Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Onunla Ankara merkez kapalı cezaevinde tanıştık… Gardiyanınından tutuklusuna herkesin ağzında bir Amerikalı…. Sesleri uzaktan duyuyoruz, yanımıza yanaşıp konuşan yok… Cezaevinde bir Amerikalı olduğu kanısına varıyoruz.. Amerikalı aşağı, Amerikalı yukarı… Tutuklandığımız arkadaşlarla tecrit koğuşunda kalıyoruz, ya da biz öyle diyoruz kaldığımız koğuşa… Cezaevine getirildiğimizde normal koğuşa vermediler bizi… Siyasi tutukluların kaldığı 8. koğuştaki arkadaşların olanca ısrarına rağmen cezaevi idaresi bizi koğuşa vermemeye kararlı… Nedenini bilmiyoruz, şaşırıyoruz bu tecrit edilmişliğe… Bir iki gün sonra, biz emniyette iken takip etme olanağı bulamadığımız gazeteleri bize gönderiyorlar 8. koğuştaki arkadaşlar. Sis perdesi yavaş yavaş aralanıyor… Yakalanmamıza ilişkin emniyet kaynaklı haberler birkaç gün üst üste sekiz sütuna manşetten veriliyor… Neler yok ki… Gazete manşetlerine göre bizi değerlendirenlere hak vermeye başlıyoruz… Bilmem kaç banka soygunu, kaç bombalama, kaç silahlı çatışma, bilmem kaç yaralama… Hatırladığıma göre,  o dönemde Ege Ordu komutanı olan 12 Eylül cuntasının başına suikast planlamışız da tam suçüstü yakalanmışız…. Gazetelerin yarım sayfası bu “tehlikeli örgütün militanları”nda ele geçen silahların, bombaların teşhirine ayrılmış… Bütün devrimcilerin maruz kaldığı işkencenin türlü çeşitlisinden geçirilmişiz…. Kısaca haşat durumdayız ama, ne sağlığımıza ilişkin şikayetimiz dinleniyor, ne doktor, ne ilaç… Takip eden bir iki ay sonrasında Aziz Nesin ve arkadaşlarının çıkardığı Vatan gazetesi Aziz Nesin ve Emil Galip Sandalcı aracılığı ile- ikisi de ışıklar içinde yatsın- maruz kaldığımız işkencelere ilişkin benimle bir söyleşi yapıyor, “İşkence 77” başlıklı… Popülaritemiz yerinde, reklama ihtiyaç duymuyoruz,  meşhur olduk anlayacağınız… Bütün bunlar, bizi tanımayan insanların gözünde bizi yaptı mı bir canavar…

 

Kaldığımız koğuşun nöbetçi kulesinde nöbet tutan asker yüzünü bizden gizler, gardiyanlar birkaç demir kapının ardından, kafese kapatılmış biz aslanları izler… İzlendiğimiz yöne kafamızı çevirip baktığımızda bize görünmemek ve kendilerini tanıtmamak için gardiyanlar alelacele sağa sola kaçışır… Savcı bey merakını yenemez, bir bahane ile yanında bilmem kaç jandarma ve gardiyanla “ şöyle bir ziyaretimize” geliverir… Normal ziyaretlere ya da Avukat görüşlerine giderken etrafımız birkaç gardiyanla zaptı rapta altına alınır ve bu götürülüş biçimi diğer adli tutukluların gözünde bizi seyirlik uzaylılar haline getirir… Öyle ya bunca eylem gerçekleştiren, bunca silahlı soygun yapan, teşhir edilen bombalar, otomatik silahlar ve mermilerle adeta bir cephanelik silaha sahip birilerinin üstüne yiğitlik mi taslanır… Taslanmaz tabi, yani en yiğidi biziz ve yiğit dediğin insan az buz değil birilerinin ödünü patlatan insandır… Biz de bu yiğitlerdeniz yani, övünmek gibi olmasın da…

Derken, hiç beklemediğimiz ve durumumuzu kabullendiğimiz bir anda biz canavarların tıkıldığı kafesin kapıları, çelimsiz, sırtında gardiyan üniforması olan yaşlı bir “haddini bilmez” tarafından şangur şungur açıldı. Adam sanki Beyoğlunda, istiklal caddesinde yürüyor, Kızılayda dolaşıyor, öylesine rahat, öylesine kaygısız bizim koğuşa geliyor… arkadaşlarla birbirimize bakıyoruz, şaşkınlıktan kimse iki sözcük edemiyor… “ adamdaki cesarete bak be diyorum”… Bir arkadaş “ valla bu kötü oldu diyor, karizmayı çizdireceğiz galiba, baksana adamın korkusuzluğuna”… Bir arkadaş “ ulan diyor üç aydır insan yüzü görmeye hasret kaldık, şu adamı omuzlayıp getireceğim”…  adam geliyor, “merhaba diyor, ne kadar tembelsiniz yahu çayı bile demlememişsiniz daha”… “Amca diyorum, sen hangi cesaretle bizim yanımıza geldin, seni sekize böler dokuzla çarparız, kelle bacak ayırır, kemiklerini un ufak ederiz, sen galiba bizim kim olduğumuzu duymadın daha”… “ Hastir lan diyor” ben devrimciyim, sen beni salak mı belledin…. Birbirimize bakıp gülüşüyoruz… Bir arkadaş çayı ocağa koyuyor, sohbete başlıyoruz… Öyle içten, öyle sade bir insan ki… Bizim, diğer insanlara kasıtlı olarak böyle tanıtıldığımızı, idarenin, devrimcilere karşı diğer adli tutukluların mesafeli davranması politikası izlediğini söylüyor… Bize saz çalıp türkü söylüyor, hep bir ağızdan “ Hey Göklere duman durmuş dağlar hey”i söylüyoruz…. Başgardiyanmış, birkaç kişi olduklarını söylüyor… Yarın diğer arkadaşlarla beraber geliriz diyor vedalaşıyoruz, gidiyor… O akşam artık biz de “ normal insan olmadığımıza” ilişkin tereddütlerimizi yenip, geç vakte kadar şarkı türkü söylüyoruz.

Adını henüz öğrenemediğimiz “ korkusuz” gardiyanımız ertesi sabah koğuşa erken geldi. Yanında yirmi beş otuz yaşlarında, zayıf, o da en az kahraman gardiyanımız kadar çelimsiz sarışın- kumral arası, kollarını yürürken yana doğru kırkbeş derecelik açı yaptırmaya özen gösteren, öne doğru kambur yürümenin ayrıcalığını kaybetmemek için pür dikkat kesilen birisini de beraberinde getirdi… “Bu Amerikalı” dedi, sizin meydancınız olsun… Meydancının ne olduğunu hiç birimiz bilmiyoruz, daha önce hiç birimizin ceza evi tecrübesi olmamış… “Meydancı ne demek” diyorum… Azarlanmış bir çocuk edasıyla “şey” diyerek söze girip meydancının ne olduğunu anlatıyor… Adam gerçekten Amerikalıya benziyor… Sarışın –kumral arası teniyle, sırtındaki mavi naylon yeleği ile eksiksiz bir Amerikalı profili çiziyor… “Türkçe biliyor musun” diyorum… Gülüyor, “ ne demek be abem” diyor… Olay anlaşılıyor… Bizim Amerikalı Ankara’nın en hızlı “cepci”si… Amerikalının kaldırmadığı “iş” yok, yeter ki avını gözüne kestirsin… Amerikalının bu “yeteneğini” bu işlerin bütün erbapları teslim ediyorlar….

Amerikalı bizim koğuşun meydancısı artık… Koğuşu temizliyor, kantinden ihtiyaçları alıyor, çay yapıyor v.s. Karşılığında ihtiyaçlarını karşılıyoruz…. Amerikalı bize alıştı, tedirginliği gitti… Hatta senli benli olduk… İhtiyaçlarımız yeterli ölçüde karşılanıyor… Bir arkadaşımız sigara içiyor ama bizim dolap maşallah ağzına kadar sigara dolu… İhtiyacını bizden izin almadan karşılayabileceğini, rahat olmasını söylüyoruz… Söylüyoruz ama Amerikalı iki gündür kıvranıyor… “ Abem diyor bir içimlik cigaralık”… “Ya Amerikalı diyorum, kaç kez söylendi sana ihtiyacın için bizden izin alma, dolap sigaralık dolu… Git ihtiyacın kadar al”… Amerikalının gözleri ışıldıyor, hemen koğuşa koşuyor, dolapları açıyor…. Nihayetinde alıp çıkacağı bir paket sigara…. Ama Amerikalı koğuştan çıkmıyor, yemek yediğini ya da başka bir şey yaptığını düşünüyorum, ses çıkarmıyorum… Bütün mahcupluğunu ve sevimliliğini takınarak “ ya abem diyor, bir içimlik cigaralık”…” Git al dedim ya diyorum, ihtiyaçların için izin isteme”… Dumanlı vadide top oynuyoruz, tam karşı kaleye gol atacağım, Amerikalı kolumdan tutuyor, “ abem diyor, dolabın altını üstüne getirdim, bir sarımlık cigaralık yok”… Sinirle Amerikalının önüne düşüp koğuşa geliyorum… Ne göreyim, dolabın barsakları deşilmiş, her şey dışarı yığılmış, her şey döklüm saçlım… Kızıyorum, “ Yığınla sigaraları göstererek  “Ya Amerikalı diyorum gözlerin bozuk mu senin, bunlar ne?... Umutsuzca iki elini yukarı kaldırıyor, sesini yükselterek” sigara” diyor… “Zıkkımın peki” diyorum, alsana ne kadar ihtiyacın varsa, iki de bir bana sigara, sigara deyip duruyorsun”… “Abem diyor, cigaralık diyorum”… Şaşıp kalıyorum… Onca sigaranın içinden adam bir tane sigara alamıyor, vıdı vıdı edip duruyor… Kolundan tutuyorum, “ şunu yavaş yavaş heceleyerek söyle diyorum”… Bu kez şaşma sırası onda, “ci-ga-ra-lık!... Ne bu diyorum…. “Abem diyor bana kelek muamelesi yapıyorsun, şu nazik gönlümü kırdın valla”… Amerikalı ile konuştuğumuz dilde ortak noktayı bulduk… Muradı “esrarmış”… “Bak diyorum biz devrimciyiz, ne bunları içeriz ne de bunların içilmesine izin veririz”… Amerikalı durumu kavrıyor, cigaralığa ilişkin bütün umutları suya düşüyor… “Abem diyor, sizin delikanlılığınız dillere destan, hükümet bile kabul etti, bu âlemin kralısınız ama cigaralık bilmiyorsunuz… Amerikalıyı örgütleyeceğiz, halkımızın bir parçası ya… Öyle ya, düzen bunları çürütmek için uyuşturucuya alıştırmışsa biz de inatla sabırla bu düzenin kötülüklerini anlatırız. Çürümüşlüklerinden arındırırız… Amerikalıya tatlı sert disiplin kullanıyoruz, ama Amerikalı kaşla öz arası kayboluyor, geldiğinde gözleri bir garip kızarmış, ayakta sallanıyor, sersemlemiş… Ağzından kaçırıyor, “gerçi diyor cigaralığın yerini tutmaz ama Allahtan “sarıkız” imdada yetişiyor… Söylediğini anlamıyorum, önemsemiyorum da geçiştiriyorum… Sonra merakla soruyorum, “ Ya Amerikalı bu sarıkız neyin nesidir”… Jeton düşüyor, toparlanıyor, gizlemeye çalışırken kem küm ediyor… Merakımı yenemeyip, sevgili gardiyanımıza haber gönderiyorum, geliyor. Ondan hapishane jargonunu öğrenmeye çalışıyorum… “Cigaralık, sarıkız, cine…” Amerikalının dilini öğreniyorum…

Amerikalı bizimle yapamadı, yankesicilerin koğuşuna gitti, ama dostluğumuz devam ediyor, yalnız bırakmıyor bizi, gelip gidiyor… Sanırım Mart ayı idi, hava soğuk, dondurucu bir ayaz var… Amerikalı bacağında sadece külotu kalmış şekilde koğuşa geldi… Zangır zangır titriyor, her tarafı patlıcan gibi mosmor, konuşamıyor… İçeri alıyoruz, battaniye sarınıyor, çay verip ısıtıyoruz… Kendine geliyor, yüzünden her zaman ki gülümsemesi yayılıyor… “Hayrola” diyorum, gözüme bakıyor, “ütülediler” diyor. Kumar oynamış, her şeyini almışlar, külot da gidiyormuş ama bir vicdan sahibi “ o kalsın demiş”.

Amerikalıya “valla cigaralığımız yok, al bununla idare et” diyorum, bir sigara uzatıyorum, gönülsüz alıyor… Bir arkadaş muziplik yapıyor, “ya hoca diyor ne olur bir sarımlık cigaralık versen Amerikalıya” diyor, atlıyor Amerikalı hemen, bulduğu destekten memnun, “ yap bir sakal be moruk” diyor… Gayrimeşru dilde “kıyak yapmak” mış… Makaraya alındığını anlıyor… “Amerikalı”lığın nereden geldiğini soruyorum. Üç yıl önce, Yılmaz Güney takmış bu lakabı. Niçin diyorum. Sırtındaki naylon yağmurluğu gösteriyor, “ abem diyor, Yılmaz abimin dediğine göre bunları Amerikalılar giyermiş de…”

Teklifsiz olanaklarımıza paylaşmaya devam ediyordu Amerikalı ama, bir türlü de bir şeylerden hoşnut olmadığının farkında idik… Bir gün bir kilit getirdi, dolaba kilit vuralım diye tutturdu… Bütün arkadaşlar karşı çıkarken gerekçelerini de açıkladılar, “ bizim her şeyimiz ortaktır, biz de kilit vurulmaz” diye… Kaşla göz arası dolaba kilit yapmış, artık dolabımızın bir kiliti var, ama tabi kilidi takan yok… O akşam sayım öncesi kiliti kapamış, akşam bizim de dikkatimizi çekmedi… Ertesi gün hepimiz dumanlı vadide top koşturuyoruz, Amerikalı geldi, koğuşa girdi oyalandı bir süre, çıktı gitti… Koğuşa döndüğümüzde dolap kapakları parçalanmış, parçalar da dolaba yaslanmış şekilde istif edilmiş… Pek bir şey anlamadık ama bunu Amerikalıdan başka kim yapabilirdi… Koğuşa gelen bir o var… Ertesi gün gelmedi… Akşam sayımı öncesi çağırttım, gelmemek için bahaneler uydurmuş, zorla getirttik… Dolabı niçin kırdığını sorduk, önce inkar etti. Biraz sertleşince “ abem dedi, ben çalmayınca rahatsız oluyorum”… Arkadaşlar gülmekten kırılıp geçti…

Faşistler, kapı altında bizim mahkemecilere saldırmış, epeyce yaralı vermiştik. Ortak alanda faşistlerin saldırılarını protesto ediyorduk, “ kahrolsun faşistler, kahrolsun faşizm”… Amerikalı yine don gömlek kalmıştı, o da bağırıyordu “ kahrolsun Şevki, kahrolsun Şevki”… Şevki, adli mahkumlara kötü davranmakla meşhur, başgardiyanlardan biriydi….Amerikalı, “ kahrolsun Şevki değil, kahrolsun faşizm” diye bağıracaksın dedim. “Abem benim faşizmim Şevki” dedi…  Şevki, pis pis sırıtarak Amerikalıyı izliyordu…
Tahliye olduğum günün akşamı Beşevlerdeki Akdeniz caddesinden yürüyorum, yanımda sözlüm vardı. Sokak lambaları aralıklı yandığından sokak yer yer karanlık. Bir adam yanımızdan yakın ve bana sürtünerek geçti… Aklımdan Amerikalının avını nasıl seçtiğine ilişkin anlattıkları geldi, gülümsedim… Birkaç adım sonra tekrar döndü bize doğru yanaşıyor, aniden yakaladım “ ulan çarpacak bizi mi buldun, defol git” dememle “ abem” diye boynuma sarılması bir oldu. Az önce otobüste birinin çantasını çarpmış, içi para dolu… Bana uzattı, “abem yanında yengem var, senin çok iyiliğin oldu” diyerek çantayı uzattı… “Lan Amerikalı dedim, yarın yakalandığında parayı bana verdiğinde polis” devrimciler yankesicilere hırsızlık yaptırıyor diye manşet atar” dedim… Üstü açılmadık müstehcen küfürlerinden birini savurdu. İhtiyacımız yok dedim, paramız var… Ne yaptığını sordum, “ baştakilerden bize pek bir şey kalmıyor” dedi, başaklama yapıyorum….

 
Sanatsal Yazılar