Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Sanatsal Yazılar

Sanatsal Yaratış Sürecinde Sınıfsal Tavır

Bir sanat ürününü ve bu ürünün yaratıcısı sanatçıyı anlamak, sanat ürününün yaratılış sürecini ve sanatçının bu süreçteki tavrını anlamaktır. Sanatçının toplumsal konumu ve bu  konumunu algılayışının sanatına yansıyış biçimini anlamak demektir. Bütünlüklü ve doğru değerlendirmenin ilk koşulu budur.

Her sanat eseri, yaratıcısının düşünsel eyleminin maddeleşerek dış dünyaya yansıyış biçimidir. Bu eylem Puşkin, Lermantov, Nerval, Nazım Hikmet’te şiir; Balzac, Tolstoy, Floubert, Şolohov’da roman; Beethoven, Mozart, Çaykovski’de müzik; Goya ve Picasso’da resim olarak ifade biçimlerine dönüşür.

Şimdi bir bütün olarak –ve kitabi tanımlar umursanmaksızın- sanat nedir? Sorusuna yanıt olarak kısaca “insan ruhunun mimarıdır” denilirse, bu tanımlamanın işaret ettiği sanatın yaratıcı öznesi olarak sanatçının bir insan olarak  durağan ve değişmez olmadığını, farklı dönemlerde ve toplumsal konumlarda farklı kavrayışlara sahip olacağı, farklı düşünsel eylemlerde bulunacağı, sanat eserinin de bu duruş farklılığı ile dış dünyaya yansıyacağı açıktır.

Devamını oku...

 

Kasım Rüzgârları

Yüzünden hiç eksik etmediği tebessümünden tanıdım onu, tamı tamına otuz iki yıl sonra. Ak düşmüş, yer yer ağarmış saçlarının dışında hiç değişmemiş, koca bir otuz iki yılı devirmişti. Dalgındı, akşam saatlerinin o kalabalığında hiç kimsenin ve hiçbir şeyin farkında olmadan kaldırımın en solundan sanki yürümüyor da gezintiye çıkmış gibi kalabalıkların arasından geçip gidiyordu. Soğuk bir kasım ikindisiydi. Rüzgârın sert darbelerinden paltosunun yakasını yukarı kaldırarak korunmaya çalışıyordu. Otuz iki yıl önceki gibi yine kısacıktı saçları.

Dil-Tarihin önünde göz göze geldik, bir anlık tereddütten sonra hiç konuşmadan bunca yılın özlemiyle kucaklaştık, sarıldık birbirimize. Birkaç dakika öylece kalakaldık. Gözleri buğulandı, “öldürüldüğünü duymuştum” dedi. “Görecek günler var daha dedim”, gülümsedi. Farklı cezaevlerinde kalmıştık, çıktıktan sonra da birbirimizden hiç haber alamamıştık. İşte, yine o günlerdeydik, zamanı geri çevirmiştik. Aynı rüzgârlar, aynı caddeler, aynı kalabalıklar…

Devamını oku...

 

Kitle Kültürü ve Yabancılaşma Üzerine Bir Deneme

“Gergedan” adlı oyununda Eugene İonescu, sakinlerinin kaygısız ve herkesin işinde gücünde bir yaşam sürdüğü köye bir gergedanın gelişiyle köy halkının “başkalaşımını” anlatır. Burarda elbette gergedan bir simgedir, çirkinliğin, yok ediciliğin, ezip geçmenin simgesi.

Gergedan köye girişinde bir kediyi ezer ve bu olaya karşı kahvede oturan köylünün tepkisini anlamaya çalışır. Köylünün “ayağa kalkan” bir tepkisi olmaz. Gergedan “ilk adımı” kazanmıştır. Kahvenin önünden geçerken yadırganır ve halk “homurdanır”, ancak, gergedanı köyden kovmak gibi bir eylem de söz konusu değildir. Hemen bir kabulleniş yoktur elbette, ancak bu çirkin yaratığın köyde elini kollunu sallaya sallaya dolaşmasına da bir tepki gösterilmez. Gergedan kahveye girer ve ertesi gün köylüler, kahvecinin gergedanlaştığını görür. Bir iken iki olmuştur. Kısa süre içinde köy halkından birçok kişi gergedanlaşır. Oyunun kahramanlarından Beranger, Bodard, Stech ve Daisy, köylünün hızla gergedanlaşmasına karşı tepki koyarlar. En militan tavrı takınan da Bodard’dır. Giderek “gergedanlaşmanın” faziletlerinden bile bahsedilir. Artık, gergedanlar köyde sürüyle dolaşmaya başlarlar. Öyle ki “en militan“ tavrı takınan Bodard bile gergedanların böğürmesini “şarkı söylüyorlar” diye olumlar. Hızla çoğalan gergedan sürüsüne Bodard ve Stech de katılır. Bütün köy halkı gergedanlaşmıştır. Geriye Beranger ve sevgilisi Daisy kalmıştır. Gergedanların ölüm tehdidi karşısında ya gergedanlaşacaklardır ya da direneceklerdir. Sonunda Daisy de gergedanlaşmayı seçer. Beranger ölüm ve gergedanlaşma arasında bir seçim yapmak zorunda bırakılır ve “İnsan kalacağım” diyerek ölümü seçer.

İonescu’nun seçtiği konu Nazizm karşısında bilinçli ve örgütlü karşı koyuş sergileyemeyen, Nazizm’in yalan ve demagoji üzerine kurulu propagandasına teslim olan Almanların hem kendi başlarına hem de Dünyanın başına faşizmi bela etmesidir. Gerek Nazizm’in ve gerek diğer klasik faşist diktaların en etkili silahlarının yalan makinesi olduğu şimdiye değin yeteri kadar irdelenmiştir. Amacımız bunları tekrarlamak değildir. Ancak hemen belirtelim ki, Nazizm, öncelikle üzerine oturtacağı ve kitlelerce kabul görecek yalan ve demagojisi için hazırlık evresi olarak uzun süreye yayılan bir “kitle kültürü” oluşturmuştur. Birinci emperyalist paylaşımdan yenilgi ile çıkan Alman emperyalizminin kaybettiği pazarları yeniden ele geçirmek, dahası dünyanın sömürge alanlarında diğer emperyalistlerden daha çok pay almak için Almanların kendi burjuvaları adına yeryüzünü bir kez daha kana bulaması için bu sinsi ve iyi hazırlanmış propaganda malzemesinin konusu, “yeryüzündeki bütün uluslardan daha üstün Alman ırkı” yutturmacasıdır. Öyle ki, savaşın Alman halkına getirdiği yıkımın nedenlerinin üzeri kapatılacak, açlığın, yoksulluğun, salgın hastalıkların nedeni olarak “komünistler, sosyalistler, Yahudiler, çingeneler v.b” gösterilecektir. Alman tekelci sermayesinin sebebi olduğu savaşın getirdiği yıkımlara karşı, sermaye karşı tavır alması beklenen Alman halkı Nazi propagandasının sersemletici etkisi karşısında faşizme kitle tabanı oluşturacaktır. Öyle ki varlık sebebi sömürü ve savaş olan Alman Deutche Bank ve Rockefflar gibi tekelci sermaye grupları Nazizm’i hortlatarak yeni bir savaşın hazırlıklarına girişecektir. Bu dönem Almanya’sında her şey Nazileştirilmiştir. Faşist parti adına ”işçi ve sosyalist” partisi takısı almaktan bile kaçınmayacaktır. Bilindiği gibi faşist partinin resmi adı Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisidir. Konferanslar, açık oturumlar, hitap şekli, selamlaşma biçimleri (Nazilerin selamlaşma biçimi ile ülkemizdeki faşistlerin tokalaşma ve selamlaşma biçimi nasıl da benzeşmektedir.) bile özelleştirilerek “Nazileştirilecektir”. Kişisel inançlar, felsefi görüşler, beğeniler Nazi standartlarındadır. Sanat adına öykü, roman, şiir, resim, yontu… ne varsa Nazizm’in hizmetindedir. “Yol” açılmıştır bir kez ve kitleler aşağıdan yukarı adım adım Nazizm’in kucağına düşmektedir. Din adamları Nazi katliamlarına İncil’de yer ararken, Sanatçılar “faili meçhul cinayetlerdeki” esrarengizlik üzerine oturttukları öykü ve romanlarının satışında rekora koşuyorlar, esnaf ve tüccar önlerinde açılacak “nurlu ufuklar”ın rüyasından bir türlü uyanmak bilmiyorlardı. “Gergedanlaşma” başlamıştır. “Hayır” diyen bir avuç Beranger kalmıştır, ancak gergedanlaşmamak için onların da sonu gergedanlarca yok edilmek olacaktır. Yankesiciler, dolandırıcılar, asalaklar Faşizmin kendilerine vaat ettiği istikbal uğruna “sürüye katılmayanları” yola getirmek için iş başındadır. “etliye sütlüye” karışmamayı yeğleyenlerin büyük bir kısmı “saflarda” yerlerini almakta gecikmeyecekler, diğer bir kısmı “kim vurduya” giderken olay “faili meçhul” olarak kalacak, cesetlerinin yeri de bilinmeyecektir. Sosyal demokratlar çekmeye başladıkları “la havleyi” bitirinceye kadar “atı alan Üsküdar’ı” geçmiş olacaktır. Geriye kalan bir avuç Komünistin direnişi ise vahşetle sona erecektir. Sonuç: Gergedanlar köyü ele geçirmekle yetinmeyip komşu köylere de bilinen seferlerini düzenleyecekler ve geçtikleri her yeri yakıp yıkacaklardır. Geride yanmış, yok olmuş şehirler, ülkeler bırakacaklardır. Açlık, salgın hastalıklar, milyonlarca ölü, faşizmin sömürü adına “fethinin” bilânçosudur. Alman Papazın bu aymazlığı tanımlaması, galiba adını ettiğimiz kültürün uyuşturuculuğunun en güzel tanımıdır. “Naziler komünistleri öldürürken, oh olsun dedik, sıra sosyalistlere geldiğinde iyi yapıyorlar dedik, sosyal demokratları öldürmeye başladıklarında görmezlikten geldik, Hristiyan demokratları vurmaya başladıklarında “ne oluyor” dedik, sıra bize geldiğinde çok geç kalmıştık.”

Alman tekelci sermayesi Nazizm’in propaganda aygıtıyla kitleleri büyüleyip çığ gibi taban oluştururken, hazırlık evresinde yarattığı “kitle kültürünü” kullanacaktır. Kitle kültürünün oluşturulmasında öncelikli hedef kitle “sınıfsızlar”dır. Bu kitle, sınıf bilincinin uzağında, asalak ve işsiz güçsüz lümpen kesimdir. Öyle ki sınıfsal yapısı gereği önüne ne atarsan yutacak cinsten olan bu kesimin faşizmin işine yarayacak bütün hoyratlıkları, hafiflikleri, kişiliksizlikleri kolayca yönlendirilebilecektir. Bu yönlendirmede başat etken amaca uygun yoz kültürün üretilip kolayca pazarlanabilecek dağıtım ağının oluşturulmasıdır. Nazizm’in propagandasının üzerine oturduğu bu kültürün karakteristik özelliği kaba, içerikten yoksun ve beğeni düzeyinin söz konusu bile edilemeyeceği “kolay üretim” ürünü olmasıdır. Hedef kitlenin sınıfsal yapısıyla uyumludur. Yaşam sorunlarından, kişilik problemlerinden uzaklaştırıcı, sanatsal, felsefi ve estetik kaygı taşımayan, saldırgan bir güç olarak kullanılmaya hazır, kışkırtıcı bir içeriğe sahip olmalıdır ki, ilgililerinin sisteme bağlanmaları ve sistemin vurucu gücü olarak kullanılmaları sağlanabilsin. Kime karşı vurucu güç? Öncelikle de sonuçları kendileri üzerinde ortaya çıkacağından kendilerine karşı. Nazizm’in vurucu gücü SS’lerin sınıfsal karakteri ipsiz sapsızlardan oluşan lümpenlerdir ve bu karaktere denk düşen kültür sınıflaması da “kitle kültürüdür.”

Kitle kültürünün “kişiliksizleştirmenin” aracı olarak Naziler tarafından kullanılmasına ilişkin örneklememiz Nazilerle sınırlı değildir. Burjuva siyasal sisteminin biçimi ne olursa olsun, burjuvazi siyasal sisteme karşı hedef saptırmada, kitleleri uyuşturmada, kitleleri kişiliksizleştirmede sistem ölçeğinde bu kültürün etkinlik alanını genişletmekte ve üretimi için adeta özel aygıtlar geliştirmektedir.

Yine Portekiz’i kırk yıldır faşist diktatörlükle yöneten Salazar’ın, bu yönetim başarısını(!) “futbol, fado, fiesta” diye özetlediği bilinmektedir. Hıristiyan misyonerlerin Amerikan yerlilerini “Hıristiyanlığa davet etme” adı altında topraklarını ele geçirmesini yine bir Kızılderili kabile şefi şöyle özetleyecekti: “Bize İncil’i verdiler, topraklarımızı elimizden aldılar”.

Şimdi, yine bir genellemeye giderek, sanat ve kültür adına akşamdan sabaha kotarılan suya tirit öykü ve romanlar, yazarını bile ben yazdım “acaba” dedirtecek kadar hayrete düşüren şiirler, bir gecede yazılan senaryolar, “bu kadarına da pes” dedirten post modern “hafifliğin” baş tacı edilmesi için kullanılan sınırsız olanaklar irdelenmelidir. “Kitle kültürünün” görünen biçimleri ile “görünmeyen” amaçları arasındaki ilişki bir kez daha ve ısrarla açıklığa kavuşturulmalıdır. Ve okur, mutlaka kendisine “bu kadar hafiflik için bu denli sınırsız olanakların kullanılmasının nedenini, niçinini sormalıdır. Şayet “gergedanlaşmak” istemiyorsa…

Kültürün, yaşamın neredeyse bütün alanlarını düzenleme fonksiyonunun, bütün tarihsel çağlarda en erken bilincine ulaşan egemen sınıflar, bu aracı toplumun gelişmişliği oranında geliştirerek ve tekelinde tutarak, kitlelerin sisteme yedeklenmesi açısından yıkıcı bir silah olarak her dönemde kullanagelmiştir. Öyle ki, bu olgunun köleci kullanılmasında köleci dönemin egemen sınıfları pek silik kalmışlarsa da, yığınları “sistemin ezeli ve ebediliğine” inandırabilmek, egemen sınıfların “dokunulmazlığını” mutlaklaştırmak ve “eleştirel aklın fonksiyonlarını işlevsizleştirmek” için akıl taşıyan sosyal bir varlık olan insanı “düşünme yeteneğine” yabancı kılabilmişlerdir. Arkaik dönemin Roma İmparatorluğunda Gladyatörlerin, özel olarak en geniş şekilde toplanmış insan yığınlarının önünde birbirlerinin bağırsaklarını deşmeleri, iç organlarını çıkarmaları, aç kaplanlara yem edilmeleri “egemen sınıfın” yönetilen sınıfların kitle davranışlarını biçimlendiren birer kültürel faaliyet idi. Yönetilen sınıflar açısından bu bir “eğlence” aracı olurken, bu gösterilerin arkasında yatan amaç, egemen sınıfların kitlelere ezeli ve ebedi kudretlerini ve mutlaklıklarını kabullendirmekti. Bu dönem yaşam biçiminde, kültürün etkin ve etkili araçlarından olan sanat her ne kadar “üretim için özel bir çaba” gerektirmeyecektir. Ki zaten toplumların gelişmişlik düzeyinin belirleyici gücü olan üretim ilişkilerinin gelişkinlik düzeyindeki ilkellik, aynı oranda kültür araçlarının ilkelliğini belirleyecektir. Bilindiği gibi, “köle” ve “vatandaş” insanın iç içe geçen yaşamında, köle, vatandaşın “malıdır” ve vatandaşın itibarı da sahip olduğu köle sayısıyla orantılıdır. Belki de bugünün “çağdaş” kölelerini kanıksıyoruz, ama arkaik dönemin “köle-vatandaş” tarzı yaşam biçimi vicdanımızı kanatıyor. İlgili dönemin “itibar, saygınlık” ölçütlerini “kepazelik”, “aklın ve vicdanın” esirliği olarak algılıyoruz. Kısaca, bu dönemin “itibar” ölçütleri, bu gün tarafımızdan kabul görmek bir yana, bu ilişkileri reddediyoruz. Bir an için bir fantezi geliştirilip zaman tüneline girilse ve ilgili dönemin köle- vatandaş yaşam biçiminde her iki kesimin insanlarının ruh halleri, psikolojileri, kendilerine biçtikleri roller gözlense nasıl bir sonuca ulaşılırdı?. Her iki sınıftan insanların bu rolleri benimsediklerine; kölelerin, alınıp satılmayı, kırbaçlanmayı, öldürülmeyi, aşağılanmayı, hükmedilmeyi, “vatandaş” sınıfından insanlarında köleler üzerinde sınırsız hak ve yetkinin kendilerine toplum tarafından tanınan hak olduğuna inandıklarını ve bu durumun her iki insan grubu için de “olağan” kabul edildiğine tanık olunacaktır. Kölelerin, kendilerini her türlü aşağılamayı ve “vatandaşın” da köleler üzerinde “mal” olarak her türlü ayrıcalığı kabullenmeleri, bu ilişkilerin üzerine oturduğu ve genel kabulü “toplumsal uzlaşma” olarak angaje eden, dönemin ruhuna uygun “kitle kültürünün” yaratılması ve dayatılmasıdır. Kitle kültürü “eleştirel aklın” üstünü örtmüştür. Örneğin sanatın klasiklerinden sayılan bu dönemin sözlü edebiyatının yazılı metinlere dönüştürülen tipi sayılabilecek Homeros’un İlyada ve Odesa gibi yapıtların temalarında “kahramanlar” bu dönemin “vatandaş” sınıfından olan yerel krallardır. Bu yapıtlarda kölelerin esemesi bile okunmaz, açıkça köleler toplum yaşamında yalnızca “mal” olarak vardırlar, ancak toplumsal yaşamın hiçbir alanından “insan” sıfatıyla yer alamazlar. Genel kabul budur ve her iki sınıftan insan için bu durum “olağandır”. Aslında, yeniden zaman tünelinden çıkıp günümüze geldiğimizde, arkaik dönemin “olağanı” bugünün insanı için “kabul edilemezdir”. Bu yaşam biçimine ilişkin kabullenmezliğimizin arka planı, uzunca sürece yayılan, kabul görmesi beklide çağlar boyu süren “eleştirel aklın” dönemin kitle kültürünü ötelemesi ve insanı akıl ve vicdan birliğinde buluşturmasıdır.

Arkaik dönemin ilişkilerinin çözülmesi, bu döneme ilişkin üretim ilişkilerinin çözülmesiyle başlayacaktır. Toplumsal yaşam, arkaik döneme göre daha karmaşık, daha girift bir görünüm kazanacaktır. Eskiye oranla toplumsallaşma uç vermeye başlayacak, arkaik dönemin “vatandaşları” yeni dönemin “soyluları, köleler de serfler olarak toplumsal yaşamda yer almaya başlayacaktır. Soylular (prensler, prensesler, kontlar, dükler, krallar v.b) yine serfler üzerinde mutlak hak sahibidirler, ancak, göstermelik te olsa artık insan oldukları kabul edilmiştir. Olması gereken, bir prensin ya da kralın egemenlik alanında yaşayan serflerin “iyi tebaa” olmasıdır. İtaatkâr, posası çıkıncaya kadar sömürülmeyi “kralım için feda olsun” diyebilecek kadar “ yüce gönüllü(!)” olması serfin biyolojik yaşamının devamı için zorunludur. Serfin, kendi toprağına sahip çıkmak, kendi işinde çalışmak, seyahat etmek ve ya feodal derebeylerin “çıplak insan olarak” yaptığı bir şeyi yapmak aklından bile geçemez. “Serf” olmayı kabullenmiş sonuçlarına itiraz etmemek rolünü benimsemiştir. Dönemin egemenlerini bu “ilahi ve sonsuz” tanrısal düzenlerini sürdürmeleri, toplumsal düzenlemenin yığınlarca genel kabulüne bağlıdır ve düzenin devamını sağlayan dönemin ruhuna uygun kitle kültürünün kök salmasıdır. Toplumsal yaşamın bütün alanlarının bu yaşam biçimine uygun düzenlenmesi ve sürdürülebilir olması, bu dönemin karakteristiğine uygun kitle kültürün genel kabul görmesi ile mümkün olacaktır. Yine bu dönemin sanat yapıtlarında kahramanlarımız krallar ve senyörlerdir, prensler, prenseslerdir. Serfler sanatın konusu da olamaz, öznesi de olamaz. Şekspir’in Kral Lear’i, Hamlet’i ya da dönemin sanatçılarının bütün edebi yapıtlarının konusu feodal sınıfın soylularıdır. Evet. Serf “insan” olarak vardır, ancak bütün haklardan muaf olan bir insan. Evlenirler, çoluk çocuk sahibi olurlar, ancak kendi evinin insanı, kendi çocuklarının babası olamazlar. Serflerin çoğalmasına izin vardır, çünkü prenslerin, kralların toprağını prens-kral adına işlemesi, savaşlarda kral adına ölmesi için vardır. İnsan olarak varlığı söz konusu edilemez. Öyle ki, herhangi bir prensin-serfin egemenlik alanında yaşayan bir serfin karısının ilk gece “hakkı” o prense aittir. Sistem böylesine kabul görmüştür.

Bu dönemin kendisinden önceki döneme göre daha bir çalkantılı, toplumsal hareketlilik daha bir canlılık göstermesi, egemen kültürün kitleselleşmesinde mutlaklığın sağlanamamasıdır. Feodal üretim ilişkilerinin işleyişe en uygun alan bulduğu kıta Avrupa’sında, egemen kültür olan kitle kültürünün aşıldığı, “sınıf kültürünün” geliştiği alanlarda sistemle hesaplaşmalara girişilecek, başarılı ya da başarısız birçok isyan ve ihtilale tanık olunacaktır. Sistemin kendisi tanrısaldır ve kültürü de tanrısallığa uygun olacaktır. “Kral, tanrının yeryüzündeki gölgesidir, krala itaat tanrıya itaattir” şeklinde özetlenebilecek kültürün dayanağı da “din”dir. Kilise, toplum yaşamında mutlak egemendir. Sisteme ilişkin en küçük kuşku yaratıcı bir düşünce, bir eylem bile, kilise tarafından “aforoz” edilmektedir. Doğaya ve topluma ilişkin uç vermeye başlayan bilimsel veriler, kilise tarafından tanrının egemenliğine aykırı bulunmakta, aforoz edilmektedir. Aslında korkulan, bilimsel gelişmenin ve eleştirel aklın su yüzüne çıkmasının sosyal uyanışa neden olacağı ve feodal sistemin mutlaklığının tartışmaya açılacağı korkusudur. Sokrates’in dünyanın yuvarlak olduğuna ve döndüğüne ilişkin –bu gün ilkokul çocuklarının bile tartışmadığı-  düşüncesinin sonucu baldıran zehriyle öldürülmek olacaktır. ”Günah” kavramı her tarafı sarmıştır ve toplum günah korkusuyla ucubeye çevrilmiştir. Kilise durmadan bu olguyu körüklemekte ve “itaat etmeyi” emretmektedir. Günahın bir kez daha işlenmemesi ve işlenen günahların bağışlanmasının da yolu bulunacaktır!... Kilise, günahkârlara hatırı sayılır bir maddiyat karşılığında Endülüjans denilen bir kâğıt parçası dağıtacaktır. Bir çeşit Cennet tapusu… Dönemin kitle kültürü dindir. (Her ne kadar yazımızın 3. bölümünde değinilecek ise de dinsel yaşama dönüşün hararetli destekçileri liberal aydınların, neyin ve kimin liberali oldukları da düşünülmelidir. Dönemin ruhuna uygun uyuşturucu “kitle kültürünün” bu paralı ve parlatılmış temsilcilerinin adlarına yakıştırdıkları “aydın” sıfatıyla kendi karanlıklarını örttükleri ısrarla vurgulanmalıdır).

Burjuva sınıfının tarih sahnesinde görülmesiyle ve kentlerde, ticaret merkezlerinde örgütlü bir güç olarak yerini almasıyla birlikte Egemen feodal sınıflara karşı amansız bir iktidar mücadelesi başlayacaktır. Feodal egemenliğin en gözde dayanağı dine ve kiliseye karşı Avrupa tarihinin en uzun erimli savaşı başlayacaktır. Reform hareketleri ile din kiliseye hapsedilecektir ve bu sistemin yarattığı kültürün en önemli ayağı da yıkılacaktır. Burjuva sınıfının akil ve bilimi toplumda egemen kılma uğraşı, Rönesans’la birlikte ete kemiğe bürünecek ve insan “insan” sıfatıyla tarihte yerini alacaktır. Burjuva aydınlanması, insanın özgürleşmesinde de sıçrama yaratacak, doğaya ilişkin bilimsel açıklamalar, pozitif bilimlerdeki gelişmeyi, aklın eleştirel kapasitesinin gelişmesi de toplumsal yaşamın sorgulanmasını beraberinde getirecektir. Sanat yapıtlarında insan olarak birey yerini almakta gecikmeyecektir.

Bu dönemin egemenliğinin devam etmesiyle birlikte, bu üretim ilişkilerinin içinden doğan burjuvazinin yavaş yavaş toplumsal yaşamın çeşitli alanlarında söz sahibi olmaya başlamasıyla toplumsal yaşam sosyal, kültürel ve psikolojik olarak yeniden düzenlenecek ve kanlı bir süreç, karmaşık bir çatışma dönemi başlayacaktır.

Geniş anlamda kitle kültürünün kapsamı, toplumun bütün yaşam alanlarının egemen sınıf bakış açısıyla ve varlığına uygun düşecek tarzda ideolojik, politik, siyasal, kültürel, sportif alanların amaca uygun düşecek araç ve içerikte düzenlenmesidir. Bu tanımlama elbette mutlak değildir ve dahası tanımın kavramlaştırılamayan diğer bütün alanları da kapsadığı yadsınmaz.

Yazımızın ilk ve ikinci bölümünde sınıfsal ilişkilerin, toplumların büyük çoğunluğunu “yaşama katılma” alanlarının dışında bırakması nedeniyle, egemen sınıfların bağımlılaştırıcı ve yedekleyici kitle kültürünün bugünkü kadar geniş ölçekli ve akıcı biçimde kullanmadıklarını, esasen mevcut ilişki ve çelişkilerin bunu yakıcı kılmaktan uzak olduğunu ileri sürmüştük.

Bilinir ki, Burjuvazinin feodaliteye karşı egemenlik savaşının ilerici burjuva devrimleriyle noktalanması sonucu, burjuva devrimlerinin toplumun bütünü açısından önemli kazanımlar sağlaması, o güne kadar toplumsal yaşam mekanizmaları dışında kalan toplumsal kesimlerin toplumsal yaşama dahil edilmeleri, sınıfsal duruşlarda da netlik ve berraklık sağlamıştır. Toplumun “öteki” kesimi toplumsal yaşamda yer almış, “reaya” yurttaş olmuştur. Sosyal alanda toplumsal yaşamda yer ve rol alma, yurttaşlık hakları ile güvenceye alınmış, angarya kaldırılmış, seçimler ve genel oy kullanma yolu ile yaşamı ortaklaşa düzenlemenin tohumları atılmıştır. Gelişmeler elbette küçümsenecek değildir ve insanlığın ileri kazanımları olarak kabul görecektir. (Bu olgu burjuvazinin “iyilik meleği” olarak adlandırılmasıyla, ya da “öyle olduğu” ile ilişkili değildir. Esasen, Feodalizme karşı toplumsal egemenliğini kurmaya çalışan burjuvazinin toplumun diğer kesimlerini yedeklemesi ile ilgilidir ve kendi egemenliğini pekiştirmek, ayakta tutmak için buna ihtiyacı da vardır.)

Burjuvazinin “egemen sınıf” olarak “ilerici karakteri ile” tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte, bu ilerici karakteri sanat yapıtlarına konu olmakta gecikmeyecektir. Öykülerde, romanlarda, tiyatro oyunlarında toplumun alt kesimleri karakter olarak yer alacaklardır. Romantizm, bu dönemin ürünü olacaktır. Dönemin sanat ürünlerinin toplumun alt kesimlerini sanatlarına konu edinmeleri, öyle ki, Victor Hügo gibi samimiyetinden kuşku duyulmayacak sanatçıların bile bu akıma öncülük etmeleri, görünürde “ileri” olan bu sanat akımının içeriğinde taşıdığı “gerilik” bir çelişki ve tartışma da yaratacaktır. Yaşam, dün “ileri” dediğiniz noktada durmuyor ve dünün ilerisi bugünün “gericisi” olabiliyor. Şayet olay ve olgular bütününe objektif ve bakmanız gerektiği yerden bakamıyorsanız, niyetiniz ne olursa olsun kurulan tuzaklara yem olmanız kaçınılmaz olacaktır. Niçin? Burjuva devrimleriyle birlikte artık toplumun bir bütün olmadığı gerçeği en amansız inkârcıların bile kabulü olmuştur. Burjuva devrimleri ve burjuvazinin egemen sınıf olarak yerini almasıyla birlikte bu egemenlik karşıtını da beraberinde getirecektir.

Diğer sınıflı toplumlar gibi burjuva toplumu da özel mülkiyet ilişkileri üzerine kuruludur ve dahası diğer toplumlardan daha ileri gidilerek burjuva toplumu özel mülkiyete bir “ kutsiyet” de katmıştır. Doğal olarak toplumsal ilişkilerin seyrini de bu esas ilişki belirleyecektir. Burjuvazinin egemenliğini kurmasıyla birlikte, insanlığa taşıdığı ilerici değerlerin karşısına geçmesi ve inkârcısı olması arasındaki zaman dilimi de pek kısa olacaktır. Toplumun tümünü kucakladığı iddiasıyla yapılan düzenlemeler, egemenlik ilişkilerinin tehlikeye girmesiyle birlikte yerini daha acımasız düzenlemelere bırakabilecektir. İşte, sanat alanında romantizmin boy gösterdiği dönem, tam da burjuva iktidarların yeni sınıf tarafından tehdit edilmeye başladığı, tarihte yeni bir sınıfın ortaya çıktığı ve gerçekten bütün insanlığın ilelebet kurtuluşunu müjdelediği işaret fişeğinin fırlatıldığı bir dönemdir. Süreç eşdeştir. Bir yandan burjuvazi iktidarını pekiştirmeye çalışırken diğer yandan yeni sınıf dünya ölçeğinde örgütlenmekte, iktidar olma amaçları ve araçları tartışılmakta ve fiilen sınıf savaşı şimdiye dek görülmedik açıklıkta ve netlikte toplumsal yaşamın bütün alanlarını kucaklamaktadır. Komünist Manifesto ile işçi sınıfının iktidar amaç ve araçları açıklanmakta, uluslararası işçi sınıfının mücadele örgütleri Komünist Enternasyonal etrafında merkezileştirilmedir. Tek tek ülkelerde işçi sınıfı Burjuvazi ile cepheden savaşlara girişmekte, yerel iktidarlarını oluşturmaktadır. İnsanlığa ileri değerler “hediye eden(!)” burjuvazinin işçi sınıfının iktidar mücadelesi karşısında bütün değerlerini nasıl inkâr ettiğini de insanlık sınıf savaşları karşısındaki tutumuyla öğrenmekte gecikmeyecektir. Açıklık, şeffaflık, ortak değerler gibi kavramlar artık tiksindirici birer yalandır ve bu yalanların sınıf siyaseti olarak inandırıcılığının sağlanması için de yalan makinelerinin üretimine çoktan geçilmiştir.

Yurtseverliği kimseciklere kaptırmayan Burjuvazinin 1848 Haziran ayaklanmasında, savaş halinde olduğu Avusturya Burjuvazisi ile Fransa’da ve Avusturya’da ortaya çıkan sınıf savaşını bastırmak için her iki ülke burjuvazisinin ortak düşmanları Avusturya ve Fransa işçi sınıflarının mücadelelerini ezmek için nasıl bir araya geldikleri unutulmayacaktır. Birbirlerini düşman ilan ederek savaşan burjuvaların işçi sınıfının mücadelesini bastırmak için nasıl bir araya gelişlerinin anlamlı öyküsüdür. Sonucu ise, burjuvazinin yurtseverlik ölçüsünün göstergesidir. Zira Paris Komünün kanlı sonucu, Babeuf’ün işçi sınıfının anayasası olarak hazırladığı 1791 Montagred anayasasının maddelerinin Babeuf’ün derisine kazınması… Örnekler çoğaltılabilir… Şimdi yeniden tekil örnek olarak aldığımız “ilerici” gibi gözüken sanatta Romantizmin neden ilerici olmadığı sorusuna artık yanıt verilebilir. İlericilik ya da gericilik kavramı, her dönemde genel geçer, değişmez, ilahi kavramlar olmayıp, yaşanılan dönemin sınıf ilişki ve çelişkileri içinde değerlendirilecek kavramlar ve olgulardır. Romantizmin, toplumun alt kesimlerini sanata konu etmesi, yaşanılan dönemin yeni bir sınıfının burjuva iktidarları sarsmaya başladığı, yeni bir yaşamın filizlerinin açtığı yeni yaşam biçiminin duyguları, heyecanları, ilişkileri, düşleri göz ardı edilerek, sanki bir lütufmuşçasına Romantizmin toplumun alt kesimlerini acıma duygularını çağrıştıran bir sınırlamayla sanata konu edinmesinin ilerici sanat olarak değerlendirilemeyeceği açıktır. Bu sanat anlayışının ileri temsillerinde bile, kahramanın sınıfsal konumu betimlenir ama kişiye mensubu olduğu sınıfın rol ve fonksiyonu (değiştirme-dönüştürme) verilmez. Eserin sonucunda okuyucudan beklenen, kahramanımıza “acıma ibadetini” eksiksiz yerine getirmesi vicdanını rahatlatmasıdır. Bu, ilgili dönemin belki de “en düzeyli” diyebileceğimiz kitle kültürüdür. Örneğini “Romantizm” olarak seçtiğimiz sanat anlayışları çoğaltılabilir, ancak yazımızın kapsayacağı yer itibariyle örneği tekil olarak sınırladık. Ancak tümünün ortak yanı dahi hümanist görünümlerle burjuva iktidarlara siyasal destek sağlamanın ötesine geçmeyecektir.

Bu dönem aynı zamanda sınıf bakışlı sosyalist sanat anlayışı ile dışındaki anlayışların da kıyasıya çekiştiği ve çatıştığı bir döneme işaret edecektir. Sanat alanındaki bu tartışmalar elbette sınıf mücadelesinin sanat boyutunda devamıdır. Asıl görülmesi gereken ise, sanat yapıtlarının yaratıcısı “aydın”ların, bu mücadeledeki “yandaşlığıdır”.

Bir tespit: Herkes öğrenir, yaşam herkese öğretir. Burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki mücadelenin sürecin başlarında cepheden mücadele olduğu bilinir. Burjuvazi, işçi sınıfının, yaşama ve geleceğe ilişkin ekonomik, politik, kültürel, felsefi, sanatsal…  Bütün açılımlarında havlu atarken, cepheden saldırıların yerine “kaleyi içten fethetmeyi” de öğrenecektir. İşçi sınıfının varlığına ve yaşama ilişkin temel alanlara ilişkin artık saldırılar doğrudan burjuvazinin sözcülüğünü yapanlardan gelmeyecektir.-ki bunların daha namuslu olduğunu kim inkar edebilir ki!...- Burjuvazi boyunun ölçüsünü almıştır. Marksizm’in içi boşaltılmalıdır ve bunun için “paralı aydınlar” ordusu kurulmalıdır. Bunlar da mesela “sosyalist” olmalıdır!... Hatta öyle ki, bir dönem “sosyalistim” sözcüğünün bedeli yıllardır sürecek hapishane hayatı, işkenceler olurken, bu sözcük “daha sevimli” hale getirilmelidir. Burjuvazi kendisi için “sosyalistini, komünistini” yaratmalıdır. Bu “aydın” tipini özellikle de entelektüel alanda imal edip üretime sokmasıyla daha rahat nefes alacaktır. Bu gün olan da budur. Hem yalnız görev sadece sanat alanındaki “faaliyetlerle” sınırlı da kalmayacaktır. Burjuvazinin bütün yaşam alanlarının sözcülüğünü de üstlenmiş olacaklardır. Görevleri, her türlü yalan ve riyakârlıkla ve bunları yaparken hiçbir utanç duvarına çarpmadan programlandıkları görevleri yerine getirmektir. Ancak, sonuç tek amaca odaklanacaktır: işçi sınıfının her alandaki mevcudiyetinin tahrip edilmesi… İşte “kitle kültürü” dediğimiz şey de budur. Kitleleri uyuşturmak ve sürüleştirmek…

Bu dezenformasyonu her alanda görmek mümkün… Uyuşturmak ve sürüleştirmek için ne gerekli… Efendilerinin kısa ve uzun vadeli çıkarları neyin nerede ve nasıl kullanılmasını gerektirmektedir?. Sözüm ona uzmanlıkları ve deneyimleri ile önce bunun tespiti yapılacak ve sonra uyuşturulması için toplumun hangi kesimine hazırlanan zehirden kaç dozaj verilecektir….

Bütün hesap kitap kişi, sınıf ve ülkeler bazında emperyalist kapitalizmin çıkarlarına odaklanmaktır. Bunun için liberal olunması gerekiyorsa liberal, irticacı olunması gerekiyorsa irticacı, etnikçi olunması gerekiyorsa etnikçi…. 

Devamını oku...

 

Uzaklar

“Bazen yüreğinde taşıdığın uzaktaki, yanında taşıdığından daha yakındır”. Bu cümleyi okuyunca ben de birçoklarınız gibi sözün sahibi bir edebi otorite aradım durdum. Ne bileyim şöyle ünü yeryüzünü tutmuş bir şair, Nobelli bir yazar, bir bilge, feylesof diye düşündüm. Bir arkadaşım Hintli bir derviş dedi, diğeri bildiğinden o kadar emin bir Budist rahip olduğunu söyledi. Bu arkadaşım bu sözün sahibini bu kadar emin bildiğine göre bize de inanmak düşerdi elbet. Tarih kadar geriye, ütopya kadar ileriye gidecek bir yeteneğimin olmadığının farkındayım. Her şey tesadüfen oldu.

“No pasaran” ve “ Venceremos” u bir araya getirmeye çalışıyorum. “Faşizme geçit yok” ve “yeneceğiz”. Tarih kadar eski ve ütopya kadar uzak duygular bir aşk sarmalında aynı derinlikte buluşuyor, üst üste gelip çakışıyor. Üslup ve retorik fukaralığımı hoş görün. Ezeli ve ebedinin, tarih ve ütopyanın sınırsız evreninin bir aşka yenik düşmüşlüğüne tanıklık ediyorum.

Devamını oku...

 

Ay Doğarken Şavkı Vurur Ovaya

Çocukluğumun geçtiği köyde, baharın yaza evirildiği mevsimlerde, gündüzlerin kararmaya durduğu akşamüstlerinde, malın-maşatın sığırdan eve döndüğü, davar sürülerinin boynundaki çanların armonik sesler çıkararak salkım salkım ovaya indiği saatlerde, köy halkı da irili ufaklı tarladan, bağdan-bahçeden eve dönmüş olurdu. Yaşamın kendiliğinden oluşturduğu iş bölümü ile büyük-küçük, çoluk çocuk, kadın kızan, yürümeye yeni başlamış çocuklar dâhil, bütün ev halkı üzerlerine düşen işi bilir, sessiz sedasız herkes kendi işini yapardı. Kimi sürüyü sağmaya koşar, kimi sığırdan dönmüş ineği danayı ahıra yerleştirir, kimi yemek, kimi temizlik işiyle uğraşırdı. Köyde bulunan tek radyonun sahibi ve köyün ileri gelenlerinden Ahmet amcanın, akşamın alaca karanlığında bastonuna dayanarak köyü tepeden gören evinin yokuşuna doğru yürümeye başlayacağı anı en çok da genç kızlar merakla beklerler, göz ucuyla Ahmet amcanın evine yürüyeceği zamanı yoklarlardı. Ahmet amca birazdan ceviz kaplamalı sandık büyüklüğündeki radyonun düğmesini çevirecek, o beklenen türkü köyün bir ucundan diğerine yankılanacaktır. Bu türkü herkesin türküsüdür ve her genç kız, her genç delikanlı bu türkünün kendisi için yazıldığına inanırdı.”Havaya da deli gönül havaya, Ay doğarken şavkı vurur ovaya”… Bu türkü herkesin kaderidir, herkesin derdi, herkesin dermanıdır da… Bunun içindir genç kızların, delikanlıların Ahmet amcanın yokuşa yönelmesini dört gözle beklemeleri, bunun içindir yüzlerinde gülücükler açarak birbirlerine kaş göz işaretiyle bir şeyler anlatan genç kızların birbirlerine ne anlattıklarını kimselerin bilmezliği, duymazlığı…

Devamını oku...

 

Dün'de donup kalmak - ASEV: “DEVRİMİN KAMASI”

“Hayat dünü yaşadı ve bu güne aktı, gün bu gün. Bu gün de bitecektir, yarın ise yeni bir gün. Şimdi yürüyoruz, ileriye… İleri bir noktaya, bir hedefe… Attığımız her adımda sorunlarıyla, anılarıyla bir şeyler geride kalıyor. Sen dün’de donup kalıyorsun”. “Evet, öyle olmasına öyle de, yine de insan, geçmişte yaşananın yarın da yaşanabileceği endişesinden bir türlü kendini kurtaramıyor, takılıp kalmam ondan”. “Mesele ne” der gibi gözüne bakıyor. Rüzgârın sert vuruşlarına, çiselemeye başlayan yağmura aldırmadan açık hava çay bahçesinde sigaralar tazelenip çaylar söyleniyor. “Kurgu-Bilim avantürleri ne okumaya, ne de seyretmeye pek yatkın olmadığımı bilirim bilmesine de, bazen elinizde olmayan nedenlerle ve iradeniz dışında birileri sizi zaman tüneline itekleyiverir. İstediğiniz kadar debelenin durun… Çaresiz itildiğiniz zaman tünelinin dününde bugünü yaşayıveriyorsunuz.

Devamını oku...

 

“Nereden takıldım dedi” o şiirin dizelerine durup dururken, bir açıklaması yok. Bu dizelerin ve çağrıştırdıklarının, yanından yöresinden geçmeyen, ilgisiz ilişkisiz bir yığın sorunu kafamda döndürüp dolaştırırken, nefesimi kesen o dik yokuşta soluk soluğa kaldığım o an dilimin ucunda bitiverdi… Usul usul şiirin dizelerini mırıldandı.

“Ey unutuş! Belleğin aynasındasın yine

Unutulmuş muydu sahi, unuttum dediklerin

Anıların duldasında yaşlanan atlılar gibisin

Kuzguni siyah gülümsüyorsun tadı buruk hayata…”

 Epeydir görüşmediğim ve özlediğim bir arkadaşımdı ve bütün kaygılardan uzak ve günlük koşuşturmaları bir yana bırakarak eski iki arkadaş özlem giderecektik. Önceden kararlaştırdığımız buluşma yerine geldiğinde o yine tedirgin ve endişeliydi. “Ulan dedim bozgun yemiş ordu neferi gibisin, yüzün allak bullak yine, güya dertsiz tasasız iki gün geçirecektik. Korkma dedim, tavlada seni mars etmem.” Güldü, uzak bir boşluğa cam gibi bakan gözleriyle. Üstüne gittim, “ hayrola dedim, sorun ne”… Kırık ve isteksizdi sesinin tonu…

Devamını oku...

 
Diğer Makaleler...
Sanatsal Yazılar