Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

“Üzerime karanlık çökse bu kadar korkmazdım” dedi, o yıllardan korktuğum kadar. Korkmazdı bana göre, iyi tanıdığım, yaşamının ateşle sınavına yakından tanıklık ettiğim, eğilmez, bükülmez,  gözünü budaktan esirgemez bu yakın arkadaşımın sözü nereye getirmek istediğini kestiremedim. “ Nereden çıktı şimdi bu dedim, şu güzel Antalya akşamının tadını çıkarmak varken, hangi yıllardan bahsettiğini de anlamadım dedim”. “Her birimizin birer kahraman olduğu yıllardan söz ediyorum dedi, bıyığımız terlemeden daha gökyüzünü fethetmeye çalıştığımız yıllardan”. Elimle omzundan ittim, “takıldın kaldın yine dedim, otuz küsur yıl geçmiş üzerinden, beri gel, bugüne gel”. Çaktırmadan yüzüne baktım, saçları ağarmıştı, yüzünde yorgunluk. Ateş gibiydi gözleri. Bedeninin her tarafı hareket halindeydi, fırlayıp atılacaktı sanki ileri. Bir korsan gösteriye geç kalmıştı da, ayakkabılarının bağını bile bağlamaya vakit bulamadan alel acele evin eşiğinde tökezleyip sokağa fırlayacak bir devrimciydi, aceleci, sabırsız.  “Tükeniyoruz galiba dedi, birer birer. Bunca pusulardan, sürek avcılarının kemendinden sağ çıktık da -açlıktan açıklıktan söz bile etmiyorum- şu umarsız hayata yenik düştük, kanıma dokunuyor. “Şirin Cemgil ölmüş dedi, Sinanın eşi.” Gazetedeki küçük bir fotoğrafını gösterdi lamba ışığının altında. Ap ak olmuş saçlarına, yüzündeki gülümseme ne çok yakışmış… Sık karşılaşıp, geçmişten gelecekten sohbet ettiğim bir arkadaşımdı, onun bu hallerine yabancı sayılmazdım. “Yine keçiler geldi galiba dedim, neyin var senin”… “Nasıl neyin var dedi, senin bir şeyin yok mu”…Ekledi sonra: “ Seni kırk yıldır tanıyorum, hep soğukkanlısın, olan bitenlere kuduruyorsun ama benim gibi pat diye patlamıyorsun. Belki sen devrimci harekette benden daha çok sorumluluk altındaydın, daha tecrübelisin, onun için hemen patlamıyorsun, ama ben giderek daha bir tahammülsüz oluyorum. Biz tek başımıza kaldığımız zamanlarda bile bunlarla aynı gökyüzü altında kalmaya, aynı havayı teneffüs etmeye minnet etmedik, ülkemizi sevdik, insanımızı sevdik, kimimiz hücrelerde yıllarını geçirdi, kimimiz işkence hanelerde kaldı, kimimiz idam edildi, öldürüldü. Bakıyorum da bugün sanki teslim olmuşuz, damarlarımızdaki kan çekilmiş, nefesimiz durmuş, yaşayan ölüyüz sanki…” Ortak tanıdığımız birkaç kişiyi saydı, müteahhitlik yapıyorlarmış, parasal durumları da oldukça iyiymiş… Bunlardan birisiyle karşılaşmış, bürosuna gitmiş, ikram hürmet bolmuş… Arkadaşıma kendi inşaatında iş verme teklifinde bulunmuş… “ Nasıl sevindim dedi, bir de kalktım pezevengi kucakladım, teşekkür ettim”… “Sarhoş musun dedim, adam hem sana iş veriyor, hem de pezevenk diyorsun”… Boynunu gövdesiyle birlikte ansızın çevirerek” kimle birlikte iş yapıyor, biliyor musun?... Anama küfretse bu kadar ağrıma gitmezdi… Çay faslındaydık,  bir sürü bıçkın delikanlılar girip çıkıyor, anlamalıydım bir bok olduğunu, ama aklımın ucundan geçmedi, arkadaşlarımız için nasıl böyle düşünürüm”. “Köpürecek bir şey yok dedim”, “ bu çocuklara niye kızıyorsun böyle bir kuşak yetiştirildi işte, orda çalışıyorlardır, kılığı kıyafeti seni niye ilgilendiriyor, bir de kalkıp bunları dert ediyorsun kendine”… “anlamıyor musun dedi, bunlarla benim ne derdim olur, derdim bunlarla değil… Hani şu senin deyiminle faşist tosuncuklar var ya… Evet dedim, içime bir kurt düşmüştü, ben üstüne gittikçe o ateş almaya hazır baruta dönüyordu… “Onlar hep var edim, varlıklarını şimdi mi öğreniyorsun”… “Değil tabi ama dedi, ben bir devrimcinin faşistlerle değil ortak iş yapmak, aynı sokaktan bile yürümeyeceğine inanıyordum, hiddetimin sebebi bu”… Bir süre konuşmadan yürüdük, bir şöy söyleyeceğim diye ha bire çaktırmadan yüzüme baktı. Bilmediğim şey değildi elbet, ama onun bu temiz kişiliğinin örselenmesine içim acıdı. Sahil kenarına gittik, iki çay söyledik. Tepeden tırnağa süzdüm onu, kendi kendime “yüz yaşına gelse de hala çocuk kalacak” diye düşündüm. Ne kadar saftı, ne kadar temizdi, bir insanın içindeki coşku yaşına ve zamana göre değişmez miydi? Hayır, değişmemişti, otuz beş yıl öncesinin “delikanlısı” idi o. Konuşmuyorduk ikimiz de, dalıp gitmiştim. Arada bir yüzüne bakıyordum, “seni üzdüm galiba” dedi. Vücuduma iğne batar gibi irkildim… Ses, bir yerlere çarpıp yeniden kulağıma dönüyordu… “ Seni üzdüm galiba, seni üzdüm galiba, seni üzdüm galiba….”  Hiçbir yetenekli kalemin anlatamayacağı, hiçbir hayal gücünün tasavvur edemeyeceği 12 Eylül günlerine, Mamak Cezaevi A Blokuna sessiz ve hareketsiz bir yolculuk başladı beynimde… Sadece beynimde mi, bütün vücudumda, gözlerimde, ellerimde ayaklarımda, bütün vücudumda… “Seni üzdüm galiba….” Ses, dönüp dolaşıp, dalga dalga yüzüme vuruyor. “ Seni üzdüm galiba”… O sesin sahibi yıllar sonra karşılaşıp birlikte çay içtiğimiz arkadaşımdı ama o ses otuz beş yıl öncesinin sesinin ta kendisiydi. Kaldığımız koğuşta tünel bulundu… Firar edecekmişiz de dışarıda örgütü yeniden toparlayacakmışız. Öyle dediler. Ölümüne dövüyorlardı, sakat kalmak bile yeterli değildi onlar için, öldürülmeliydik. Yüzlerce cop ölümcül yerlerimize indi indi kalktı… İniltiler, kusmalar… Asla yalvarmalar, acizleşmeler olmadı. Ellerimle ense kökümü kapadım, takriben sekiz on cop bana çalışıyordu… Bu arkadaşımın kendini benim üstüme attığını fark ettim… İkimizi birlikte dövdüler… Günlerce kendimize gelemedik. Kimimizin beli tutmadı, kimimizin ayakları. Birkaç gün sonra niye öyle yaptığını sordum, habire copları kafanın arkasına vuruyorlardı, bilerek yapıyorlardı, seni öldüreceklerdi, sen ölürsen….”.. Plastik bardakla ağzıma su damlattı. Ayağa kalkmıştık, yürüyebiliyorduk. Faşistlerle devrimcileri aynı koğuşa aldılar, “ kardeş kardeş barışacaktık”… adı da öyleydi zaten “Karıştır, Barıştır”. Doğrusu faşistler- belki bizim sayımızın çokluğundan korkmalarıydı sebebi- sinmişti, ama bu eli kanlı katillerle aynı yerde olmak da kanımıza dokunuyordu. Vakitli vakitsiz, yemek tabakları, ayakkabılar havada uçuşurdu, kafasından yaralananlar, gözü şişenler dolar taşardı. Havalandırmaya haftada üç gün ve günde kırkbeş dakika çıkarırlardı. Bu kırkbeş dakikanın da kırk altı dakikası havalandırma dayağı ile geçerdi. Gerek sayımlarda, gerekse yemek alımlarında ya da “talimlerde!!!” psikolojik olarak teslim olmamızın göstergesi olarak bağırmamızı isterler, devrimciler onca işkence ve sopaya rağmen bağırmazlardı… Çeşitli cezalandırma yöntemlerine maruz kalırdık. Sigaralarımızı kestiler, sigara yasak. Ulaşabildiğimiz yerde izmarit bırakmadık, o da bitti tükendi. Havalandırma basket-voleybol sahası idi ve etrafı beyaz çizgilerle çevrilmişti. Bu çizgilerin dışına çıkmak yasak, sağa sola bakmak yasak, volta atarken birbirinize değmek yasak, konuşmak yasak, gülmek yasak… Havalandırmanın kapısında görevli askerlerin ayağının dibinde bir sigara izmariti… Kocaman… iki çekilip atılmış… Gözüm takılıyor… Yan yana geldiğimizde arkadaşıma  “fısıltıyla, şimdi diyorum beni itekle, o izmariti kapacağım”… İkinci karşılaşmamızda “ senin kolun sakat diyor, sen beni itekle”… Evet, kolum sakat, bu durumda üstüme kaç kişi yüklenecek, kaç cop yiyeceğim, umurumda değil ama ya cop koluma gelirse… Zaten sancıdan duramıyorum… Hayır, diyorum yeniden, sen beni itekle… İkna edemiyorum, ileriye bir hamle hazırlığında olduğunu fark ettim, kaş göz işaretiyle vazgeçirdim. Eminim, ikinci kez deneyecek ve çok sopa yiyecek… Hemen yanımda yürüyen bir faşiste çarptım ve bir kapaklanmada izmariti cebe indirdim… Tahmin ettiğim gibi, copların aynı anda bir kaçı kalkıyor, bir kaçı iniyor…. Koluma birkaç cop geldi, sancıdan kıvranıyorum… Faşistin adını vererek “O itti “ diyecektim, içimden gelmedi, “tökezledim” dedim, ama yutmadılar. Karga tulumba kafese attılar. Ertesi günü geri koğuşa verdiler… Zaferimi kutlayacağım, yaşasın… Koğuşa geldim, hiç vakit kaybetmeksizin rast gele bir arkadaşıma “ ateşin var mı” dedim. Saf saf yüzüme baktı. Sol el avucunu yukarıya açarak kolunu salladı, “ dalga mı geçiyorsun” dercesine… “ Ver ver dedim”… Yüzüme şaşkın şaşkın bakarak kibrit uzattı, “ yaksana lan dedim, görmüyor musun sigara işte”… İmrenerek mi desem, ağzının suyu akarak mı desem gözlerini fal taşı gibi açarak kibriti çakıp sigarayı çakmasıyla birlikte koğuştakilerin tümünün birbiri üzerine yığılması bir oldu… Ne garip, herkes sigarayı birbirinin elinden çekiyor ama sigara kırılmıyor, bir dakika bile olmadan sigara en son bir arkadaşımızın elinde kül olmaya fırsat bulamadan kıpkırmızı kor haline gelmişti. Tatlı bir tütün kokusu koğuşa yayıldı. Bir aydır sigarasızdık, bir izmarit bir koğuşa yetti adeta… Koğuş “yaratıcıydı”, tütün kokusu dışarı çıkmasın diye hemen koğuşun pencereleri kapatıldı… Kazanmıştık ve hak ettiğimiz ganimetten ortaklaşa yararlanmıştık… Kolumun sancısı çekilir gibi değildi, arkadaşım yanıma geldi, elinde akşam sabah yediğimiz sopalardan nasırlaşan kolumuza bacağımıza sürdüğümüz günlük kullanım aracımız olan bir kutu vazelin vardı, omuzlarıma, kollarıma vazelin sürdü… ağrı kesici buldu geldi. Kendini, benim dayak yememin sorumlusu olarak görüyordu, “seni üzdüm galiba” dedi.

 

Garsonun “bir şey ister misiniz” sesiyle kendime geldim… Güldüm. “Hayrola” dedi. “Marş söyleyelim mi” dedim. Gülüverdi çocuk gibi. “Başla” dedim, “Hey göklere duman durmuş dağlar hey”… Anısını çok iyi bildiği bir marştı. Söylemeye yavaş sesle başladığımız marş, giderek gürleşti, sanki miting alandaydık, yürüyüşteydik. Bağıra çağıra marş söyledik. Etrafımızdakiler biraz şaşkınlıkla biraz ne olduğunu anlayamadıkları bir yüz ifadesiyle bizi seyrediyorlardı… Bin dokuz yetmiş yedi yılında Merkez kapalı cezaevinde başlayan arkadaşlığımız eskitemeyen yıllara inat… “Hey göklere duman durmuş dağlar hey!!!”…

 
Sanatsal Yazılar