Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Bazen gerçekleşmesine olasılık bile tanımadığınız bir haberle karşılaşırsınız ansızın. Boş bir noktaya dikersiniz gözlerinizi, anlamsız anlamsız bakarsınız bir süre. Ay mı geçmiştir, yıl mı, yoksa gerçekten bir “an” mıdır, işte bu zaman dilimini adlandıramazsınız, ya da bildiğiniz zaman ölçülerinde bir adı yoktur bu anlamsızca boşluğa bakışların. Zihniniz haberin içeriğini kabullenmez bir türlü ama içinize de bir kurt düşmüştür.  Giderek, soğuk soğuk terlediğinizi hissedersiniz, her yanınızı ateş basar. Sanki haberin içerdiği gerçekliği geriye döndürmeniz olasıymış gibi aniden nereye ve kime olduğunu bilmediğiniz bir hamle yapar, çevikliğine kendinizin de şaştığı bir atakla fırlarsınız yerinizden. Bir eylemsizlik, bir çaresizlik an’ıdır bu. O an, otuz yılı aşkın süredir, bazen sık sık bir araya geldiğiniz, bazen uzunca zaman dilimlerinde tesadüfen karşılaşıp ayaküstü sohbet ettiğiniz ve geçmiş zamanın her hangi bir diliminde hiçbir görüntüsü zihninize takılmayan o kişinin, sanki geçmişte kendini gizlemiş de, her ne olduysa “şimdi” kendini bir resim galerisinde sergiliyormuş gibi gelen bütün renklerinin ayrıntıları birer birer geçer gözlerinizin önünden. Yerinizden fırlamanızla bulunduğunuz nokta arasındaki mesafeyi ne zaman kat ettiğinize ilişkin zaman kopukluğunun farkına varmaksızın yürüdüğünüz caddenin, geçtiğiniz sokakların da neresi olduğunun bir önemi yoktur. Yalnızca yürürsünüz o kişiye ilişkin kendi kendinize konuşarak. Anılar, anılar, anılar….

 

Bir karabasan dönüşen kâbusun ağırlığı omuzlarınıza çöker, kendinizi taşıyamaz olursunuz.  Kendi kendinizle konuşmaları bir kâğıda dökmenin dayanılmaz isteğiyle önünüze ilk çıkan kahvehanenin bir sandalyesine çökersiniz. Sözcüklerin hiç biri kendini ele vermez, cümleleri alt alta sıralayamazsınız. Sanki yere çakılı birer demir kazıktır her sözcük, asılırsınız, asılırsınız nafile. Kalem, boş kâğıt üzerinde dolanır durur. Kulağınızda bir dostunuzun telefonda söylediği “ Ali Butto öldü” sözünden başka bir şey duymaz olursunuz. Bu söz döner dolaşır, kendini tekrarlar kulağınıza. Alelacele çevirdiğiniz gazete sayfalarında haberin doğruluğuna tanıklık edersiniz. Ölüm ilanlarında gülen yüzüyle Ali Butto…

Haberin doğruluğunu kabullenmek demir leblebi yutar gibi boğazınızı yırtsa da, bu güzel insanın ölümünün “olmazlığına” ilişkin bütün savunma hatlarınız çöker ve gerçek bütün arsızlığı ile size kendini kabul ettirir. “ Ali Butto öldü!...”

“Ölüm, adın kalleş olsun” nidanız artık öylesine anlamsız, öylesine boş bir söze dönüşür ki, hiç ölmeyeceğini varsaydığınız, ölümüyle zaten tükenmeye yüz tutan güzelliklerin de onunla birlikte öleceğini düşündüğünüz insanlardan birinin daha ölüm gerçeği ile aranızdan ayrılmasını hiçbir edebi disiplin ile etmeniz mümkün olmaz….

Onu, yetmiş beş, yetmiş altılı yıllarda tanıdım. Faşist işgallere karşı can hıraş işgallerin başladığı, boykotların, işgallerin kitlesellik kazandığı yıllardı. Devrimci harekete yeni katılmış, deneyim ve tecrübemizle orantısız, ağır yüklün altına girmiştik. Ya da yaşam bize bunu dayatmıştı. Savunmasız ve tecrübesizdik. Faşist-Polis işbirliğinin öylesine alenileştiği, devrimcilerin bireysel ve kitlesel katliamlarının “ adli vaka” sayıldığı o günlerde okuduğumuz okullara teker teker gidip gelmelerimiz imkânsızlaşmış, birlikte, topluca gidip gelmek zorunda bırakılmıştık. Bu gruplar halinde gidiş gelişlerimizde yol güzergâhı üzerinde hangi noktada saldırıya uğrayacağımızın, kaç arkadaşımızın faşistlerin saldırısında ölüp ya da yaralanacağının endişe ve tedirginliği içinde kitledeki yerimizi alırken, onu yanı başımızda bazen tedirgin, bazen öfkeli ama daima gülen yüzüyle bizi yüreklendirip cesaretlendirirken görürdük. Onun endişe ve tedirginliği, kendisinin de içinde yer aldığı ateş çemberinde, kendisine düşecek ölümlere, yaralanmalara ilişkin değildi. Bize, devrimcilere ait kaygı ve endişelerdi…

Sol’un, irili ufaklı gruplara ayrıldığı ve aralarında hiç de dostça, arkadaşça ilişkilerin olmadığı bir dönemi yaşıyorduk. Her bir sol grup, diğerlerine göre neredeyse “ gereksizdi”, hatta olmamaları, olmalarından daha iyiydi!... Birçok kez farklı sol gruplar arasındaki “nüfuz çekişmesinin” çatışmalara dönüştüğü, herkesin kendi grubunun dışındakileri “yok” saydığı bir egemenlik ve hegemonya dönemiydi yaşanan.

Ali Butto, mensubu olduğu sol grup içinde edindiği etkin rolüne rağmen bu hastalıklı davranışların bir istisnasıydı. Grupçu zihniyetin dışında kucaklayıcı ve yol gösterici tavrıyla, bu grup dışında kalan bizlerin şımarıklığına bir derviş sabrıyla tahammül etmesini bilen devrimci hareketin bir önderiydi. O dönemin en kitlesel devrimci hareketinin içinde etkin bir konumda olmasına karşın farklı gruplarda yer alan bütün devrimcilerin, hepimizin abisiydi. Bütün devrimcilere kucak açışıyla, bağrına basışıyla, yol göstericiliği ile bizleri koruma ve kollama gösterdiği özenle o dönemin “grupçu” ruh haletinin” dışında kalabilen, farklı devrimci gruplarda yer alan herkesin koşulsuz saygı ve sevgisini kazanan bir devrimciydi. Gerek yaş olarak bizden büyük oluşu, gerekse deney ve tecrübe birikimi bakımından bizden ileride oluşu nedeniyle, ilk gençlik dönemlerimizin efelenmelerine, “delikanlı” davranışlarımıza bile olanca hoş görüsüyle yaklaşır, kimseyi incitmezdi. O, bütün devrimcilerin Ali Buttosuydu.

Bu grupta yer alan arkadaşlarla, bizim de kendimizi istisna tutamadığımız “bizden olsun” anlayışının yol açtığı birçok kırgınlıklar yaşamamıza karşın, ben, Ali Buttoda bunun istisnasını gördüm ve yaşadım. Hep dostça idi, hep yoldaşça idi tavırları. “Köylü, ne zaman şehirli olacaksın”… “Yok derdim, asla şehirli şehirli olmayacağım”… “Yahu” derdi, zaten seninle ben istesek de şehirli olamayacağız galiba bu gidişle”… Ne demek istemişti, o zaman hiç düşünmedim. Doğrusu, bir gün Ali Butonun bıraktığı boşluğun böylesine derin olabileceğini, uçurumlaşabileceğini de hiç düşünmemiştim.

Çok mu geç kaldık, bilemiyorum ama kendimi de dâhil ettiğim, gerek sol gruplarda sözü geçen arkadaşlar olsun, gerekse Ali Butonun mensubu olduğu devrimci grubun mensupları olsun, Ali Buttonun devrimcilere karşı sergilediği hoş görüyü geçmişimizde niçin yamalayamadığımıza ilişkin bir vicdan muhasebesi yapmak, karşı devrimin gemiyi azıya aldığı bugünün kaçamayacağımız bir sorumluğu ve zorunluluğudur.  Ali Butto yaşarken bunun özlemini çok çekmiştir mutlaka, ama ölümünden sonra da bunun yaşama geçirilmesi Ali Butto için en anlamlı “anma” olacaktır. Emperyalist kapitalizme, faşizme ve gericiliğe karşı ödünsüz, kenetlenmiş bir bir devrimci hareket ona sunulabilecek en güzel armağan olacaktır.

Zaman zaman ayaküstü sohbetlerimizde bu özlemi çektiğini gördüm. Hastalığının en ağır dönemlerinde bile yüzünden eksik etmediği gülümseme ile bir “çelebi” devrimci, insan gibi bir insandı.

Ali abi, ben senden çok şey öğrendim, devrimciler senden çok şey öğrendi. Işıklar içinde yat.

 
Sanatsal Yazılar