Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Bahar akşamlarının en güzel saatlerinin kilit altına alındığı ikindinin beşinde başlardı spikerimizin anonsu. “ Burası patagonya radyosu, kısa dalga Fm. Sevgili dinleyiciler, kısa dalgalarımızı geçmeye başlıyoruz…” İlk haberimiz cezaevi idaresinden… “ Bugün toplu dayak sayısının ikiye inmesi, uzmanlarca “yumuşama” belirtileri olarak yorumlandı. Olayla ilgili muhabirimizin sorusunu “toplu dayak” uzmanları “konuşma lan, konuşma”  diye yanıtladı. İkinci haberimiz meclisten. “ Yavruya Bak Yavruya” partisinin bir grup milletvekili meclise af önerisi sundu. Şimdi af önerisi sunan bu milletvekilleriyle birlikteyiz.

“Sayın milletvekilleri, altıyüz elli bin kişiyi cezaevlerine tıkana kadar ne fedakârlıklara katlanıldı. Sizin meclise bir af önergesi verdiğiniz söyleniyor. Konuyla ilgili bir açıklama yapar mısınız? Biz “ Yavruya Bak Yavruya” partisinin milletvekilleri olarak uzun uzun düşündük, rezalet ve kepazeliklerimiz ayyuka çıktı. Vurgun, soygun, istismar… Kolay mı sanıyorsunuz… Günlerce planlar programlar yaptık… Hele ülkeyi pazarlarken arkadaşlarımızın sarf ettiği çaba her türlü takdirin üstünde olup aziz ve necip milletimizin de –eee- şeyine, şeyine mazhar olduk… ( Muhabirimizin “ neyine” efendim sorusuna milletvekili “ şeyine lan dedik ya” diye cevap vermiştir).  “Dedik ki, nasıl olsa bu halk bizi affetmeyeceğine göre hazır mecliste iken kendi kendimizi affedelim ”. Yasa önerisi bizden, af meclisten….  Muhabirimizin, “peki efendim cezaevindekilere inşallah af yoktur değil mi?” sorusuna,  bir milletvekili sağ elini yumruk yapıp sağ kolunun bileğini sol eliyle tutarak “… Nah…” yaparak ekledi, “ değerli basın mensupları, biz onları affetsek bile onlar bizi affederler mi? dedi. 

Spikerimizin “ sevgili dinleyiciler, endişeye mahal yok, daha uzun yıllar huzur ve refah içerisinde burada kalacağız demektir, Allah rahatımızı bozmasın” dileğine bütün radyo dinleyicisi  bizler “ hastir lan” diyerek koro halinde cevap verirdik…

Kah Patagonya radyosunun sevgili spikerinin “güncel haberlerini” dinleyerek, kah “uluslar arası” üne sahip tiyatro topluluğumuzun “traji-komik” skeçlerini izleyerek yeni bir gece yarısı baskınının postal- cop gürültüsünün özlediğimiz sesini iple çekerek geçirirdik Mamak cezaevinde zamanı…. Hayat akar geçerdi bu hayu huy içinde.

En eğlencelisi de ceza evi müdürünün arkasına deve gibi birkaç Kangal köpeğini alıp, omzuna çapraz astığı makineli tüfeği ile cezaevi avlusunun duvarlarının üzerinde  “düşman hattındaki uç beyi” gibi dolaşırken bize yaptığı gösteri olurdu… Gösteriyi daha yakından izlemek isteyen birkaç arkadaşımızın, boyumuzdan yüksekteki koğuşun demirli penceresinden dışarıyı görebilmek için ayaklarının üstüne dikilip başını pencereye uzatarak bir kahkaha atması ile, müdürümüz elindeki makineli tüfeğini biz düşmanlarına doğrultur, pencerelere bütün mermilerini boşaltırdı. Gerçi gelen kurşunlardan korunmak isteyen birkaç korkak arkadaşımızın- çünkü müdürümüz asla korkmadığını sık sık gür sesiyle bize hatırlatma ihtiyacı duyardı- kendilerini yere atmaları sonucu ufak tefek yerleri kırılırdı ama olsun, biz bunları “ iş kazasından” sayardık.  Bütün koğuş bu gösteriye bayılırdı… Bizim meşhur tiyatronun aktörlerine müdürümüzün “artistliği” taş çıkarırdı.

Cezaevinin bütün alanlarında, koğuşta, sayımda, yemek getirip götürürken, havalandırmada… Kısaca iki ayağımızın sığdığı bütün mekânlarda niçin sağa -sola, öne- arkaya, aşağıya-yukarıya bakmamızın, niçin -değil kahkahayla gülmek- tebessüm etmemize bile bunca şiddetle karşılık verildiğini daha sonra öğrenecektik. Gerçi resmi gardiyanlarımız vardı, ama fiili olarak erler nöbet tutar, sayımı yaptırır, koğuştaki hareketlerimizi izlerlerdi. Kültür düzeyleri düşük, eğitimsiz yoksul aile çocuklarıydı bunlar. Belki de ilk kez büyük şehri askerlikleri nedeniyle görüyorlardı. Cezaevi yönetimi koruyucularımıza diyorlar ki,  “komünistler adamı gülerek öldürür, onun için sakın yüzünüzü göstermeyin, kendinizi tanıtmayın”… Bizim gariban Mehmetçiklerin özellikle gülmemizden neden bu kadar tedirgin olduklarını anlıyoruz… Cezaevi idaresi yönetimi “sağ”a, ülkücü tosuncuklara sempatiyle bakıyor, varsa yoksa dertleri komünistler… Erlerin cahilliklerini de iyi kullanıyorlar, sürüyorlar üstümüze… “Sakın gülmelerine izin vermeyin, yüzünüze bakarak gülüyorlarsa bu sizi öldürecekler demektir”… Aldık mı başımıza derdi… Kıpırdasak dayak yiyoruz… “Uzat lan elini”… Demir parmaklıklardan uzattığımız elimizin her birine yoruluncaya kadar inen copların sayısını unutuyoruz, bizi alıyor bir gülme… Artık nasıl olsa cop darbeleri ellerimizi acıtmıyor, ellerimiz uyuşuyor, acısını duymuyoruz ama, sinirimize de hakim olamıyoruz, sopa yerken basıyoruz kahkahayı… Üstelik bizim arkadaşlar da çok insafsız canım, adamın cop sallamaktan dermanının kesildiğini görmüyorlar bile, bir kişi dövülse hepsi sıraya giriyor, sopayı yiyen en arkadan tekrar sıraya geçiyor ve copçumuz isyan ediyor, “ ulan diyor bir de bize işkenceci dersiniz, şu halime bakın, cop sallamaktan yoruldum, bittim… Ben dövmekten yoruldum siz cop yemekten bıkmadınız, insafsızlaaaarrrrr”. Bizi alırdı bir gülme… Coplara aldırmadığımız karşısında çaresiz kalır, gırtlaktan gelen bir sesle  “ ne gulüyonuz ula, gotü açık mı var” diye kendi şivesiyle yırtınırdı. Garibim, tepeden tırnağa terler, o buz gibi soğukta üstündeki atletini bile fırlatır atardı…  Gerçi başlarında komutanları olmadığı zaman daha bir âlicenap olurlardı, adeta imdat isteyen gözlerle bakarlardı, ama başlarında bir rütbeli varsa, onların da bizim de çıramızın yanması demekti… Edebi literatürü biraz daha gelişmiş olanlar faşistleri işaret ederek “ siz niye ülkücüler gibi uslu olmuyorsunuz” derlerdi… Nöbet değişiminde nöbeti yeni devralan nöbetçi, demir disiplinini hemen hissettirir, soğuk algınlığından rahatsız olan bir arkadaşın istem dışı öksürmesini duyduğunda,  diline yerleştirdiği yapay İstanbul şivesiyle ve avazı çıktığı kadar bağırarak, “üskürme lan, üskürme” diye hemen diğerlerinden farklı olduğunu gösterme fırsatı arar, ancak hemen akabinde bütün koğuşun öksürmeye başlamasıyla paniğe kapılır, copa sarılırdı. Dövdüğü arkadaşlarımızın tekrar dayak yeme sırasına girmesiyle dövüleceklerin sayısının azalmadığını görünce iş işten geçmiş olur, sopa yemeye bu kadar meraklı olmamızın kendisine verdiği yorgunluktan şikâyete başlar, bizi insafsız olmakla suçlardı.  O koşullarda aransa zor bulunur eğlenceyi keşfetmiştik, “üskürme laaannn…”  Faşistlerin en babaları ellerine yedikleri birkaç cop sonrası duvar dibine oturur ağlarlardı… Onlarla aynı koğuşta kaldığımız “ karıştır, barıştır” dönemi… En küçük sohbetlerimiz bile, yok cezaevinin aleyhine konuşuyorlar, yok polise işkenceci diyorlar diye ihbar edilir, topluca sıra dayağına çekilmemize sebep olurlardı… Birkaç muzip arkadaşımız koridorda, nöbetçinin göreceği şekilde bir faşiste yanaşır, omuz atar, nöbetçinin “ ne oluyor lan” uyarısına “ üskürüyor kumutanım” diyerek cevap verirdi. Zavallı tosuncuk, bir dereden bin su getirerek “ “öksürmediğine” nöbetçiyi ikna etmeye çalışır “öksürmüyorum” diye derde düşerdi… Nöbetçi “ ben duymadım ya lan” diyerek arkadaşımıza çıkıştığında, arkadaşımızın “ içinden üskürüyor kumutanım” samimiyetine inanır, tosuncuğun eline birkaç cop vurur, sonra da “ içinden  üskürürmeyeceksin lan” diye emrini buyururdu. Oradaki arkadaşların buna gülmelerine yine “ ne gulüyonuz lan, gotü açık mı var” diye tepki gösterdiğinde, aradığımız eğlenceyi bulmuş olmanın hazzıyla, tüm koğuşun gülme krizi tutardı.     Mamak’ta hepimizin bir tek adı vardı: “Lan”. Lan beri, lan öte…

İçlerinden birini dışardan tanırdım, yoksul bir aile çocuğu… Ara sıra karşılaşırdım, sigara ikram eder, harçlık verir, karnını doyururdum… Sarı, çilli bir şey.  12 Eylülü takiben askere gitmiş… Mamak’ta karşılaştık, tanıdı beni… Bir matador gibi saldırdı, cop, tekme tokat… Ağzım kan içinde kaldı, dişim kırılmış.. Başlangıçta bize karşı olan sert tutumunu başındakilerden korkmasına bağlamıştık… Pervasızca terör estiriyor, bizi dövmekten bıkıp usanmıyor… Dövme konusundaki becerisiyle yükselmeye başladı. Önce onbaşı oldu, sonra çavuşluğa terfi ettirilerek ödüllendirildi.… Adamımızı tut tutabilirsen… Muhtemelen böyle devam ederse başkaca rütbeler de alacağını düşünmüş olmalı… Her birimizin haşatını çıkarıyor, dövüyor da dövüyor…

Koğuş penceresinin dışında, parmaklığın hemen dibinde, parmak büyüklüğünde bir papatya… Zayıf cılız… Toprağı sert… Bir arkadaşın kullanmadığı ayakkabısının tekini saksı yapıp, pencerenin dışından kalemle eşelediğim toprağı çay posasıyla karıştırıp ayakkabıdan bozma saksıya dolduruyorum. Papatyayı olduğu yerden özenle çıkarıp yeni saksısına fideliyorum… Güneş alacak şekilde parmaklığın dışına yerleştiriyorum… İki de bir gözüm onda… Gece kalktım baktım, serinlikte dirilmiş… İki günde yeni yuvasına alışıyor… Üçüncü gün tekrar ziyaret ediyorum…   Kurşun kalemle toprağını gevşetip su veriyorum… Çay posasını gübre olarak kullanıyorum… Serpilip boy atıyor… Büyümeye başlıyor… Birkaç arkadaşın dikkatini çekiyor ama papatyanın başına yığılırsak cezaevi idaresi tartışmasız “isyan hazırlığında” olduğumuza karar verecek… Hadiiii, yine toplu falakalar, kırık cam üstünde tepene inen copların altında koşturmalar… Ayaklara batan cam parçalarını ayıklamak aylar alıyor, adeta günlerdir ayaksız kalıyorsun. Bunu göze alamıyorum ve papatyama kimsenin dikkatini çekmeden yanaşıp, gübresini veriyorum, suluyorum, büyümesini seyrediyorum…  Duvar dibinde bir papatya değil sanki acem bahçesi, lalezar… Derken bir iki arkadaş birkaç arkadaş oluyor… Giderek tüm koğuş… Artık Mamak’ta bir çiçek bahçemiz var… Büyüklüğünü İster hektarla ölç, ister dekarla…  Herkes onun başında, onunla meşgul… Koca koğuş bir tek papatyaya su verme, toprağını gevşetme, sararmış yapraklarını ayıklama, çay posasıyla onu besleme yarışında…  Öyle büyüdü, öyle boy verdi ki, çelimsiz, sıska papatya delikanlıları arkasından koşturan bir genç kız gibi dallı budaklı, boylu poslu olup çıkıverdi… Tepesindeki çiçeğine dokunmak için demir parmaklığa sığmayan kolumuzu sıvar, ona öyle dokunurduk… Varsa papatya yoksa papatya… A Bloktaki meşhur kafes işkencesi, B Bloktaki “hamam” da buz gibi suda üstümüz başımızla sırılsıklam ıslatılıp bayılıncaya kadar dövülmemiz, aşağılanmalarımız, uğradığımız hakaretler… Hepsi, ama hepsi papatyanın gülen yüzünde yok olup gidiyor… Papatyaya ilgi, koğuşumuzun “ağır sorumluluk gerektiren işlerinden ve başlıcası” artık… Korktuğum başıma geldi… Bizim çavuşun nöbetiymiş… Haziran ikindiüstü… Bahçemizde kalabalığız… Çiçeğimizin toprağını gevşetip su vermekte arkadaşlar birbirleriyle yarışıyor… Nereden geldiğini görmedik, muhtemelen duvar dibinden ve sessizce geldi… İçim cız etti. “…Lütfen, lütfen…!!!”. İçimden belki sayısız kez tekrar ettiğim bu sözcüğü ona söyleyemedim.  Elini papatyanın boynuna doladı, bir serçenin boynunu koparır gibi papatyayı kopardı, fırlattı attı. Cezaevi müdürü yakınındaymış, belli ki onun gözüne girecekti… Olanca sesiyle tekmil verdi. “ Komutanım, bir çiçeğe bakıp bakıp gülüyorlar”…

 
Sanatsal Yazılar