Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Sanatsal Yazılar

Küsmelerin Müzmin Tarihi-12

“Occupy Wall Street, Occupy Hamburg…” Mevsimler bahar /yaz aylarını devirip güze evrilirken içime bir ağırlık çöker, bir uyuşukluk, bir boşluk… Ne yapsam ne eylesem yüzüme vuran iç burukluğumu gizleyemem, gözlerime oturan hüznü, içime çöreklenen karamsarlığımı ört bas edemem. Hangi eşe dosta rastlasam “ ne o lan, yine yüzünden düşen bin parça” alayından kaçamam. Ne bileyim belki kökü derinlerde olan, güzün yeniden nükseden,  kendini hatırlatan bir yaram vardır da belki fark edemiyorumdur, belki bilinçaltında gizlediğim bir sır yüzüme ayna tutuyordur da bundan kaçmaya çalışıyorumdur. Sebep her neyse ama güz aylarının kendimi bildim bileli benim halet-i ruhiyemdeki yeri, anlamı bundan başka bir şey olmadı.  Bu aylarda hep yalnız kalma isteğim dizginlenemez şekilde beni esir alır, ayaklarım alır götürür beni Kumruların ara sokaklarına. Adlarını bilmediğim ağaçlar,  altın sarısı yapraklarını dokuma yün halılar gibi serer ayaklarımın altına… Öyle içten bir davetkârdırlar ki, siz o yapraklara basmaya kıyamayıp kıyısından köşesinden basacak yer ararken onlar yüzlerinden eksik etmediği o mahcup gülümsemeleriyle, davranışlarına yansıyan nezaketleriyle “buyur” ederler. Kuşluk vakti çiseleyen yağmurun kokusunu kattığı, yumuşattığı yaprakların ısrarlı davetine daha fazla dayanamaz, yolun köşesinden ortalarına doğru çekingen bir tavırla ilk adımınızı atarsınız. Başınızdaki yağmur bulutu akışkan bir sıvı gibi bir o yana bir bu yana şekilden şekle girip ağıp dururken ilk damlaların kirpiklerinize düştüğünü tarifsiz bir hazla hisseder,  ayağınızın altındaki altın sarısı yaprakların yumuşak dokunuşları sarıp sarmalamaya başlar ruhunuzu. Biraz çekingen biraz tedirgin bir utangaçlıkla teslim edersiniz kendinizi… Narkozla iradesi elinden alınmış beyin gibi iradenizi çekip alan bir gücün sizi çıkardığı yolculukta da artık sizin iradeniz saf dışı bırakılmıştır. Onun istediği yerde, onun size armağan ettiği başka bir dünyadasınızdır artık… Hoş geldiniz… Ne çiselemeye başlayan yağmurun serin damlaları, ne yanınızdan yörenizden geçen insan kalabalıkları, ne şehrin çıldırtıcı gürültüsü bu derin uykudan uyaramaz sizi… Çevrenizdeki seslere sağır, burnunuzun ucundakilere körsünüzdür… Duymazsınız, işitmezsiniz, hissetmezsiniz… Sizi çevreleyen atmosferde yaşadıklarınız yaşanmamıştır, sıkıntılarınızdan azade,  vesveselerden uzak uyanmak istemediğiniz uykunun en renkli rüyasındasınızdır artık… Bir ruhsal tedavi, ruhun hoş bir tedavisi… Bütün yaşanan on dakika, bilemediniz on beş dakikadır. Yaşamın ızbandutları kasabanın ücra köşelerinde izinsiz askerlerin peşine düşen inzibatlar gibi çeker alır sizi bu rüyadan… Kaçış yollarınız da kapatılmıştır, başlama noktasına geri dönersiniz bir göz ucu selamıyla hoşça kal diyerek altın sarısı yapraklara… Loş, boğucu, kirli sarı bir göğün altında menzilsiz dervişler gibi bir o yana bir bu yana debelenir durursunuz. Arada bir görünen güz güneşi de ferahlatmaz içinizin sıkıntısını… Yaşam denilen inzibatın sırıtkan, yapışkan alaycı gülüşlerinin içinizi burkan zaferini sokaktan geçerken tesadüfen kulağınıza gelen spikerin okuduğu haber bozguna çevirecektir. Kahvenin gürültüsü, patırtısı arasında bulduğum bir köşeye sıkışıp haberleri dinlemeye başladım. Spikerin sık sık tekrarladığı “Waal Street yanıyor” cümlesinden doğrusu bir şey anlamadım. Kulak verip o gürültü arasından spikerin ne dediğini anlamaya çalışıyorum. “Değerli izleyiciler, Waal street yanıyor”… Kulağım spikerin sesinde, gözüm habere ilişkin görüntülerde… Koşuşturmalar, taş, şişe, pankartlar… Pankartların hemen hepsinde “Occupy Waal Street”… Polis göstericilerin üzerine acımasızca, amansızca saldırıyor… Tekmeler, coplar, yerde sürüklenen kadın, kız, erkekler…  Gençler…  Yaşlılar… Polise karşı kurulan Barikatlardan yükselen alevler… Dağılan, ara sokaklarda izini kaybettiren, nereden nasıl çıktıkları bilinmeyen göstericilerin ani atakları, yeniden toparlanıp bir araya gelişleri, karşı saldırıya geçişleri saniyeler içinde gerçekleşiyor… ABD yetkilileri kendilerine uzatılan mikrofondan göstericilere karşı kinlerini, nefretlerini kusuyorlar… “Komünistler, sermaye servet düşmanları”…. Gülümsüyorum… “Ulan hödükler diyorum bir sır mı açıklıyorsunuz, Komünistlerse bunlar elbette sermaye ve servet düşmanları olacaklar, elbette sizin yiye yiye şişip keneye dönen pis mundar bedenlerinizin de korkulu rüyaları olacaklar”… Ne yalan söyleyeyim, gülümsememden tedirgin oldum… Öyle ya yerin kulağı vardır… Sağımı solumu kontrol ederek kahvenin dışına çıktım, sıradan bir kahve müşterisi gibi…

Devamını oku...

 

Küsmelerin Müzmin Tarihi-11

Kaçıncı yıldı geride bırakılan? On… Onbeş… Yirmi… Belki de daha fazlaydı da çetelen pusulayı şaşırmıştı. İki bin iki yüz yirmi iki gün sonra çıkıp gelivermesiyle o güne kadar tuttuğun çeteleleri saymıştın. Tamı tamına iki bin iki yüz yirmi iki gün boyunca çetele tutmuştun… Her geçen günü doğacak güne ekleyerek ve her an kapıyı açıp “geldim” diyeceğini, gülümsemesiyle, bakışlarıyla, “çat kapı” içeriye gireceğini bekleyerek… Gelmişti işte ve de yüzünde güller açmıştı… Yanındaydı işte ve artık ne çetele tutacaktın ne de her çiziktirmelerde o terk edildiğin günün cehennem azabını yeniden yeniden yaşayacaktın. Onu apansız getirip karşına diken şey ona duyduğun o dipsiz bucaksız, unutamadığın, bitmek tükenmek bilmeyen duygularının çekim gücüydü… Ya da sen öyle düşünmüştün... Öyle mi idi gerçekten?. Bunun öyle olduğunu, düşündüğün gibi olduğunu hiçbir şeyi istemediğin kadar çok istemiştin. Oysa bir masumiyetin örselenmesi, parçalanması için onu illa da kayalara çarpmanın, uçurumlardan aşağı atmanın gereği bile yoktu. O, umursamaz bir ses tonunda, bir rüzgâr esintisinde kendi kendini yok edebilirdi. Olan olmuştu ve korktuğun başına gelmişti işte… Sanırım şu anda yaşadığın bu… Değil mi?

Devamını oku...

 

Küsmelerin Müzmin Tarihi-10

Aralık ayının Akdeniz soğuğunun, buraya elli yıldır ilk kez yağdığı söylenen karla karışık yağmurun dondurucu ayazında iliklerine işleyen titremeleri yatıştırmak için bizim “sosyal mekânımız” kahvenin, ağzına kadar dolu günlük işsizlerinin birbirlerine sokularak ısındığı, sandalyelere ikişer üçer, tıkış tıkış oturan kalabalığın ortasına kendimi atıvermesem kimsecikler benim farkımda olmayacaktı. Soğuk da ne soğuk ama nemli fırtına insanın içine işliyor. Dışarıda kedi, köpek, kuş hiçbir canlı türünün esamisi okunmuyor. Herkes, her canlı bu fırtınalı soğuktan korunacak bir köşe bulmuş, rüzgârın etkisiyle hışırdayan ağaç dallarının çıkardığı sesi saymazsak ortalık çöl yalnızlığında.

Devamını oku...

 

Küsmelerin Müzmin Tarihi-9

Çaresiz ama tereddütlü görünüyor, teşekkür ediyor teklifime. Terminalde sabahlayacağına izin verip vermeyeceklerini soruyor. “Verirler” diyorum, terminalde sabahlarsın. Rahatlıyor, endişesi dağılır gibi oluyor. Hareketlerini izliyorum.

“Diyelim ki bu adam polis ve senin peşinde. Yahu bu adamlar zaten senin peşinde. Bir açığını bulsalar uçururlar seni. Bu kadar tesadüf!... Paranoyaya mı kapılıyorum yoksa”…

Kendimi toparlayıp son derece emin bir tavırla “ hava çok soğuk diyorum, ben öğretmenim, biz de kal”.

Bu kez teklifimde ısrarcı olmamın onda yarattığı kuşkuyu görüyorum. Hangi branş öğretmeni olduğumu, nerede çalıştığımı, kaç yıldır çalıştığımı v.s soru yağmuruna tutuyor beni. “Dershanede çalışıyorum, Matematikçiyim” diyorum. Okulda değil dershanede çalışıyorum.” Dershane!... Yeahh… Tamam, yeahhh ama valla bir bok anlamadı. Dershanenin ne olduğunu bilmiyor bile. Frenlerim boşalıyor, hiç istemediğim halde “lan diyorum sen “bizim amcaların” Vaşington versiyonu musun, ne boksun, hayrola “coni”… Washington… Tedirginliği iyice artıyor. Nasıl olsa frenler boşaldı, kendimi tutma gereğini bir kenara bırakıyorum. Zaten söylediklerimi de pek anlamıyor.

Devamını oku...

 

Küsmelerin Müzmin Tarihi-8

(BİRİNCİ BÖLÜM)

Kimselerin bilmediği bir sırrın ansızın açığa çıkacağı endişesi… Sürekli bir tedirginlik, sürekli bir acaba?. Akbabanın avını sürmedeki sürekliliği ve karalığı ile izleniyorsunuz… Artık dışarıdasın ama içerinin yolları pamuk ipliğine bağlı, kapıların her an açılması olasılığı kuvvetle muhtemel… Onursuzluk pazarından yedekler toplayıp suç üretiliyor… “Acaba hangi itirafçıyı pazarladılar da seni yeniden içeri tıkmanın sinsi sinsi planlarını yapıyorlardır.”. Bunca yılın deneyim ve tecrübesini edindin, bu hödükler elbette senden daha zeki değil, daha akıllı değil. Sen aklın ve zekanın tek bedende tek başta billurlaştığı bir ütopyanın adamısın, sen bir komünistsin… Tek silahın da bu zaten. Zekâ ve sezgi… Iskalamak yok… Hedefi şaşırma hakkını kimden aldın ki…. Onları atlatmanın sanatını senden daha iyi kim bilebilir … Yine de dikkat… Nerede, nasıl ve ne zaman seni ağına düşüreceklerini bilemezsin, gözünü dört açmalısın… Nerede başınızı kaldırsanız malum amcalar(!)… içinizden bir şey kopup gider…

Devamını oku...

 

Küsmelerin Müzmin Tarihi-7

“Dağ eşkıyası”… Yirmili yaşlarımızda meydanları “ Vietnam’a bin selam” diye inlettiğimiz günlerde, günlük basında batılı bir gazetecinin ABD devlet başkanıyla yaptığı bir söyleşi kırk yıl sonra daha dün gibi taze, beynimde dolaşıyor. “Dağ eşkıyası”…Kim bu dağ eşkıyası?. ABD Devlet başkanıyla yapılan röportajda, ABD Devlet başkanının Giapa uygun bulduğu isim… “Dağ eşkıyası”… En ileri silah teknolojisiyle donatılmış Amerikan askerlerini en ilkel silahlarla Vietnam’da bozguna uğratan General Giap… Vo Nguyen Giap… Yoo, durun hele. Öyle Panama savaş okulunda eğitim görmüş, askeri bilgilerle donatılmış, kendi ülkesinde “umuda hedef alıp kuş seslerini vuran” yerkürede emperyalizmin borusunu öttürmek için apoletler kuşanan eften, püften şımarık ve sırnaşık bir generalden söz etmiyorum. Tersine hiçbir Askeri eğitim almamış, hukukçu ve felsefeci, alçakgönüllü ve mütevazı bir “direniş general”inden söz ediyorum. İşgalcileri inancıyla tepeleyen General Giap… Aslında Dünya halklarının Emperyalist/kapitalizme karşı dişe diş verdikleri direniş savaşlarının içinden çıkan apoletsiz sayısız generallerden birisi… Vietnam’ın ABD işgaliyle boğuştuğu uzun yılların birikimiyle savaşmayı öğrenen bir halkın parçası… Önce Fransız emperyalizmi takar bu uzak doğu ülkesine kancayı. İşgal tam bir vahşet içinde sürdürülür. Ülke yerle bir edilir. Fransız emperyalizminin omuzu kalabalıkları tam direnişin üstesinden geldiklerine ilişkin kahramanlıklarını taçlandıran raporlarını üstlerine bildirirken, rapor daha yarı yoldayken işgalcilerin askeri güçleri nereden geldikleri ve kim oldukları bilinmeyen Vietkong militanlarının ilkel ve yaratıcı savaş araçlarıyla emperyalizmin askeri güçlerinin duvarında açtıkları gedik omuzu kalabalık generalleri şaşkına uğratır. Kimdir bu militanlar… Kimisi gündüz pirinç tarlalarında ırgatlık yapanlardır, kimisi ormanda ağaç işçileridir, kimisi köylü, kimisi öğrenci… Ay aydınlığının gelincikleri, zifiri karanlığın güneş uçlarıdır.

Devamını oku...

 

Küsmelerin Müzmin Tarihi-6

“Yaz başlarında şu “Haziran rüzgarı” da olmasa kendimi bizim dağların eriyen karına benzetecektim. Üzerimde bir bıkkınlık, bir yılgınlık, bir moral çöküntüsü… Basbayağı eriyorum, gücüm yok kendimi toparlamaya. “Bu gidişat nereye oğlum, neden yaprak kımıldamaz, neden gök gürlemez… Sen ne halta yararsın”… Akdenizin yapış yapış nemli sıcağında herkes serinlemek için denize koşarken senin serinlemek için hiçbir gölgeye, serin bir ağaç altına ya da bir denize bir göle, bir subaşına gitmeyi hiç canın istemedi… Sanki “garp cephesinde yeni bir şey yok” tu romanının kahramanı gibi bir damla yağmurun susuzluktan kurumuş, yarılmış toprağı dirilteceğini beklercesine gözünü gökyüzüne diker, saatlerce bulutların hareketlerini, yüksekten uçan kırlangıçların kanatlarında yağmur taşıyacağını cepheden gelecek umut dolu haberleri bekler gibi bekler dururdun. Yoktu oysa ne yağmur, ne rüzgâr… Günün akşamı kemiklerini sızlatan yorgunluğuna çare olarak o akşam tv yi açmayacak, haber dinlemeyecek, sabah kahvaltı bile yapmadan alelacele koşup aldığın gazeteyi de bir daha okumayacaktın. İçin daralıyordu gazetelerin haberlerinden. Her yer ölüm tarlası… Kişisel cinayetler… Akın akın toplu tutuklamalar… Belki akranı bir delikanlının elini bile tutmaya fırsat bulamadan yol boylarında bedenini sermaye yapan gencecik kızlar…

Devamını oku...

 
Diğer Makaleler...
Sanatsal Yazılar