Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Sanatsal Yazılar

Kâbus

Çocukluğumda anamın en çok tedirginlik duyduğu yanım “alttan almamayı” bilmememmiş ve bu yüzden ileride başımı derde sokacak bir şeye maydanoz olmamdan korkarmış. Hatırlıyorum elbette bölük pörçük de olsa. Köy çocukları arasında bir meydan kavgasında en çok da benim kaşım gözüm patlar, kafam yarılırdı. Ağzım burnum kan içinde eve gelmekten de çekinirdim ama bir yolunu bulan anam o gün müneccim gibi benim yine bir yerlerimin kırılmış olacağını düşünüp köşe bucak beni aramaya çıkarmış. Anamın köteğinden korkardım da. “Gâvur çocuğu ne senden çektiğim her gün bir kavga, her gün bir dövüş… Kafanda kırılmadık yer kalmadı” der, bir güzel paylardı beni. Hemen oracıkta konu komşunun yağlı, zift tutmuş aş kazanından parmağını daldırdığı yağlı karayı yara yerlerime sürer, elimden tutar eve götürürdü.

Babamsa en çok tez canlılığımı severdi. Bir yere “yumuş”a gönderdiğinde koşarak gider gelir, onu bekletmezdim. Çocukluğum anamın şefkat dolu paylamalarının, babamın aferinlerinin bileşenleridir desem abartmış olmam.

Devamını oku...

 

Kahramanlar Geçidi

Şayet benim gibi sokaklarını yalnızca ay ışığının, evlerini ölgün, sarı ışıklı gaz lambalarından başka aydınlatacak ışıklı cisimlerin bilinmediği bir köyde doğup büyümüşseniz beyninize kazınan ilk kahramanlarınız sürüde yarım ay boynuzlu koç, sığırda boynu mavi boncuklu, boynuzu muskalı, ala benekli tosundur. Her ikisi de etrafında çizdiği dairede başını yarı döndürüp ön ayağı ile toprağı eşelemeye başlayınca sürünün ya da sığırın aklı başından gider, bir alay dolusu yaratık onların da kendileri gibi bir baş dört ayaktan ibaret olduklarına bakmaksızın başlarını birbirlerinin kıçına sokarak başlarlar kaçışmaya… İşte, kahramanınız bir kez daha rüştünü ispat etmiştir, bütün meydan onlarındır… Sadece benim değil, bütün yeryüzünün eşsiz kahramanlarıdırlar artık. Çocuk dünyamda kahramanların sadece kara toprak üstünde var olduklarına iman etmek üzere iken gökyüzünden bir şimşek gibi dalıp civcivleri pençelerine doladıkları gibi aynı hızla, neredeyse doksan derecelik bir dikeylikle gökyüzüne fırladığına şaşkınlıkla tanık olduğunuzda kahramanlarınızın mekânları da genişler. “Haa dersiniz, gökyüzünün de kahramanları varmış”… Gökyüzünün kahramanları genellikle yağmur bulutlarının köyün üstüne akıştığı, gündüzün griye boyandığı anlarda ortaya çıkarlardı… Bizim oralara her mevsim yağmur yağmaz, hele yazın hiç dersem yeridir. Yağmuru davet etmek için köyün hocasının Cuma namazı çıkışlarında bizim Arifgazi tepesinde yağmur duasına çıkılacağını kısık sesiyle ve çok önemli bir şeyler söyleyecekmiş gibi kuruntuyla ilan etmesini hiç kaçırmaz, hemen Arifgazi tepesinin yolunu tutardım… Öyle ya onca okunan ayet, onca yapılan dua boşa gidecek değildi ya, yağmur bulutları ansızın köyü saracak ve benim kahramanlarım pençelerine doladığı civciv yavrularıyla göğü yararcasına gökyüzünün derinliklerinde kaybolacaklar, ben de hayranlıkla onları izleyecektim. Duaların yeterince etkili, ayetlerin alışılagelmişliğinden midir nedir, bilemem ama dua sonrası beklediğim yağmurun yağmamasını onca zahmetle, ter içinde nefesimiz kesilerek tırmandığımız Arifgazi tepesinde huşu içinde okuduğumuz duaların tanrıya geç ulaştığını düşünür, emanet yerini bulur bulmaz yağmur bulutlarının köyü ablukaya alacağına ilişkin inancımdan zerre kuşku duymazdım. 

Devamını oku...

 

Küsmelerin Müzmin Tarihi-16

Yaz ikindisinde çiselemeye başlayan yağmur boğucu sıcaklara bir serinlik kattı. Bunalan, oflayan puflayan, nefes almakta zorluk çeken parkın ahalisi, çisentinin sağanağa dönüşmesiyle parkın çay bahçesinin şemsiyelerine sığınmaya başladılar. Neredeyse ortalıkta kimsecikler kalmadı. Sağanak öyle bir indiriyor ki kısa sürede toprak göllenmeye başladı. Yoldan geçenler sağanak yağmurda ıslanmamak için şemsiyelerin altında kendilerine bir korunak arıyorlar. Toprak, bir fırsat arıyormuşçasına gizlisindeki hazinesini ortalığa seriverdi… Yağmur damlalarına kokusunu katıyor. Parkın müdavimleri toprak kokusunu içlerine çekiyorlar.

Şu adam… Alışılmışın ötesinde kaygısızlığıyla, sanki koca parkta kendisinden başka kimsecikler yokmuşçasına, sanki yağan yağmur kendisini ıslatmıyormuşçasına, falezlerden aşağı uzattığı ayağını çekmeden ve bedeninin hiçbir organını hareket ettirmeden buda heykeli gibi hareketsiz oturuyor. Adam hakkında şemsiye altı dedikodular öylesine hızlı yayılıyor ki, alaycı üsluplardaki kimi argolar yerini “vah zavallı adamcağız”  acıma belirtilerine bırakıyor.  Bir yandan adamın kendisiyle dalga geçilmesine sessiz kalması, diğer yandan şemsiye altı sakinlerinin eğlenceliklerini pek sevmiş şımarıklıkları sinirlerimi iyiden iyiye bozmaya başladı. Epey bir süre bana doğru bakması için dikkatini çekmeye uğraştım. Bulunduğu yere küçük taş toprak- parçaları atıyorum, dikkatini çekmeye çalışıyorum… Ne yapsam nafile, adam yerinden kımıldamıyor. Kalkıp yanına gittim, omzuna dokundum. İğne batırılmış gibi irkildi, “ özür dilerim geldiğiniz görmedim”. Saçlarından yüzüne doğru inen damlalarını avuç içiyle silerek  “vaktiniz varsa size bir çay ısmarlayayım” dedi. Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilemedim. “ Galiba aklıyla sorunu var”… Yüz çizgilerinden yetmişli yaşlarda olduğunu gösteren bir ben-adem…

“Yağmur yağıyor, üşüyüp hasta olacaksınız. Buyurun kalkın içeri geçelim, orada ısmarlayın, ya da ben size ısmarlayayım”…

Devamını oku...

 

Küsmelerin Müzmin Tarihi-15

Bütün cesaretimi toplayıp içinde korku barındıran ve çareyi habire kaçmakta, ertelemekte bulduğum, dahası beynime yedi başlı ejderha gibi dolanan o melun soruyu nihayet ürpererek de olsa önce kendime sonra “boş bulunup” ayaküstü bir merhabayla başlayıp derken bir çay… bir çay daha… arasına sıkışmakla kalmayıp, uzayıp giden sohbet esnasında karşımdaki kişiye sorma cesaretini gösterdim. “Bugünün uygarlığının yaratıcıları insanlığın yeminli ve ezeli düşmanı mıydılar, ya da yaratılan uygarlığın efendileri insanın özgürleşmesi ve evrensel yasalar adına kendi iç dünyalarında besledikleri frankeştaynları kutsal sözcüklerle ambalajlayarak bize yedirdiler mi”? Böylesine havadan sudan, denizden kumsaldan, yaz sıcaklarının mayıştırıcılığından söz edilen bir sohbetin arasına sokuşturulan, anlamadığını mimik hareketlerinden anladığım bu soru karşısında sohbetdaşım “ne diyorsun” der gibi başını salladı. Benim gereksizliğim işte ama ne yapayım, ağzımdan çıktı bir kere. Hem bu gereksizliğim üstelik ilk kez de değil, kendime en çok kızdığım konu da budur ya… Ne diye milletin ağzının tadını kaçırırım bilmem ki…

Muzip muzip gülümsedi sohbetdaşım. “Sandığın kadar aptal değilim” dedi, ama seni yeni tanımıyorum ki,  senin aklından zorun olduğuna bahse girerim. Bir defa bugün sahip olduğun konumunu nefret derecesinde tiksindiğin bugünkü uygarlığın yaratıcılarına borçlusun. Bir işin var, iyi para kazanıyorsun, birçok insanın imrendiği, ulaşamadığı olanaklar elinin altında. Sen benim kadar çok çalışmıyorsun ama benden çok kazanıyorsun. İyi bir mesleğin, iyi bir işin var, birçok insan senin yerinde olmak için can atıyor ama sen bir türlü bunun kıymetini bilmiyorsun. Bırak kimin ne hali varsa görsün, bir lokma ekmeğe muhtaç olanlar kendilerini bırak senin kadar parçalamayı dünyayı umursamıyorlar, onlar hayatlarından gayet memnunken senin bu kurdeşen olma halini anlayamıyorum. Aklını, zekânı kendin için kullanmayı öğren, hayatın tadını çıkar, dünyaya bir kez daha gelmeyeceksin…  Anan seni arı kovanına çomak sokmak için doğurdu galiba”…

“En son Daisy ile Berenger kalmıştı” dedim. Sonunda Daisy de pes etti. O da benzedi nefret ettiklerine. Tam da o andan itibaren artık elinin değdiği çeliği kadifeye çeviren, sesinin melodilerine kuşların konduğu, üzerlik tütsülerinin gülüşlerini nazardan koruduğu Daisy değildi… İmrenilecek bir güzellik, tanrısal bir incelik nasıl oluyordu da bir anlık değişimle iğrenç bir tiksintiye dönüşebiliyordu.

Devamını oku...

 

Küsmelerin Müzmin Tarihi-17

“Sen benim kim olduğumu biliyor musun” efelenmesine karşı “kim olduğunu bilmiyorum ama hiçbir şeye de benzetemiyorum” aforizmasını savurduğu gün o cenahla aram bir daha düzelmedi. O cenahtan her kim ki yolumun üstüne çıktı, gerçekten de onları hiçbir şeye benzetemedim. Adama benzemiyorlardı çünkü simalarında nur, gözlerinde zekâ pırıltısı yoktu. Kuşa da benzemiyorlardı, kanatlarında ruh, ufuklarında sonsuzluk yoktu. Bitki, ağaç, dal, çiçek, böcek… I-ııhhh… Yaprakları yağmur tutmayan bir ağaç, yorguna gölgesi olmayan bir dal da neyin nesiydi… Varlığı ile yokluğu neyi değiştirirdi ki… Bir çiçek… Yeşili olur, çiçekleri olur, kokusu olur… Akşam sefalarını düşün bir, daha sokağın başına varır varmaz seni o büyüleyici kokusuna davet edişindeki zarafeti, inceliği düşün… Bu kokuyu bırakıp da kim evin odasına atmak ister ki kendini… Ağustos böceklerine ne dersin… Yaz akşamlarının sokak şarkıcıları… Bunlar ellerinden gelse ve imkânları dâhilinde olsa ağustos böceklerinin tünediği bütün ağaçları bir gecede kıtır kıtır doğarlar, hemen yerlerine ibadethaneler inşa ederek velinimetlerinden okkalı bir aferin alır, sırtlarını sıvazlatırlar,  avm’ler kurar, göğü delen gökdelenler, müşterileri kuyruklarda bekleyen rezidanslar kurar, akredite edilmiş iş adamı sınıfında yerini alır, iş gezilerinde muktedirlerinin yanı başında gerdan kırarlardı.

Ya geceyi bölen kurbağa sesleri… Şu uykularını beş paralık eden çirkin yaratıklar!… Kurbağaların vırrakladığı dereler derhal doldurulmalı, sesleri de kesilmelidir… Neye benziyordu ki bunlar?

Devamını oku...

 

Küsmelerin Müzmin Tarihi-14

“Yazmak canım istemiyor artık. Bu kimi ilgilendirir ki benden başka. Zaten şimdiye kadar da kimseyi ilgilendirmedi. Şöyle üst perdeden “sevgili okur” diye başlamak da hiç içimden gelmiyor doğrusu. “Sevgili okurlarım sizin için”… Değil valla, kimse için değil,  hele hele sizin için hiç değil… Kendim için yazdım, kendi duygularım için, kendi iç dünyamı dizginlemek için, kahrolası egomu tatmin etmek için yazdım. Boğazımı sıkan eli gevşetmek için yazdım, nefesimi düğümleyen pis havayı dağıtmak için, gözüme perde çeken sisi defetmek için yazdım… Bunca emek verdim, bunca çaba harcadım, uykusuz kaldım, bir cümlede, bir sözcükte tıkanıp kaldığımda saçımı başımı yoldum, acaba hangi sözcüğü seçsem, şu cümleyi nasıl daha güzel, daha anlaşılır kılsam diye saçımı başımı yoldum… Hop oturup, hop kalktım… Gecenin saat bilmem kaçı, gözlerim kan çanağı olmuşken ısrarla, inatla yazdım… İstedim ki bir ses bulsun kelimeler, bir işaret versin ötelerden birileri… Övgüler yağdırmasın varsın, varsın burun kıvırsın, isterse küfretsin… Ama farkına varsın, ayaklarının üstüne dikilip gözünü ufka çevirsin… “Zor ve meşakkatli ama bu yol yürünmeye değer” desin… “Yoksa bu toz duman her birimizi teker teker boğacak, bu vahşette atom zerrecikleri gibi savrulup bilinmeyen kayalıklara çarparak tuz buz olacağız” desin.  Günler, aylar, yıllar bekledim… Ne bir ses, ne bir nefes… Farkına varmamak için uyuşukluğunuza öylesine teslim oldunuz ki öylesine memnun görünüyorsunuz ki hiçliğinizden, hiç olmak için adeta çırpınıyorsunuz sanki… Şimdi kalkıp bu yazıya  “sevgili okur” diye başlamak, yılışık ve yapışkan bir tavırla ve kocaman bir yalana teslim olarak sizi adam yerine koymak olacaktır. Bunu yapmayacağım, sizin de benden bunu beklemek hakkınız yok, bu hakkı size vermem, siz de kim oluyorsunuz…”

Devamını oku...

 

Küsmelerin Müzmin Tarihi-13

“Aşk, kafatasına sığmayacak kadar çılgın bir beyne, göğüs kafesinden çıkarıp sokağa atacak kadar cesur bir yüreğe sahip olanların işidir” dese biri size, eminim bu lafı eden adamı yarı alayca yarı aldırmaz bir tavırla aşağıdan yukarıya göz ucuyla süzüp vebadan kaçar gibi hemencecik oradan uzcuklaşıverirsiniz. Yanılıyor muyum? Yo yo, bu sizi küçümseme, “bir işe yaramazlar” sınıfına koyma gibi bir niyetimin olmadığına samimiyetle inanmanızı isterim. Üstelik hepinizden önce de bunu ben yaparım. Orta zekâlı adam müsvettelerinin cennetinde aşka övgüler düzüp, üstelik kendimi o cendereye sokarak cehenneme koşar adım gidecek kadar saf ve salak mıyım ben… Yaşadığım toplumda “işe yarar adam” pozu vermenin ne kadar önemli olduğunu bilmez miyim hiç… Ne yalan söyleyeyim onunla karşılaştığımda aynen de böyle düşündüm ve o alaycı tavrımla adamı aşağıdan yukarı süzerek “elbette, buyurun” dedim ama Muharrem amcamın da azarından ve terslemesinden nasibimi aldım.

O yılın Mayıs ayıydı. Kendimi koynuna bıraktığım, beni sarhoş eden ve sürüklediği mecralarda haz aldığım Mayıs… Kolumun kırıldığı, başımın yarıldığı, beni türlü belalara gark eden, hiçbir mihnetine sitem etmediğim Çılgın ve çıldırtan Mayıs… Hangi ay Mayıs kadar insanın kalbini yerinden sökebilir ki… Güneş sisteminin döngüsünde ateşler Mayısa mı düşer, Mayısın ateşi kor olup insanın kalbine mi düşer… Bundan mıdır en çok insan olduğumuzu hatırladığımız ayın Mayıs oluşu… Belki de binlerce yıldır kâhinlerin, bilginlerin bir türlü açıklayamadığı, kutsal kitaplarda yerini bulamadığı aşk, sarhoş edici bir Mayıs çılgınlığıdır da biz bilmiyoruzdur.

Sabahın serin esintisinde çıktığımız yolculukta arabanın açık camından yüzüme vuran rüzgar tatlı bir üşüme hissi veriyor. Kıvrılıyorum koltuğa. Muharrem amcam göz ucuyla beni süzüyor, başını “ hey yarabbi” der gibi iki yana sallayıp gülümsüyor. “Delioğlan sen ne zaman akıllanacaksın, ne zaman adam olacaksın?...

Devamını oku...

 
Diğer Makaleler...
Sanatsal Yazılar