Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Sanatsal Yazılar

Ey Uygarlık… Sus Artık…

Gece kuşağı filmlerine bayılırım. Günün yorgunluğu iradem dışında bedenimi bir külçe gibi oturduğum kanepeye mıhlayıp gözümü açacak hal bırakmamışsa, kahpe felek yapacağını yapmış, beni güldüren, eğlendiren gece kuşağı filmlerini izlemekten mahrum bırakmıştır. Uyuyup kalma huyumu iyi bildiğim için bütün önlemimi alır, o gece çay, kahve uyku kaçırıcı ne varsa hepsini boca eder, feleğe meydan okurum. İzlediğim filmlerin mekânsal görsellerinin görkeminde üzerlerine ödünç geçirilmiş endamlarıyla iğreti şık bayanlara, kalıbının adamı olmayan centilmen erkeklere yer yoktur. Köylü amcalar, ağabeyler, ablalar kâh herk tarlasında toprağa gömülü sabanı çekmekte zorlanan bir çift öküzün boyunduruğuna güç verirler, kâh ırgatlık tarlasının dikey yamaçlarında koro halinde şarkılar türküler söyleyerek orak biçerler. Bir kadın diğerinin alnında biriken terleri koluyla silerken gülümser. İçten bir bakışla sessizce bir teşekkürle yeniden oraklar kavranır. Mekân bazen İrlanda’nın, bazen İskoçya’nın bir köyüdür. Haritada yerini bile bilmediğim bu ülkelerin kadınlı erkekli insanları ne çok benzerler bizim köylülere… Yalnız söyledikleri şarkıların sözlerini bilmem ama dudak okumalarından ne dediklerini anlarım. Aşk, sevda üzerine türküler, ayrılık özlem üzerine şarkılar okurlar. Bizim köylüler gibi sesleri de yanıktır. Bizim köylüler gibi taşırlar meme çocuklarını eşek sırtındaki heybelerinde ve bizim köylüler gibi atlarının terkisine alırlar üç beş yaşlarındaki çocuklarını. Bizim köylüler gibi on metre gerisinden gider yaşmaklı kadınlar burma bıyıklı kocalarının, babalarının peşinden. Büyükler bilmem kaç derece sıcağın altında alın terlerini toprağa damlatırken çocuklarını salıverirler uçsuz bucaksız çayırlara, dere kenarlarına, ırmak boylarına. Oralar ne kadar benzerler,  ovaları, dereleri, tarlaları, su başlarıyla, insanlarıyla bizim ellere. O insanlar sahi benim dayım, amcam, komşumuz Hacer bibimin  oğlu  Latif abim midir?.  O çocuklardan birisi de ben miyimdir?. Bunca birbirine benzeyen ellerin, çocukları da birbirine benzemez olur mu hiç?. Esmer, kumral, kıvırcık saçlı, kızlı erkekli bütün dünyanın çocukları benzerler birbirlerine ve o çocuklardan birisi de benimdir.  Durmadan koşarım çayırların boy alıcı otlarının arasında, dere kenarlarından güzel kokulu otlar toplarım, tepelere çıkar alnımı rüzgâra veririm. Yorulur, uyuya kalırım bir suyun başında. Bütün çocuklar çayırların sınırsız düzlüğünde, upuzun derelerin kenarlarında, sarp tepelerin patikalarında koşuşturur, oynar ve yorulunca bir subaşında uyuyakalırlar. Akşam olunca anne babaları gelir, bütün sıcaklığı ve şefkatiyle çocuğunu kucaklar ve alnına bir öpücük kondurarak uyandırmadan evlerine dönerler. Akşam eve dönüşte evinde hazır yemeği olanlar olmayanlara yemek, ayran, yoğurt süt taşırlar. Karşılığı içten biri gülümseme ve teşekkürdür. “Sağol komşum”. Para bilmeyiz, senet çek adını duymadık bile. Banka borsa adlarını kente gelince öğrendik. Bunca birbirimize benzememize karşın onların neden bizim köylü olmadıklarına ya da bizim neden o köyden olmadığımıza aklım ermez bir türlü. Filmin bilmem neresinde erik ağacına tırmanırken uykuya yenik düşmüşüm. Gözlerimi ovalayıp yeniden ekrana döndüğümde sahilde yatan bir çocuğun oyundan yorgun düşmüş kayıtsız uykusunun başında deklanşöre basan gazeteci kadına gülümsedim “kendi çocukluğunun resmini çekiyor”. Kendime benzettim çocuğun kimseyi takmadan uyuyuşunu. “O çocuk benim dedim gazeteciye, benim gibi koşuşturmaktan yorgun düşmüş, olduğu yerde uyuyakalmış, kıskançlığından kendine benzetiyorsun”. İrlandalı ya da İskoçyalıların Türkçe konuşmadıklarını biliyorum, ekran değişiyor, spiker Türkçe konuşuyor. Bir an ne olduğunu anlamıyorum. “Cesedi kıyıya vuran Suriyeli göçmen çocuğun”… Adı Aylan Kurdi…Üç yaşında… Savaşa sürüklenen ülkesinden güvenli bir ülkeye gitmek için insan kaçakçıları tarafından bindirilen teknenin alabora olmasıyla kardeşi ve annesi de ölmüş… Televizyonu kapatıp kendimi balkona atıyorum. Hava ağarmak üzere. Sabahın bu erken saatlerinde mesaiye yetişmek için duraklarda servis bekleyen kadınlı erkekli otel çalışanları dışında pek bir kimse yok. Şehir uykusunda… Günlük gazeteler fotoğrafı manşetten vermiş. En çok konuşanlar da yerli, yabancı sermaye grubu gazeteleri… Bu fotoğraf uygarlığın bir ayıbıymış… Ne pişkinlik, nasıl bir riyakârlık… “Suçluyu kazıyın, altından insan çıkar” diyen Hocam Faruk Erem”e dönüyorum, “öyle mi hocam”… Gerisini görmemek için gözlerimi, duymamak için kulaklarımı, düşünmemek için beynimi kapatıyorum. Bir yerlere kaçıp kurtulmak istiyorum bu kâbustan, neresi olursa olsun… Kalbimi kapatmaya yetmiyor gücüm, aciz kalıyorum… Çocuk cesetlerinin kıyıya vurmadığı bir yer… Acı bir gülümseme yayılıyor yüzüme… “Şu uygarlık denen kapitalizmin vahşeti gezegende böyle bir yer mi bıraktı a salak oğlum”… “Çakallar, kurtla birlikte olup kuzuyu yiyorlar, koyunla bir olup kuzuya ağlıyorlar, biz salakları da böyle teselli ediyorlar”… Her yanımız ölüm oysa her yerimiz sancı… Yıllar öncesinin bir gazete haberine iliştirilmiş bir fotoğraf geliyor aklıma… Kim Phuck… Vietnamlı bir kız çocuğu… Uygar dünyanın başı ABD’nin Vietnam’a attığı binlerce napalm bombasıyla kardeşi ölen kendi yanan  bir kız çocuğu… Uygarlığı dilinden düşürmeyen Fransa’nın Cezayir Kurtuluşçuları’na karşı vahşeti… Kara Afrika’da kol kola yürüyen açlık ve savaş… Afganistan imalatınız Taliban’ın, Suudi kankanız El Kaide’nin, Nijeryalı kafadaşınız Boko Haram’ın uygarlığınızın vazgeçilmezleri, elinizin de artığı olduğunu  bizden daha iyi bilmenize karşın yer yer, zaman zaman bunların vahşetini kınamayı nasıl başarabiliyorsunuz, ne kadar pişkin, ne yüzsüz, ar duygusundan yoksunsunuz… “Ne diyorum, bunları ben mi söylüyorum”… Bu kez gülüyorum gerçekten, kendime gülüyorum… Sen ki kapitalizmin her canlı için, bütün doğa için ölüm olduğunu bilen sen… Demek hala bunlardan insan olma adına umudunu tüketmedin, hala en acımasız ölümlerden beslendiğini anlamadın, hala, hala, hala… Demek Hitler psiko nevroz bir deli, Musolini bir kaçık, Franco gitar çalan eli kestirecek kadar bir vahşi, öyle mi?. Bunları sahneye bin bir şaşalı törenlerle davet edenler kapitalizm değil, öyle mi?. Haa bak, yahu biraz da bizim ülkemize gel, 12 Eylül filan diyorsanız, gidin başımdan, gelmem arkadaş,  bu ülkede adalet var, savcılar var,  gelmem valla…Sen, hala kıyıya vuran Aylan’ın cesedi karşısında bunların, yerli yabancı yalama  sözcülerinin sırıtkan pişkinliği, utanmaz riyakarlığı karşısında nasıl miden bulanıp da ulu orta kusmuyorsun.

Yazının başlığı bile ne kadar saf salak olduğunu göstermeye yetmiyor mu”. NeymişEy Uygarlık… Sus artık…” Veba mikrobundan medet beklenmez, mikrobun adı ölümdür, kapitalizmin adı da yaşam değildir.  Susmayacak… Şayet susturulmazsa…

 

Post Modern Bir İşgal Hikâyesi

Farklı sol geleneklerden gelmemize, o günlerde birbirimize çok “yüklenmemize” karşın, en şiddetli tartışmalarımız da bile birbirimize karşı kırıcı, yaralayıcı bir dil kullandığımızı hatırlamıyorum. Kırk yıllık arkadaşlığımızda da bu samimi, içten ilişkilerimiz hiç bozulmadı… Ufak tefek iğnelemeler dışında… O beni biraz  “erken” bulurdu, ben onu gereğinden  “yavaş”… Kimsenin haklı çıkma diye bir derdi de yoktu üstelik.  İkimizin derdi de kişisel sınırlarımızın dışında olan biten karşısında üzerimize düşen müdahalenin biçimi, takınılması gereken tavra ilişkindi.

“Seni özledim” dedi.

“Gelsene” dedim. “Epeydir görüşemiyoruz”. Sözümü bitirmeden kapı zili çaldı, karşımda… Kucaklaştık, Hoş, beş… Sürpriz yapmış.

Rahat, nefes alacağımız bir parka geldik. Çaylarımızı yudumlayıp tavla oynayacağız… O gün bize ait. Geçmişten gelecekten konuşacağız. Çoluk, çocuk v.s

Garson tavlayı getirdi, zarlar havada uçuşuyor. Sık sık müdahale ediyor, “yavaş oyna biraz, yavaş oyna biraz”. Bir süre sesimi çıkarmadım.  Güldü… “Hiç değişmemişsin” dedi, “o zaman da böyleydin,  her şeyi hemen yapmak isterdin”.

Devamını oku...

 

Gulyabani

Ne zaman Karadeniz yöresine doğru bir yolculuğa çıksam otobüslerin zorunlu güzergâhı üzerinde olan kasabamıza yaklaşırken bir heyecan bir heyecan… İçim içime sığmaz. Oysa Ankara terminalinden başlayan yolculukta ne kasabaya uğramak vardır ne de Ankara-Samsun asfaltının ortasından yarıp geçtiği köyümüze dönüp bakmak… Otobüsümüz Kasabanın girişinde bulunan dinlenme tesislerine geldiğinde acele acele hemen muavini uyarırım… “Muavin kardeşim, Sungurluda inecek var!...” Muavininin ters ters yüzüme bakarak “ abi sen Samsun yolcususun, daha gelmedik ki” uyarısına “ yok yok, Sungurluda ineceğim” yanıtıyla muavin sol elini havada sallayarak “ in be adam” dercesine beni kibarca asfaltın ortasında bırakır, Sungurluya kadar dört beş kilometre yolu kâh gülümsemelerle kâh kendi kendime konuşarak kat eder, çarşıya gelirim.

Beni Sungurluya çeken ne? Kasabanın alt girişinde sizi bütün nezaketiyle, görmüş geçirmişliği ile gülümseyerek karşılayan saat kulesi mi, askeri disiplin içinde okuduğumuz yatılıdan bir fırsatını bulup firar ederek gece matinesine kaçak girdiğimiz Yılmaz Güney filmlerinin “yasakları delme” nostaljisi mi,  ağır başlı, ağır kanlı sevgili arkadaşım rahmetli  Çerkez Hayrullah’la her nasılsa ortalarına düştüğümüz faşist güruhla meydan savaşımız mı…  Yoksa kasaba eşrafı Hacı Nuri’nin şehla gözlü kızının göz altı bakışları mı… Hepsi ya da hiç birisi… Kaç yıldır aynı soruyu sormama rağmen bir kez olsun kendimi ikna edici, inandırıcı bir cevap bulamam. Küfül küfül bahar rüzgârlarının estiği o dehşetengiz Nisan-Mayıs aylarında, ya da kasaba pazarının olduğu günler Ağustos ayının bozkır sıcağında oflayıp puflayan dağ köylülerinin Aygar karlarıyla başlarını, enselerini ovalayarak serinlediği sıcaklarda caddede yürürken hep o eşek arabasıyla pılımı pırtımı taşırken ayağımın kayıp düştüğüm ışıl ışıl cam gibi parlayan, ayazın burnunuzu kopardığı buzlu caddede sanırım kendimi.  Caddede yürürken sık sık ürperir ve tökezlerim. Öğrenciliğimin geçtiği Sungurluda hiç aşınmayan, hep yaşanan,  anımsanan  bir geçmiş…

Buz tutmuş caddede ayağım kaydı ve düştüm… Sırtüstü… Dizkapaklarım, ellerim soyuldu, kanadı. Yardıma koşup gelenlere aldırmadan ve bir yerlerimin acıdığını duymazlıktan gelerek seke seke koşmaya başladım… O gün pazardı. Yarın Türkçe dersinden verilen kitap özetinin yazılması gerekirdi. Yoksa valla deli Türkçe öğretmenimiz çarptığında nefes aldırmıyordu.

Devamını oku...

 

Kıyamet sesleri

Akşam, yatağına girerken kaygısız ve rahat bir uyku uyuma hayali yine karabasana dönüştü. Sabaha karşı yıldırımları odanın içini keskin bir aydınlığa büründüren gök gürültüsünün şiddetli patlamalarıyla sıçradı. Arka arkaya çakan şimşeklerin alazı yüzüne vurup gözlerini kamaştırırken, uyku sersemliği ile bir an nerede olduğunu kestiremeyip, balkona çıkan koridoru şaşırdı. El yordamıyla koridorun duvarını takip ederek balkona çıktı. Caddenin boydan boya kesilen elektrikleri caddeyi karanlığa boğmuştu, evlerin pencerelerinde ışıldayan bir ışık aradı. Cadde boş, karanlık ve yalnızdı.  Caddeyi kendi yalnızlığıyla özdeşleştirip ürperdi.  Fırtınanın şiddetinin kendisini de savuracağını düşünerek balkonun demirlerine sıkı sıkıya tutunarak boydan boya caddeyi izledi. Fırtınanın şiddeti yağmurun şiddetine karışmış, adeta yarışırcasına şehri yok etmek için ara vermeden ve bütün şiddetiyle saldırılarını sürdüren fırtına evlerin çatılarını uçuruyor, cadde boyu ağaçları kökünden sökmeye uğraşıyor, akşamdan balkona asılmış çamaşırlar bir panayır şenliği gibi havada kavisler çizerek uçuşuyordu.  Sokak köpeklerinin gür sesleriyle ulumaları yerini cılız, yalvaran seslere bırakmıştı. Bir köpek karşı caddeye geçmeye çalışırken fırtınanın şiddeti ve rüzgârın göz açtırmazlığı karşısında yengeç gibi yan yan, santim santim ilerleyebiliyordu.  Yağmur göz açtırmıyor. Balkonlarına serili çamaşırlarını toplamak için demirlere ulaşmaya çalışan kadınlar fırtınanın sertliği ile geri itilip, tökezliyorlar. Çaresiz gözlerle uçuşan, dallara takılan, karşı apartmanların duvarlarına yapışan, sonra yeniden başka bir yöne savrulan çamaşırlarını izliyorlar. Yağmur aralıksız indiriyor, adeta fırtınanın artçı kuvvetleri gibi iri damlaları görüş mesafesini sıfırlıyor. Yüzünü gökyüzüne çevirmesiyle damlaların şaklayan kırbaç sertliğindeki acıtıcı ve yakıcılığını yüzünde hissedip elleriyle yüzünü kapadı.  Ortalık alaca karanlığa bürünmüş olmasına rağmen sokakta hiçbir insan görüntüsü göremedi. Yağmur ve fırtınanın işgal ettiği şehirde, karşıdan karşıya geçmeye çalışan köpekten başka canlı da yoktu. Nasıl bir boşluk, nasıl bir yalnızlık… Caddenin inci dişler gibi sıralı, görkemli, güneşli havalarda yaprakları, dalları nazlı nazlı salınan kocaman ağaçları fırtınanın şiddeti karşısında pes etmiş, içi geçmiş kütükler gibi sürüklenirken gözünü cılız, bir parmak kalınlığında çelimsiz, fırtınaya meydan okurcasına direnen ağaçlara dikti. Fırtınanın teslim aldığı, dalga geçerken aşağıladığı koca gövdeli kütüklerin yerlerde sürünüşleriyle, direnen cılız fidanların direnirken canlarını dişlerine takışlarını aynı anda seyrediyordu. Gövdesiyle, dalları ve yapraklarıyla fırtınanın ayakları altında aman dileyen koca kütükler direnen filizlere itidal tavsiye edip direnişi bırakarak teslim olmalarını öğütlüyordu. Üstelik kimileri taşınamayacak kadar ağır gövdelerini filizlerin üstüne atmış, zaten ayakta durmak için bütün güçleriyle direnen filizlere de yük olmuşlardı. Bir yandan üzerlerine koca gövdelerini atan kütüklerle baş etmeye çalışan filizler, diğer yandan da dallarından, yapraklarından “ duyduğunuz çakalların ulumasıdır, safları sıklaştıralım” naralarıyla kütükleri ayağa kalkmaya çağırıyorlardı.  Kütüklerden ses seda çıkmadı, çağrıya yüz vermediler. Filizler, yerde sürüklenen koca yapılı gövdelere acıyarak baktılar, hiçbir cevap vermeden sessiz sedasız, ara vermeden saldırılar karşısında geri adım atmadılar.   Mücadelenin doruğa çıktığı yıllardı. Boylu poslu, azametli, gösterişli koca kütükleri de görmüştü, adsız, sansız, gösterişsiz, sessiz sedasız direnen filizleri de.  Ateşi ve ihaneti de görmüştü. Bugün bir adı varsa, bir isimle çağırılıyorsa, bu mücadelenin bir armağanıydı. Yok eden emperyalizme ve yutan kapitalizme karşı gökyüzünü fethetmeye çıkan komünarların mirasçısıydı. Bu isim doğarken annesinin kendisine verdiği ismin çok ötelerinde bir anlam kazanmıştı. Büyülü yarınlar vaat etmişti dünyanın bütün canlılarına. Çocuklar yarın endişesi taşımadan büyüyecek, anneler dolu dolu sofralar kuracaklar, babalar o gün çalışamadığı, evine bırakacak ekmek paraları olmadığı için intihar teşebbüsünde bulunmayacaklardı. Çiçekler saçlarını rüzgârda savuracak, yer kürede yerel beyler gibi ayrı ayrı mekan tutmuş dağlar ele verip bütün zenginliklerini birbirine armağan ederek kucaklaşacaklardı. Dereler bir başka berrak, denizler bir başka mavi olacaktı. Yeryüzü kocaman bir aile, ovalar sonsuz sınırsız, bol ve bereketli sofralar olacaktı… Aç çocuk, çaresiz kadın olmayacaktı. Yarının yolu bugünden geçerdi. Yarın, bugünden kurulmazsa çok geç olabilirdi. Ötesi yoktu, ya harami saltanatının aşağılayıcı, utanmaz, yüzü kızarmaz arsızlığına boyun eğilecekti, ya da yer kürede egemenlik kuran bu insan soyunun yeminli düşmanı haramilerin saltanatı yıkılacaktı. Ya biri ya öteki, başka bir seçenek yoktu. Yenilmişlerdi, sebebi şuydu ya da buydu, bunun ne önemi vardı ki… Sorun kırık beli doğrultup, topal ayağı iyileştirerek koşuya devam etmek mi, bir kenara çekilip geçmişin nostaljisini yâd etmek mi?  “İki, üç daha fazla Vietnam”…Bütün mesele daha çok komün, daha çok Lenin, daha çok Che… Daha çok direniş, daha çok gezi,  daha çok örgütlenme… Ve elbette büyük insanlığa olan borcumuzu da ödemiş oluruz böylece.

Devamını oku...

 

Köpeklerin Gecesi

İstanbul Hukuktan İdare Hukuku hocamız İL HAN ÖZAY ilginç bir kişilikti. Söylenenler doğruysa 12 Eylül faşizminde yurt dışına çıkmış, ABD’den Japonya’ya birçok ülkenin Hukuk fakültelerinden davetler almış, bu ülkelerin Hukuk Fakültelerinde öğretmenlik yapmış… Türkiye’ye döndüğünde İstanbul Hukuk Fakültesinde öğrencisi olmuştum. Sınav sorularının “alışılmamış” sorular olduğunu söylerlerdi.  Soruların alışılmamışlığı nasıl olur diye de merak ederdim. 

O yılın Mayıs ayıydı. Çıldırtan, coşturan, kederlendiren, başınızı alıp gitme isteğinizi bastıramadığınız, içinizin kıpır kıpır olduğu ay, Mayıs…

Nihayet yazılı sınavda soruları önümüze sürdüler.

Hani biz kitap içeriğinden sorular bekliyoruz ya, ne gezer. Efendim “Diyarbakır olağanüstü hal valisinin konağını akrepler basmış, sarayın içi dışı akrep dolu. Vali bir çağrı yapar. Akrep başı şu kadar lira… Kim kaç akrep getirirse parasını alıp gidecek. Halk akrep avına çıkar. Torbalar, çuvallar dolusu akrebi yakalayıp getiriler, sayarak teslim ederler. Akrepler oracıkta yakılarak öldürülür. Lakin akrepler azalacağına giderek çoğalıyor, millet elinde torbalar çuvallarla akrep avlıyor ama onlar inadına çoğalıyor.  Vali söz verdiği parayı akrep avcılarına ödememiştir. Valinin vaadini idare Hukuku açısından irdeleyiniz”… Lan bu ne, nasıl sorudur bu… Valla ben akrepten çok korkarım ama soruyu okur okumaz içime bir sevinç doğdu, bir neşe bir keyif… İçimden durmadan “Bütün ülkelerin akrepleri birleşin” diyorum, yeniden yeniden tekrar ediyorum, “Bütün ülkelerin akrepleri birleşin!”  Başladım gülmeye… Ulan diyorum sokacak beni mi buldunuz, iğneniz canımı çıkardı… Şimdi doğru yoldasınız, hadi göreyim sizi… Bir yandan da hoca güldüğümü görmesin diye ağzımı kapatıyorum ama İL HAN hocanın ters ters baktığını gördüm ama gülmeyi durdurmak ne mümkün, kıkır kıkır gülmelerim yerini kahkahalara bıraktı, tutamıyorum kendimi, gözlerimden yaşlar boşanıyor. Sakinleşmeye çalıştım. Gülme krizim yeniden tutacak diye sorulara bakamıyorum… Elimde kalem bir türlü kâğıda gitmiyor ama hocanın gözü bende. Boş kağıt da veremem ki… Kalem kâğıda yaklaştıkça ya kâğıt eğilip bükülüyor, ya kalem başını alıp gidiyor. Nihayet ikisini bir araya getirmeye başladım. Bastıra bastıra yazıyorum. “Akrepler akrep olalı hiç böylesine vakurlu, böylesine onurlu olmamışlardır” diye başlıyor cümlem. Olayı gözümde canlandırıyorum, canımı yakan akrepleri nasıl da yakın bulmaya başladım kendime… Bastıra bastıra yazıyorum. “Olağanüstü hal valisinin uykularını kaçırmışlar, tedirgin etmişler. Valinin konağına kimisi kapıdan girmiş, kimisi bacadan. Akrepleri çembere alıp kulaklarını kesip, aleme ibret için tankların arkasına bağlayarak meydan meydan dolaştırmak mümkün olmadığı gibi topluca öldürüp kimsenin bilmediği çukurlara da doldurmak mümkün değil, sokup yel gibi kaçıyorlar. Etme bulma dünyası, tümünü öldürseler bile birisi valiyi sokacak, kaçış yok”… Sınav bitti, kâğıdı teslim ederken hocayla göz göze gelmemeye çalıştım. Verip kaçacağım. “Bekle”. Sınav çıkışı göz işaretiyle “gel” dedi.

Devamını oku...

 

Kimlikleriniz Lütfen

Bir günlük gazetenin sekiz sütuna manşet haberinde yer alıyordu. İstanbul’da bir tiyatro topluluğunun badem bıyıklı oyuncularının üzerlerinde Nazi üniformalarıyla Beyoğlu’nda ne işleri olabilirdi ki? Haberin ilk satırlarını yakından okuyunca dehşete düşüyorsunuz. Nazi üniformalı adamlar Beyoğlu caddesini kesmişler, gelenden geçenden kimlik soruyorlar. Kimlik bitte… Kimlik bitte… Kimlik bitte… Kimlikleriniz lütfen… Hiçbir itiraza mahal kalmadan cicili bicili beyler hanımlar, yakışıklı delikanlılar, genç kızlar, gelen geçen kim varsa Nazi göstericilere bir zorluk çıkarmanın ötesinde onların işlerini kolaylaştırmak için kimliklerini cüzdanlarından, çantalarından çıkarıp sıraya geçmişler Nazilerin eline uzatıyor. İtirazsız uzatılan kimlikleri inceleyen Nazi kılıklılar kimlik sahibini şöyle bir yukarıdan aşağı süzüp, yarı alaycı, kaş göz işaretleri, aşağılayan mimiklerle inceledikleri kimlikleri iade ediyorlar… “Kimlik bitte merasimi yarım saat ile kırk beş dakika arası sürmüş ve bu sürede kimlikleri incelenen hiç kimse nezaketini bozup “siktir git” deme küstahlığında da bulunmamış… Valla iyi de olmuş, uluslararası camiada misafirperverliğimize leke sürülmemiş, ele geçen bu tarihi fırsat bize yakışır şekilde nezaketle sürerken… O da nesi!... Orta yaşlı bir kendini bilmez bir yumrukla kimliğini isteyen Nazinin suratını dağıtıyor… Bu haddini bilmezin nüfus kaydındaki kimliğinin pek önemi olmasa da kişilik kimliğini elbette bildiniz… Suratına tokatı yiyen Tiyatro oyuncusu yediği tokatın acısına aldırmadan gülmeye başlıyor… Tokat atan adamı kucaklıyor, teşekkür ediyor… “Binin üzerinde kişinin kimliğini kontrol ettik, bir kimse çıkıp da “ Nazilerin burada ne işi var demedi” diyor…

Bilmediğimiz bir takvim günüydü, İsadan çok önce… Zeustan ve Gılgamıştan öte bir zamandı. Tunç mayalı kılıçların kanlarıyla yazılmamıştı henüz kutsal kitaplar…Bir şafak vakti toplandığımız meydanda tutuşturuldu elimize kimliklerimiz. Önce birbirimize baktık aval aval, sonra ne işe yarayacağını bilmediğimiz kimliklerimize. Kabullendik. Hemen mi, daha sonra mı, endişeyle mi yaksa umursamazlıkla mı?. Ne önemi var ki bunun, bu gün binlerce yıl sonra kimliklerimizle kişiliğimizin yer değiştirdiğinin farkında bile değilsek… Değil farkında olmak, kimlikli olmayı kişilikli olmaya yeğ tutuyorsak… Aldık kimliklerimizi yerleştirdik koynumuza. Kimliklerimiz dağıtılırken verdik kişiliklerimizi kurtulduk bizi insan yapan yükten de böylece… Bir tek hayvanlarla çiçekler kabul etmediler kişiliklerinin karşılığında kimlik edinmeyi. Ve biz insanlar bir kimliğimiz olduğundan dolayı üstün saymaya başladık kendimizi doğanın devasa sayıdaki diğer sahiplerinden… Bir çiçeğe yasemin, begonya, gül ya da karanfil adını vermemizden değildi yeryüzü ile gökyüzü arasını rengârenk gökkuşağına boyamaları, buram buram kokulara bezemeleri… Kimi canlıları Arslan, Kaplan, Kurt, Martı ya da Kumru olarak adlandırmaz onların umurlarında bile olmadı. Neyse oydular. Ne kökenlerine ait bir dünya savaşı çıkardılar, ne de güya inançları adına cephe savaşları başlattılar… Ne istilacıydılar, ne de yağmacı… Hiçbir hayvanın adı Hitler, Musolini, Salazar, Franko olmadı… Hala kıs kıs gülerler insanın bu anlamsız ahmaklığına. Yarı aydınlık gecelerde acem hançeri gibi yalım yalım yanan kimliklerimizin şarjörünü yeniledik durmaksızın. Zıvanadan çıkmıştık ve emirler alıp vermeye hacet de yoktu. Kendi cellâdımızı itinayla büyütmüştük içimizde zaten. Ateeeşşş,ateeeşş, ateşşş…Her tarafa ve herkese… Her atışımız tam isabet… İnsanın hedefinde insan vardı… Öldürmeyi öğrendik böylece ve madalyalarımız göğüslerimizi süslerken mağrur ve muzafferdik. Her gün daha fazla öldürdük, her gün daha çok öldük, daha çok öldürüldük ve meslek edindik öldürmeyi aşağılayarak hayatı, yaşatmayı, yaşamayı… Aslında sende öldürdüğüm bendim… Seni öldürürken ben kendimi öldürüyordum… Ve elhamdülillah ki bize insan olduğumuzu hatırlatan bütün emarelerden kurtulduk böylelikle… Öldürmek yiğitlikti, ölmek şehadet… Tuz torbası gibi sırtımızda taşıdığımız, kalbimizin koruma kalkanı kişiliğimizi de kaldırıp attık uzak, derin kör kuyulara… Bu yükten de kurtulduk elhamdülillah… Artık insan olmadan önce Türktük, Kürttük, Ermeni ve Lazdık… Belki Avrupa’nın doğusunda bir Yunanlı, Belki de Afrika’nın batısında bir Gine-Bissaulu… Hıristiyan’dık, Müslüman’dık, Yahudi veya Hindu… Çeşit çeşit, boy boy… Bir çocuğun bokuyla oynadığı gibi oynayacağımız bir oyuncağımız vardı artık ve torunlarımıza miras bırakmak için oyuncaklarımızı, yasalar oluşturduk, kanunlar yaptık kuşaktan kuşağa sürüp giden… Bok böyle bulaştı elimize ve biz onu kutsadık.

Devamını oku...

 

Işıkları Söndürün Lütfen

Şayet çalakalem yazdığım yazıları Ortaokul öğretmenim sevgili hocam Tayfur Bey okuyorsa eminim içinden “ yok canım, ne dersem diyeyim, kırk yıl önceki kompozisyon çala kalemini bugün değiştirmedi. Retorik hak getire, hitabet sıfır. Kulaklarını çeksem eşek kadar adam oldu, bu çocuk adam olmayacak ” dediğini duyar gibiyim.  Sevgili hocam ne diyeyim ki, bizlere gösterdiğin özenin yazı yazma” konusunda ” karşılığını bulamamanın bir gerekçesini bulamam, kendimi “mazur” gösteremem ki. Gözünüzden kaçmayan haylazlıklarımız, karşılığını kulaklarımızı çekmede bulsa da kızarken bile nasıl bir baba, ağabey gibi gülümsediğini hiç unutmadım. O sert görünümünüzün, kaya gibi duruşunuzun altında yatan çocuk yüreğinizden neler geçtiğini nasıl bilmem çocuk denecek yaşımda.  Güzel bir şey anlatırken gözlerinizden taşan gülümseme bir imbat rüzgarı gibi yüzünüzden saçlarınıza doğru yayılır giderdi. Soğuksa havalar ısınır, sıcaksa serinlerdik sizin gülüşlerinizle. Bir gün pansiyonun merdivenlerini üçer beşer atlayarak koşarken size çarpmıştım da ikimizde yuvarlanarak merdivenin dibini boylamıştık. Korkuyla karışık nasıl mahcup olmuştum. O hengâme içinde kendinizi unutup, hemen elimden tutup ayağa kaldırırken “ çocuğum, çocuğum” diye telaşlanmanızı hiç anlayamamıştım. Okkalı bir tokat beklerken beni bağrınıza basıp kucaklayışınız,  yüzünüzde taşıdığınız sert ifadenin içinizdeki reddi miydi? Ben de gülümsemiştim. “Oğlum yaşamın boyunca yüzün hep gülsün” şefkatin karşısında şaşkın şaşkın bakakalmıştım.  İkimizin de üstü başı toz toprak içindeydi. Benim yıl boyu sürekli giydiğimi, kasabanın semt pazarından alınan kadife pantolon ile pazen gömleğimden başka giyecek başka bir giyeceğim yoktu ama sizinde yıl boyu aynı takım elbiseyi giymeniz biz çocukların gözünden kaçmazdı. Sahi sizin maaşınızın sözleşmesiz ortağıydım da değil mi?. Maaşınızı aldığınız gün benim harçlığımı hiç ihmal etmezdiniz. Utangaç davranır çekinirdim de “ aaa, idris sen benim oğlumsun, çocuklar babalarından harçlık alırken çekinir, utanır mı hiç, hem baban seni bana teslim etti. Seni harçlıksız bırakırsam sonra babana ne derim”… Babam öldüğünde aile yakınlarım beni okuldan almaya geldiklerinde sizinle görüşmüşler. Rahmetli anam anlattı. Size “ muallim bey oğlum, babası öldü,  ben kaldım altı çocuk. Bir gelirimiz de yok. Nasıl okutur, nasıl baş ederim bir başıma. Hem aile yakınlarımız da okumasını hiç istemiyorlar. Babası inat etti, oğlumu okutacağım diye de herkesi de karşısına aldı. Ne güzel kuran kursuna gidiyordu, iyi de okuyordu, her Cuma günü ebcede çıkıyordu. Köyde yıllık on altı şinik buğdaya azap verdik. Bir derdimize çare olur”… Elbette beni okuldan alacaklarından haberim vardı, köyün ileri gelenlerinden biriyle anlaşmışlar bile. Yıllık on altı şinik buğday karşılığı sürülerini güdecekmişim. Üstelik aşımı da vereceklermiş…

Devamını oku...

 
Diğer Makaleler...
Sanatsal Yazılar