları için yetti de arttı bile.

İçlerinde en yaşlısı buydu, kıyamadım vurmaya. “Devrimciler pek tahammüllü insanlar değildir, önce adam olmayı öğrenin”…Kafasını kaldırıp yüzüme bakamadı, belli utanmıştı. Kalkarken yanıma geldi, “ biraz konuşabilir miyiz”?

Olay nedeniyle sinirlerim bozuktu “ Kırk yıldır hiçbir faşisti adam yerine koyup konuşmadım, sen istisna olmayacaksın” dedim, bir çocuk gibi başını önüne eğip süklüm püklüm gitti. Bir süre sonra semt pazarında karşılaştık, elimdeki poşetten elma alırken gördüm, gülerek “ müsaade var mı” dedi. “Elbette dedim. Tokat ya da elma… Seçim senin”… “Elmayı seçiyorum” dedi, izin verirsen sana bir çay ısmarlamak isterdim, konuşmak istiyorum”…

Devamını oku...

 
Diğer Makaleler...
Sanatsal Yazılar