Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Sanatsal Yazılar

Bazen gerçekleşmesine olasılık bile tanımadığınız bir haberle karşılaşırsınız ansızın. Boş bir noktaya dikersiniz gözlerinizi, anlamsız anlamsız bakarsınız bir süre. Ay mı geçmiştir, yıl mı, yoksa gerçekten bir “an” mıdır, işte bu zaman dilimini adlandıramazsınız, ya da bildiğiniz zaman ölçülerinde bir adı yoktur bu anlamsızca boşluğa bakışların. Zihniniz haberin içeriğini kabullenmez bir türlü ama içinize de bir kurt düşmüştür.  Giderek, soğuk soğuk terlediğinizi hissedersiniz, her yanınızı ateş basar. Sanki haberin içerdiği gerçekliği geriye döndürmeniz olasıymış gibi aniden nereye ve kime olduğunu bilmediğiniz bir hamle yapar, çevikliğine kendinizin de şaştığı bir atakla fırlarsınız yerinizden. Bir eylemsizlik, bir çaresizlik an’ıdır bu. O an, otuz yılı aşkın süredir, bazen sık sık bir araya geldiğiniz, bazen uzunca zaman dilimlerinde tesadüfen karşılaşıp ayaküstü sohbet ettiğiniz ve geçmiş zamanın her hangi bir diliminde hiçbir görüntüsü zihninize takılmayan o kişinin, sanki geçmişte kendini gizlemiş de, her ne olduysa “şimdi” kendini bir resim galerisinde sergiliyormuş gibi gelen bütün renklerinin ayrıntıları birer birer geçer gözlerinizin önünden. Yerinizden fırlamanızla bulunduğunuz nokta arasındaki mesafeyi ne zaman kat ettiğinize ilişkin zaman kopukluğunun farkına varmaksızın yürüdüğünüz caddenin, geçtiğiniz sokakların da neresi olduğunun bir önemi yoktur. Yalnızca yürürsünüz o kişiye ilişkin kendi kendinize konuşarak. Anılar, anılar, anılar….

Devamını oku...

 

İşaret, 1 Mayıs arifesi günlerinde verilmedi. Geriye gidin, yüz yıl, iki yüz yıl öncesine. 1848 Haziran ayaklanmasına, Komün günlerine kadar uzanın. Feodaliteye karşı iktidar egemenliğini emekçi yığınları peşine takarak ve onlara “özgürlük” vaat ederek sağlayan Burjuvazi, bir yandan dudaklarına yerleştirdiği sahte gülümsemelerle ortalıkta seyran edip hayranlık uyandırırken, diğer taraftan “despotizmine” karşı yığınları seferber ettiği feodal artıkların bile “ bu kadarı da olmaz” diye dudaklarını uçuklatan despot uygulamalarıyla eş zamanlı olarak tarih sahnesine çıkmıştır. “Çocuk”, ikiyüzlülüğü, riyakârlığı, iktidarını “zor” üzerine inşa etmesini “büyüdükten sonra” öğrenmemiştir, onun “zor”u iktidarını sürdürmenin biricik aracı olarak kullanmaya başlaması doğuştandır ve bu durum eşyanın tabiatına da uygundur. Zor, bütün sınıflı toplumlarda egemen sınıfın, yönetilen sınıfa karşı iktidar olmasının ve iktidarını sürdürmesinin temel aracıdır. Toplumların tarihinde bunun dışına çıkan aykırı bir örneğe de rastlanılmamıştır. Sorun, “zor”un kim tarafından ve kime karşı kullanıldığıdır ve “zor”u kullanan sınıfa karşı, zorun baskı altında tuttuğu sınıfın tavrının ne olması gerektiğidir.

Devamını oku...

 

“Seni özledim” dedi, “ Nerdesin”?. Filanca şehirdeyim dedim. Burada olduğunu biliyorum dedi, ben de bu şehirdeyim. “Nerdesin peki”!.. Bulunduğu yeri tarif etti, meşgul olup olmadığımı sordu. “Bırak lan işi dedim, hemen geliyorum nerdeysen, bekle”... Telefonla konuşmuştuk, söz dedi o olayı anlatacağım sana. Karşılaştığımızda ilk sözü “ söz verdim, geldim” oldu. Aynı süreci paralel fakat farklı kulvarlarda yaşamıştık… Sevgili arkadaşımın saçlarında aklar da olmasa zamanı önüne katmış kovalamış dersiniz… Hoş beş, kim nerde, nelerle meşgulsün, çoluk-çocuk… Bir kızı varmış, eşiyle cezaevi sonrası ayrılmış… Nedenini niçini sormadım… Bizim kuşağın yazgısı… Ne garip dedi, anlatacağım olayın yaşandığı ay da bu aydı… Lan oğlum diyorum, sen bu olayla epeyce sükse yaptın, her kesimde günlerce anlatıldın, adeta efsaneleştirdi bu olay seni… Uzağa bakıyor, susuyor bir an… Bir yandan çaylar içiliyor, bir yandan sürecin değişik aşamalarına yolculuğa çıkıyoruz… “Garson, iki çay”… Ses kaydı açık diyorum, İstersen…

Devamını oku...

 

“ Bu köpeği bu alanda görmek, birisinin anama sövmesi gibi bir şey. Kendimi nasıl da çaresiz hissediyorum, sanki bütün atmosfer üstüme kapandı. Sanki ben bunu burada göreyim diye birisi kasıtlı olarak gönderdi miting alanına”…

Hava serin olmasına karşın alnında boncuk boncuk biriken terler yüzüne aşağı akmaya başlamıştı. Miting alanının dışına taşırken, elimden kaçabileceği endişesiyle belinden sımsıkı kucakladım, mümkün olan çabuklukta alanın dışına çıkarıp bir şişe su ile yüzünü yıkattım… Kastettiği kişiyi ve neyi kastettiğini biliyorum… Oralı olmadım. Kendini toparladı…

 “Hayrola, ne bu halin?”…

“Görmedin mi kahpe kasığından çıkanı”

“Kim” dedim, “kimi görmedim mi”?

Ters ters yüzüme baktı. “Baksana orada işte” dedi, adını söyledi.

Devamını oku...

 
Sanatsal Yazılar