Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

İşaret, 1 Mayıs arifesi günlerinde verilmedi. Geriye gidin, yüz yıl, iki yüz yıl öncesine. 1848 Haziran ayaklanmasına, Komün günlerine kadar uzanın. Feodaliteye karşı iktidar egemenliğini emekçi yığınları peşine takarak ve onlara “özgürlük” vaat ederek sağlayan Burjuvazi, bir yandan dudaklarına yerleştirdiği sahte gülümsemelerle ortalıkta seyran edip hayranlık uyandırırken, diğer taraftan “despotizmine” karşı yığınları seferber ettiği feodal artıkların bile “ bu kadarı da olmaz” diye dudaklarını uçuklatan despot uygulamalarıyla eş zamanlı olarak tarih sahnesine çıkmıştır. “Çocuk”, ikiyüzlülüğü, riyakârlığı, iktidarını “zor” üzerine inşa etmesini “büyüdükten sonra” öğrenmemiştir, onun “zor”u iktidarını sürdürmenin biricik aracı olarak kullanmaya başlaması doğuştandır ve bu durum eşyanın tabiatına da uygundur. Zor, bütün sınıflı toplumlarda egemen sınıfın, yönetilen sınıfa karşı iktidar olmasının ve iktidarını sürdürmesinin temel aracıdır. Toplumların tarihinde bunun dışına çıkan aykırı bir örneğe de rastlanılmamıştır. Sorun, “zor”un kim tarafından ve kime karşı kullanıldığıdır ve “zor”u kullanan sınıfa karşı, zorun baskı altında tuttuğu sınıfın tavrının ne olması gerektiğidir.

 

Zor, bir yandan tarihsel olarak ömrünü tamamlayan eski sınıfın, kendini zorlayan ve bağrından çıkan sınıfa karşı “ömrünü” uzatmanın bir aracı olarak egemen sınıflar tarafından kullanılırken, diğer taraftan, tarihsel sürecini tamamlayan eski egemen sınıfların iktidardan uzaklaştırılmasının bir aracı olarak yeni sınıf tarafından da kullanılagelmiştir. Bu bir “tercih” değil, tarihsel bir zorunluluktur aynı zamanda. Zor, eski sınıflar tarafından, yeni sınıfa karşı  “bastırma ve yıldırma” aracı olarak kullanılırken, yeni sınıf tarafından da eski sınıfa karşı “yaratma” amaçlı olarak kullanılmıştır. Burjuvazinin feodaliteye karşı uyguladığı “zor” meşru bir zordur ve bu araçla burjuvazi iktidardan uzaklaştırılmıştır. Feodalitenin kullandığı zor, yeni sınıf burjuvaziye karşı iktidarını koruma ve bastırma aracıdır ve Feodalite de aynı şekilde zor’u bu amaçla kullanmıştır. Egemen duruma geçen burjuvazinin işçi sınıfına karşı kullandığı zor iktidarının ömrünü uzatmasının aracı olarak kullandığı, işçi sınıfının da “ yaratma” amaçlı, sınıfsız topluma geçişin koşullarını yaratmaya yönelik kullandığı araçtır. Yukarıda değindiğimiz gibi, “zor”un bir sınıfın diğerine karşı kullanılması bir tercih sorunu olmayıp “başka türlü olmasının da mümkün olmadığı” tarihsel bir zorunluluktur. Ya da şimdiye değin aksini gösteren bir olguyla karşılaşılmamıştır.

Burjuvazinin bayraktarlığını yaptığı “ özgürlük” de kendi sınıf egemenliğinin önündeki engelleri temizleme, tepeleme ve bertaraf etme özgürlüğüdür. Sömürüyü disipline etme ve bu yolda önüne çıkan bütün engelleri hiçbir sınır tanımadan yok etme özgürlüğüdür.  Başkaları adına da değil, yalnızca kendi adına, yaşamın bütün alanlarını sömürü düzeninin lehine düzenleme özgürlüğüdür.

Bu yaklaşım, burjuvaziden “özgürlük” beklentisi içinde olanların, burjuvazinin şiddeti karşısında hayal kırıklığına uğramalarını da açıklayabilmektedir.

Şimdi şu soru sorulabilir: 1 Mayıslar Gelişmiş kapitalist ülkelerde “barışçıl” biçimde kutlanırken niçin bizim ülkemizde ya da benzer ülkelerde kitleler şiddete maruz kalmaktadır. Dahası, gelişmiş ülkelerde barışçı biçimde kutlanan 1 Mayısların ya da diğer kitle gösterilerinin şiddet içermemesi, Avrupa’da özgürlüğün dokunulmayacak derecede yerleşmiş olmasını göstermez mi?

Avrupa’nın göreceli “ özgürlüğünü” anlayabilmek yukarıda sözünü ettiğimiz Avrupa kapitalizminin gelişme dönemindeki sınıf mücadelelerinde Avrupa Burjuvazisinin uyguladığı zoru ve bu zorun derecesini anımsamak gerekecektir. Burjuvazinin iktidarını tehdit eden sınıf hareketlerine uyguladığı zor, tasavvur edilemez boyuttadır ve zorun doğrudan ve dolaylı unsurlarının sınır tanımaksızın kullanıldığının da kanıtıdır. Örneğin “özgürlüklerin beşiği” Fransa’da 1848 ayaklanmalarına katılanların ve Komüncülerin tümü neredeyse katledilmiştir. Bu durum diğer Avrupa ülkelerinde de farklı değildir.

Avrupa’da kapitalizmle birlikte gelişen işçi sınıfı gerek doğrudan iktidarı talep eden örgütlülüğü ile gerekse iktidarların baskılarını sınırlayan ekonomik-demokratik kitle hareketleriyle iktidarın hareket alanını sınırlayabilmiş, demokratik mevziler elde etmiş ve mücadeleler sonucu elde ettiği mevzileri koruyabilmiştir. Bu işçi sınıfının burjuva iktidarlara karşı sınıfsal kazanımının bir yanı iken, ikinci yan, burjuvazinin işçi sınıfı ile doğrudan cepheden çatışmalara girmesinin kendisine kaybettirdiği mevzileri sınırlamak, geri almak için sınıf hareketini bölme, pasifikasyona uğratma, yozlaştırma gibi taktiklerinde başarılı olabilmesidir. Avrupa Burjuvazisi iki paylaşım savaşında üst üste kaybettiği prestijini yeniden sağlamak için, özellikle ikinci savaş sonrası yöneldiği “ Sosyal Devlet” anlayışı, içeride tüketimi artırması, dışarıda yeni sömürgecilikle geri bıraktırılmış ülkelerden elde ettiği değerlerin bir kısmını iç pazara transfer ederek gelir düzeyini yükseltmesi, bu yolla yarattığı işçi aristokrasini gelişip güçlendirmesi, sendikaların iktidarla sarmaş dolaş olarak işçi sınıfının sendikal mücadelesini “ekonomizmle” sınırlandırmadaki başarısı, şimdilik kitleleri “ikna etmiş” görünmektedir. Bu durum işçi sınıfının, sınıf partilerinin politikalarında da belirleyici olmuş, sınıf partileri öğretiden ve öğretinin öngördüğü sınıf örgütlenmesinden uzaklaşmış ve sistem içinde kalarak “iktidarı talep” isteminden uzaklaşmıştır, uzaklaştırılmıştır.  Sonuçta, sistem şimdilik işçi sınıfının tehdit ve iktidar talebinden kurtulmuş ve  “ barış içinde birlikte yaşama”  adı altında sisteme “dokunmamak” kaydıyla sınıflar arası göreceli denge sağlanmış, “nisbi denge” kurulmuş görünmektedir. Gelişmiş kapitalist ülkelerde işçi sınıfı sisteme eklemlenmiştir. Aynı “dengenin” bizim gibi ülkelerde kurulma olasılığı nedir? 

Avrupa’da sınıflar arası göreceli dengenin temelinde, Avrupa burjuvazisinin sömürge ülkelerden elde ettiği değerlerin bir kısmını iç pazara ayırması, bir başka deyişle bu ülke halklarından gasbedilen zenginliklerin bir kısmının sus payı olarak iç pazara aktarılması yatar. Bizim gibi ülkeler, emperyalizme bağımlılıkları nedeniyle sömürülen ülkelerdir ve başka ülkelerden sömürerek iç pazara sus payı olarak aktarma olanağı bulunmamaktadır. Kapitalizmin kendi iç dinamiği ile gelişmediği, sömürge pazarlara sahip olmayan, tam tersi kendisi sömürge olan geri bıraktırılmış ülkeler bu olanaklara sahip değildir. Bu nedenle bizde de zaman zaman görülen “sınıflar arası denge” değer aktarımıyla sağlanan denge olmayıp şiddet ve zor aracılığı ile yaratılan pasifikasyonun sonucudur. Korku ve yıldırmaya dayalı sessizliktir.

Adı edilen zor salt biçimiyle doğrudan zor olmayıp, zorun dolaylı biçimlerinin de sıklıkla kullanıldığı görülmektedir. Doğrudan zor, adeta üst yapı haline getirilen, siyasal yedekleme, değer kaybı, ahlaki yozlaşma ve estetik bozulma sarmalında iktidar etme aracı olarak ustalıkla kullanılmaktadır.

Ancak, sınıfı “terbiye eden” burjuvazi, kazanımları geri almak için atağa geçmekte geç kalmamış, kazanılmış hakları budayan yasa ve yönetmelikleri de hemen yürürlüğe koymuştur.

Avrupa işçi sınıfının silkinip ayağa kalkması halinde “özgürlükçü Avrupa”nın kan içici Avrupa olduğunun farkına varılması da uzun sürmeyecektir. Nitekim Küresel kapitalizme karşı gösterilerde, Avrupa polisinin göstericilere karşı kullandığı zor hatırlanmalıdır. Roma’da bir gösterici öldürülmüş, NewYork’da, Gotteoburgda, Seatle’da uygulanan şiddet bizdeki şiddeti aratmamıştır.

Bu noktada 2008 1 Mayısında maruz kalınan şiddete bu açıdan bakıldığında, istenildiği kadar üstü örtülmeye çalışılsın, bu şiddet burjuvazinin sınıf egemenliğini korumaya, gözdağı vermeye yönelik şiddetidir, hoş görü beklemek aymazlıktır.

Maruz kalınan şiddet karşısında takınılması gereken tavır, ortalığı “ağlama duvarına” çevirmek, yana yıkıla dövünmek değil, çözümün sınıfın örgütlü gücünün yaratılmasında olduğunu bilmektir. Maruz kalınan şiddeti tekilleştirerek AKP iktidarına bağlamak, ya da AKP nin dışında başka bir iktidar grubunun olması halinde bu şiddete maruz kalınmayacağını düşünmek safdilliktir. AKP, temsil ettiği sınıflar adına uygulamıştır bu şiddeti ve iktidarı hangi parti ya da grup üstlenirse üstlensin, zor, şiddet burjuvazinin sınıf egemenliğini korumada başlıca ve birinci aracıdır, öyle olmaya devam edecektir.

Bu noktada, “kuruculuk amacını” “özgürlükler” olarak tanımlayan AB burjuvazisinin, ülkemizde çevirdiği dolaplara ilişkin yakın zamandaki güncel riyakarlığını izlemek, burjuvazinin özgürlüklerden ne anladığını da görmeye yeterlidir. AB-ABD emperyalizminin güdümünde iktidar yapılan  “özelleştirme” adı altında ülke yer altı ve yer üstü zenginliklerinin yağmalandırmakla görevli AKP iktidarına ilişkin sıradan eleştirilerde bile ayağa kalkan AB-ABD emperyalizmi, Yurtseverler, devrimcilere üzerindeki baskı ve yıldırmalara karşı oralı bile olmamaktadır. İrticacıların türban gösterilerine polis kırmızı halı sererken, 1 Mayıs kutlamalarına verdiği cevap biber gazı ve coptur. AKP nin kapatılması davası “ demokrasiye aykırı” bulunurken Cumhuriyet gazetesinin bombalanması, laisizmin korunması kararı alan Danıştay üyeleri planlı programlı şekilde kurşunlanıp öldürülürken görmezlikten gelinmektedir. Aynı şekilde 100. yıl Üniversitesi rektörü tutuklanıp cezaevine konulurken  oralı bile olmayanlar, işbirlikçi basın cenahından herhangi birisine karşı açılan göstermelik sorgulamalarda aslan kesilmektedirler. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ülkenin Emperyalizme iliklerine kadar teslim olması için ülkemizi yolgeçen hanına çeviren AB ve ABD yetkilileri “ özgürlük adına” ülkeyi tamamen açık Pazar yapmak için ufak tefek engellere takıldıklarında kıyameti koparmaktadırlar. Ne adına: Tabi ki özgürlük ve demokrasi… Barroso, Lagendijk, Olli Rehn gibi AB sözcülerinin, Condolezza Rice gibi ABD yetkililerinin öfkesinin nedeni budur. Ancak, sömürgeci pazarlamacılar sömürgecilik ahlaksızlığının pazarlanmasında öylesine deney ve tecrübe sahibi olmuşlardır ki, işbirlikçilerinin de sayesinde- hele de bunların arasına kattıkları yeni yetme liberal/ dönek solcular ülkenin pazarlanmasında gemiyi azıya almışlardır- halkı, ağızlarından akıttıkları zehri bal niyetine yutmaya hazır hale getirmişlerdir. Özgürlük düşmanlarının amacı özgürlük olamaz. Sosyolojik bir gerçeklik olarak hiçbir topluma, hiçbir insana özgürlük bahşedilmemiştir. İnsanlık kazandığı özgürlüğü örgütlü gücüyle kazanmış, direnerek korumuştur. Bugün ülkemizde, Emperyalist/kapitalizmin sözcülüğüne soyunan sözüm ona sivil toplum kuruluşlarına ( STK) demokrasi adına methiyeler düzülüp, yandaşları bol keseden AB projelerinden nemalanırken, sınıf örgütlerinin üzerine hiçbir ahlaki değer tanınmadan zorbalıkla gidilmesinin nedeni de budur. AB ci, Sorosçu STK ların özgürlük ve demokrasiyle ilişkileri olamaz, amaç ve görevleri de ülke halkını afyonlayıp uyuşturmaktır. Bütün bunların ülkede hayat bulması, serbestçe ve rahatça faaliyetlerini devam ettirmesi Emperyalist/kapitalistler i için özgürlük, bu ülkenin gerçek sahipleri emekçiler için esarettir.  

Sonuç olarak 1 Mayıs kutlamalarında maruz kalınan şiddetin nedeni “bir tercih”, “iyi niyet, kötü niyet” sorunu olmayıp, eşyanın tabiatında olan, burjuvazinin iktidar etme araçlarının en başatı olan zorun kitlelere dönük yüzüdür.  Bu nedenle, gösterilerde “zor” kullanılacağına ilişkin iktidar sözcülerinin efelenmeleri zorun kullanılacağının ilk işareti olmayıp, iki yüz yıla yakın zamandır burjuvazinin sınırsızca kullandığı, sistemin mevcudiyetinin devamı için de kullanmaktan asla kaçınmayacağı bir olgudur. Sınıf mücadelesi gerçeği göz ardı edilerek burjuvaziden medet beklenemez. Şiddetin korkusu gerçeğin üstünü örtmemelidir

 

 
Sanatsal Yazılar