Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Sanatsal Yazılar

İkilem

Yanlarına çoluk çocuk, büyük küçük, kadın erkek, hısım akrabaları alıp bayram ziyaretine giden kalabalık bir ailenin erkeklerinin kadınları geride bırakıp, ahalinin kâh yan yana, kâh tek sıra halinde yol almasına benzetirdim, aynı kökteki filizleri geride bırakıp gökyüzüne uzayıp giden ikiz selvi dallarını.  İnsanın kırılma yeri neresiydi, bilinmez, gözle görülmezdi ama işte şu gökyüzünü delecekmiş gibi uzayıp giden ikiz selvi dalları tam çatallarından kırılmıştı. Birisi inadına gökyüzünü delercesine uzayıp giderken, diğeri kaderine teslim olmanın çaresizliği içinde yüzünü toprağa dönmüştü. Yavaş yavaş ölüyor, yavaş yavaş toprağa bırakıyordu kendini. Yaprakları solgun, dalları dirençsiz ve hüzünlü. Ben, görüntüyü seyreden adam, “Topraktan geldik, toprağa gideceğiz” der gibi çaresiz ve ne yapacağımı bilemez durumdayım. Yarı kızgınlık yarı umursamazlıkla “ Başını kaldırıp gözünü gökyüzüne dikersen sonucuna katlanacaksın. Yaşamda sürpriz yok.  Toprak kendisinin terk edildiğini bilir, gökyüzüyle, yıldızlarla, ay ile güneş ile kucaklaşmanı kıskanır, çeker seni kendine, deniz akıntılarının yüzeni dibe çekmesi gibi çeker. Ya ruh direncini oluşturur karşı koyarsın ya da ensenden tuttuğu gibi çeker alır seni aşağıya…

Devamını oku...

 

Düş ve Gerçek-01

Kendimle ilgili anlatacağım bir hikâyem yok. Şayet onu tesadüfi bir ortamda tanımamış ve daha sonra yine tesadüfi bir ortamda karşılaşmamız uzun bir sohbetle sürüp gitmeseydi bu öykü de ortaya çıkmayacaktı.

Üç beş eş dostun bir araya geldiği, gündeme ilişkin konuların sohbet havasında tartışılacağı bir toplantı için o lokale gitmiştim. Bazı tipler vardır hani yanınızda, yanı başınızda bitiveren, kendi işe yaramazlıklarını başkalarının omzundan “işe yararlığa” çevirmeyi meslek edinmiş hödük tipler… Gittiğim lokal toplantısında bu üç beş eş dostun arasındaydı, doğrusu daha masaya oturmadan içimden kalkıp gitmek geldi ama, bunun kaba bir davranış olacağı düşüncesiyle bir sandalye çekip masaya oturdum. Hiç renk vermeden sohbete katıldım. Adamımızın kaşı bir oynuyor, gözü bir oynuyor, kolumu çekiştirerek yan masada oturan birini işaret ederek “ tanımıyor musun” dedi, o filancadır, bu kadar meşhur birini nasıl tanımazsın”… . Adamımızın en bilinen özelliği kendi işe yaramazlığının üstünü ismi cismi kamuoyunda bilinen bir siyasi muhalif, bir iş adamı, bir futbolcu, bir artist ya da aktrisle tanışmış olmanın, onunla filanca yerde karşılaşmış, sohbet etmiş, ortak tanıdıkları varmış havasıyla örtmeye, bulunduğu eş dost çevrelerinde kendini “önemli adam” kategorisine sokmaya çalışırdı. Bu tür yalama tavırlarını epeydir bildiğim için aldırmadım, istifimi bozmadım. Israrları devam edince İster istemez başımı yan masaya çevirmemle adamın sert, azarlayıcı bakışlarıyla karşılaştım. Sandalyemin yerini değiştirip, yandaki masaya arkamı döndüm, zayıfça, orta boylu, saçları kırlaşmış, sert mizaçlı birine benziyordu, gördüğüm, bildiğim birisi değildi. Bu gereksizliğe canım sıkılmıştı. Arkadaşlar da durumu fark etmişlerdi, “ne işi var bunun” der gibi başımı salladım. “Ne yapalım, geldi işte” gibi memnuniyetsizliklerini göstermeden de çekinmediler. Nihayetinde onu da uzun yıllar tanıyorduk, üç beş eski arkadaşın gizlisi saklısı olmayan bir sohbet toplantısıydı. Duymuşsa kaçırmazdı. İzin isteyip, çıktım. Lokalin yakınındaki otobüs durağında bir elin omzuma vurduğunu gördüm. O idi, azarlayıcı bakışlarıyla muhatap olduğum sert mizaçlı “ meşhur” adamımız… “Merhaba” dedi, biraz yürüyebilir miyiz?. Elbette dedim…

Devamını oku...

 

Bir Kadın Portresi

Çekingen, ürkek gözlerle beni izliyor, bir şeylerden korkuyor da sanki “elin yabancısına ne diyeyim”  tedirginliğinde ailenin oturduğu salona geliyor, gözüme bakıyor, kıvranıyor, tekrar odasına gidiyor… Bu gidiş gelişleri akşamdan geceye tekrarlanıyor. Tedirginliğini sezinliyorum… Tanımıyorum ve bana söylendiğine göre ailenin erkek tarafının yeğeni, abisinin kızıymış… Yani arkadaşımın yeğeni…

İş gereği Ankara’dan bu kente gelip gittikçe arkadaşımın evinde kalıyorum. Birkaç geliş gidişten sonra “resmiyet” kırılıyor ve çekingenliği de üzerinden yavaş yavaş kalkıyor… Arkadaşımın eşi yeğenlerinin bir alacağının hukuki yollardan tahsiline yardımcı olup olamayacağımı soruyor, hay hay diyorum. Alacağın dayanağı senet belge ve saire… Sorun bir şekilde çözülüyor.

Dışardayım ve telefonum çalıyor. “ Avukat bey evin dışında görüşebilir miyiz”…Görüşme yeri kararlaştırılıyor ve görüşme saatinde bir çay bahçesinde buluşuyoruz. Hoş beş, filan… Konu neydi” diyorum, tedirginliği artıyor, konuştuğumuz süre boyunca, işlediği suçtan pişmanlık duyanların çaresizliği içinde kafasını kaldırıp hiç yüzüme bakamıyor. Filanca şehirde yaşıyorlarmış, kocasının kötü davranışları nedeniyle yaşadıkları şehri terk edip amcasının yanına sığınmış, ancak kocası da peşinden gelmiş. Bir kahveyi mesken tutup, yaşları yedi ve on olan iki çocuğunu kahvede yanında alıkoyup, büyük oğlana garsonluk yaptırıyor, küçük oğlana da ““paket” taşıttırıyormuş. Büyük oğlanın garsonluk yapmasını anlamıştım da yedi yaşındaki bir çocuğun taşıdığı “paket”in ne olduğunu anlamadım. Anlattı, konu anlaşıldı. Çocuğun yaşının küçük olması nedeniyle polisin dikkatini çekmeyeceği fırsatından yararlanarak uyuşturucu taşıttırıyor. “Çocuklarımın yanına yaklaşamıyorum, ikisi de öğrenci, okullarından aldı, çocuklarımı pis işlerinde kullanıyor”… Bir baba… Okul çağında iki çocuk… Çocukları pis işlerinde kullanıp çıkar sağlayan bir baba… Ve ben Avukatım, kanun adamı,,, Şikayet, dilekçe, mahkeme… “Kalk diyorum, bana kahveyi göster”… “Belalıdır” diyor, “ size bir kötülük yapar”… Dinlemiyorum. Kahveyi uzaktan gösterdi, belli ki kocasına görünmek istemiyor… Bir arkadaşımın ruhsatlı silahını alıyorum, arkadaşım “dikkatli ol” diyor. Büyük oğlunun cep telefonu varmış, “ ara” diyorum. Arıyor büyük oğlunu  “kardeşinle seni bir amcanız almaya gelecek, onunla gelin” diyor. Kahvenin kapısından girdiğimde çocuklar çıkmaya hazır bekliyorlar. Kapıdan çıkıyorum, bıçkın görünümlü biri önümü kesiyor, kim olduğumu soruyor. Biraz gelir misin diyorum, kahvenin arkasındaki boşluğa çekiyorum. Çocukları almaya geldiğimi, okullarına devam edeceğini söylüyorum. Belinden çıkardığı bıçağı bana sallamaya başlıyor… Belli ki sarhoş, ilk hamlesini savuşturup silahı ensesine dayıyorum… Bir kafa darbesiyle yıkıldı, burnundan gelen kanı eliyle siliyor, gözüme bakıyor, konuşmuyor. Çocuklara işaret ediyorum, gidecekleri yönü gösteriyorum, “koşun” diyorum. Kadını aradım, amcasının evinin çapraz karşısında bizi bekliyor, sarılıp öpüyor çocuklarını, kucaklıyor, bağrına basıyor, bir kez daha, bir kez daha… Teşekkür etti, mahcuptu.

Devamını oku...

 

Memed… Memo

Telgrafın tellerine kuşlar mı konar… 

Bir zamanlardı telgrafın tellerine kuşların konduğu, akşamın alaca karanlığında dağdan bayırdan, ırgatlıktan herkten, fabrikadan atölyeden dönen, evde kazan kaynatacak kimsesi olmayanlara kıyı kıyıya, evlerimizden akşam çorbası uzattığımız yıllardı. Düğünlerde omuz omuza halaylar çekilen, acılara ortak, sevinçlere paydaş olduğumuz yıllar… Türkçe oyun havalarına Kürtçe zılgıtların eşlik ettiği zamanlardı… Memed türkü söylerdi “ Telgrafın tellerine kuşlar mı konar”.. Memo türkü söylerdi “ Gelini gelini Kürdün gelini”… Memedle Memo eşlik ederler birbirlerine, birlikte söylerlerdi, birlikte gülerler, birlikte hüzünlenirlerdi… Maden ocağında çalışırdı Memed, pamukta ırgattı Memo… Memedin çöken madendeki cenazesini Memo getirdi, Memonun nehre uçan ırgat kamyonundaki cesedini Memed çıkardı nehirden… Memedler Memolara ağladı, Memolar Memedlere dövündü… Acılarını acıları bildiler, cenazeleri birlikte kaldırıldı, yan yana birlikte verildiler toprağa…

Telgrafın tellerine kuşlar mı konar… Kuşlar cıvıl cıvıldı telgrafın tellerinde… Konardı Memed. Tellerin rüzgârda uğuldayan vızıltısı duyulmazdı kuş seslerinden, ıssız ovalar bayram yeriydi, dağ dorukları şenlik panayırı… Senin türkün ayrı bir tattı kuş cıvıltılarına… Farkında mıydın bilmem ama senin türkün kuşları coştururdu, kuşların sesi seni… Ovalar ay aydınlıktı, gökyüzü pırıl pırıldı… Gerçi yokluk yoksulluk yakanı hiç bırakmadı ama zengin olma gibi de ne bir his taşıdın, ne bir ihtirasın oldu. “ Bir lokma ekmek, bir yudum suya” şükrederek büyüdün,  açlar lokmana, çıplaklar gömleğine ortaktı… Aç bir çocuğa, gözlerinin feri sönmüş bir kadına azığındaki son lokmanı verirken, onların teşekkür dolu gülümsemelerine gülümseyerek karşılık verirdin…  Ne güzeldin Memed…

Dağa bayıra alışkındın, kurdu kuşu iyi bilirdin… Pamuk tarlalarında ırgatlık yaparken sırtında geçirirdin kadınları, çocukları derelerin azgın sularından. Başını yerden kaldırmayacak kadar da utangaçtın… Akşamları kaldığınız çadırda azıklar açılınca göz ucuyla çocuklara bakardın, azığın yetmeyeceğini anladığında onlar aç kalmasın diye “ tokum, canım istemiyor” deyip azığını çocuklara bırakırdın…  Nasıl vakurlu, nasıl da güzeldin Memo…

Devamını oku...

 

Dalga büyür Tsunami olur

Mülayim, ağırbaşlı, adeta “İstanbul efendisi” dedikleri türden yaşını başını almış biriydi. Öncesinden tanışıklığımız mesleki nedenlerdendi, hitap biçimi ile, oturuşu kalkışı ile diğerlerinden farklıydı, sınıfında bir karizma…

Kısaca sorunlarına ilişkin mesleki açıklamalar yaptım, teşekkür etti. Borcunu sordu “yok” dedim. Oysa bu meslek grubu mensupları pek “ teşekkür edilmeye” alışkın değillerdir, başımla onaylayarak ben de ona teşekkür ettim. Pazar gününün bilerek mi seçmişti bilmiyorum,  bana biraz öyle geldi, anlaşılan sohbet etmeye gelmişti. Eğitimli birisi, bir üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışmış, yurt dışında bulunmuş, emekliliğini yaşıyor. 

“Geçen görüşmemizde söylediğin şey mıh gibi beynime çakıldı” dedi, “seninle bu konuda konuşabilir miyiz” dedi. Olur dedim, kırmadım.

Konu şuydu: İslamiyet’i araştırıyordu ve araştırmalarıyla ulaştığı sonuca göre de mevcut Müslümanların Müslümanlığını kabul etmiyor, ayetlerden, kitaptan, İslam içtihatçılarından örnekler sıralıyordu. Konu bir ara Hazreti Ömer’in adaletine geldi, hani şu meşhur yorulan kölesini devesine bindirip kendisinin yaya yürüdüğü söylencesi… “Abi dedim, halifeler zamanının hükümdarları, devlet başkanları, ağızlarından çıkan her söz bir emir, bir kanun… Bir köleyi devesine bindireceğine köleliği ortadan kaldırsaydı, buna imkan ve güçleri vardı.  Kölelik Birleşmiş Milletlerin bir kararıyla ortadan kaldırıldı, bana göre şayet bir kutsiyet aranıyorsa  en kutsal metin olarak  bunu kabul etmemiz gerekmez mi?. Kutsal kitapların hiç birinde, hiç bir ayetinde “ insanın insana kulluğu, köleliği kabul edilemez” diye bir metin olduğunu hiçbir yerde duymadım da, okumadım da… Bu İstanbul beyefendisinin “ beynine mıh gibi” çakılan konu buydu, anlaşılan benimle bu konuyu konuşmaya gelmişti. Oturduk, uzun uzun sohbet ettik, onu ikna ettiğimi söyleyemeyeceğim ama, bu meselenin beynine mıh gibi çakıldığından eminim…. 

Devamını oku...

 

Bacaksız Gelmedi...

“Dövüşenler de var bu havalarda, el ayak buz tutmuş, yürek cehennem…”

Akşamın alaca karanlığının inmesi ile sokakları boşalan ıssız kasabanın ölgün sokak lambalarının aydınlattığı kimsesiz parkı kaç kez dolaştım, bilmiyorum. Gören, duyan olsa eminim deli derdi, kendi kendime mırıldanıp durdum bu şiirin iki mısrasını…

Bir avuç cehennem yüreklinin yürüyüşüydü hayat. Kimse bilmezdi hangi kuytuda saklanırlar, hangi meydanlarda kılık değiştirip hangi fabrikada grev gözcülüğü yaptıklarını…

Ama ben bilirdim. Tahıl pazarında heybesini omuzlamaya dermanı kalmamış bir ihtiyarın heybesini omuzlayıp köyüne döneceği at arabasına kadar sırtında taşıyan, karşıdan karşıya geçmeye mecalsiz bir ninenin elinden tutarak özenle varacağı yere götüren, sokakta oynarken düşüp kanayan bacağına ağlayan çocuğun eline bir elma şekeri tutuşturup saçını okşayan, Zap suyunun üstüne devrim köprüsü kuran kadınlı.  kızlı erkekli  bir avuç gülümseyen yüzlerdi. Bunaltıcı Ağustos sıcağında kuzeyden esen serin rüzgârlar onlardan gelirdi, oralarda bir yerlerde olmalıydılar. Bazı geceler elektriksiz köy sokaklarını ay aydınlığına boğan, elimi uzatsam tutacak kadar yakınımda, başımın üstünde kocaman ay ile birbirimize bakardık. O bana bakar, ben ona bakarım. O bana seslenmez, ben ona seslenmezdim. İçimizden sessizce konuşurduk, en pratik bir dilin kelimeleri telaffuzunun bin katı, milyon katı hızında konuşurduk, konuştuklarımızın bir kelimesini kaçırmadan. Gökyüzündeki kocaman ay onlardı, bu gün ayın misafiriydiler, gökyüzündeydiler. Ne zaman yağmur yağdı, kallemit İbrahim’in bahçesindeki susam gülünün kokusu toprak kokusuna karışır,  bir baştan öbür uca köyü mis kokulara boğardı… Ben, o köyün sokaklarının bıçkın delikanlısı, bu kadar yakınımda olduklarını nasıl fark etmem… Kimse, ama onlardan başka hiç kimse bu kadar güzel olamaz ki, bu kadar güzel kokmaz ki… Bugün, koku izi süren av köpeği gibi bu yaşta yağmur sonrası akşamsefalarının toprağa karışan kokusunun izini sürmem ilk gençliğimin bir alışkanlığı olmasın…

Devamını oku...

 

HEYY… FİDEL !...

“Durun diyeceğim onlara, bu kadar erken sevinmeyin”… Ama…

Haber ajanslarının bültenlerine suyun şelaleden akışı hızında düştü haber… Fidel Castro öldü… Köhne dünyanın efendileri viskilerini yudumlayarak, hem birbirlerini hem haberi kutladılar… Finans merkezlerinin CEO’ları boğazlarını sıkan kravatlarını gevşeterek gülümsediler, Wall Street bankerleri “ sahi mi “ diyerek şaşkınlıklarının gizleyemediği sevinçlerini şampanya patlatarak kutladılar… Fidel Castro öldü…

“Durun diyeceğim onlara, bu kadar erken sevinmeyin”… Ama….

Hindistan’ın Yeni Delhi’sinde derme çatma bir gecekonduda çocuğunu emziren annenin eli böğrüne düştü, Fidel’i tanımazdı, Fidel de onu tanımazdı, kadının bütün bildiği Hindistan’ın yoksul gecekondu semtlerindeki çocuklara sütleri Fidel’in gönderdiğiydi. Bir genç kız odasına kapanıp Fidel’le birlikte Che’nin gülümseyen fotoğrafına baktı uzun uzun… Hıçkırıklarını gizledi hane halkından… Pencereden sokağa baktı, iç geçirdi, dışarda sis vardı.

“Durun diyeceğim onlara, bu kadar erken sevinmeyin”… Ama….

Ve İstanbul’da yaşlı bir komünist acıyla yumdu gözlerini…. Haberi veren spikeri tersledi, “ boka bak hele” dedi. Basıverdi TV’nin düğmesine, kapattı.

Latin Gerillaların ülkelerinin dağlarında ateşledikleri karabinaların sesine, Havana’da on iki yaşındaki öğrencinin “ pas ver Fidel” sesi karıştı. Yetmiş iki yaşındaydı Havana’daki okulun basket sahasına ansızın inip öğrencilerle basket oynadığında…  “Pas ver Fidel”…

Küba’ya göz ameliyatı yaptırmaya giden, “sağ”a meyilli bir tanıdığım “aslında ne çok insansınız” dedi.

Bu yazı yazılırken yan koltukta yazarı izliyor, göz ucuyla yazdıklarını okuyorum. Dayanamadım, “Be yazar dedim, de artık ne diyeceksen, kem küm edip durma…” Ters ters yüzüme baktı, profesyonel parmakların piyano tuşlarındaki ustalığına taş çıkartırcasına bir el hareketiyle bastı bilgisayarın bir tuşuna, kapandı bilgisayar… Bir suçlu gibi bakındı etrafına, kolumdan tutup çekiştirerek sürükledi beni dışarıya..

Hava soğuk. Ağzımızda nefesimiz buharlaşıyor. “Üzgün ve sinirlisin” diyorum. Hırçın, burnundan kıl aldırmıyor.

“Fidel öldü” deyip ekliyor.

“Durun diyeceğim onlara, bu kadar erken sevinmeyin”… Ama….

“Ama”sı ne diyorum, “de öyleyse”.

Devamını oku...

 
Diğer Makaleler...
Sanatsal Yazılar