Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Ekin Sanat’ın bu sayısına göndereceğim yazıyı üç kez yazıp sildim. İlk yazıyı yazdığımda ortalık ağarmıştı, noktayı koydum yattım, mesai sonrası düzeltmelerini yapıp gönderecektim. Nasıl da yorgunum, sabaha erken kalkmam gerekli, bir yığın ve yoğun mesleki iş beni bekliyor. Yattım yatmasına da, yatak diken oldu sırtıma batmaya başladı. Yazının bütün satırları, bütün sözcükleri film şeridi gibi gözümün önünden akıp geçiyor, ya da satırlar sözcükler akıp gittiklerini sanıyorlar, ama aldanıyorlar, geçmiyorlar tıkanıp kalıyorlar, üst üste biniyorlar, birbirlerinin üzerine yığılıyorlar. Zihnimden birkaç satırı, birkaç sözcüğü atlatmaya çalışıyorum, çaktırmadan. Dikkatlerini başka yöne çekmeye uğraşıyorum. Yerlerini bulmuşlar ya aldırmıyorlar bile, beni umursamıyorlar. Bu kadar rahat oluşları canımı sıkıyor, sinirlerimi bozuyor. Ama ben bilirim ne yapacağımı!... 

 

Cambazlık yapmam lazım, ama usturuplu türünden, sinsice. Şeytana pabuç çıkaracak türden bir kurnazlıkla… “Cambaza bak” diyorum inanmış gözükerek. Önce sözcükler, sonra satırlar, sonra yazının tümü ağzı açık ayran budalası boşluğa çeviriyorlar başlarını… Ben de onların baktığı yere bakıyorum. Boşluk. Basbayağı uzay boşluğu… Hiçbir görüntü, hareket yok, ses yok. Tamam, fırsatını yakaladım. Her birini bir yerinden çekiştirmeye başlıyorum, onu oraya, bunu buraya, aşağı, yukarı, yana, sağa, sola… İçlerinden pek azı inat ediyor, kımıldamıyor yerinden… Diğerleri “cambaz”ı seyre dalmışken onları çekip alıyorum aralarından, yok ediyorum… Olmamaları, olmalarından iyidir…

Eserimi seyre dalıyorum, eciş- bücüş, şekilsiz, kişiliksiz, “yenidünya düzeni” gibi bir şeyler çıkıyor ortaya.  Bu kadar kolay olacağını düşünmemiştim, başardım işte… Başarımı el âleme ilan etmeli, “aferin”lerini almalıyım. Belki yeryüzü iktidarlarında bana da bir yer verirler, bütün yazıyı onların istediği biçimde şekillendirmenin ödülünden beni de mahzun bırakmazlar. Ne bileyim,şöyle eş başkanlık filan!... Derken, hallerinden memnun boşlukta yitip gidenlerden bazılarının hoşnutsuz şekilde kımıldadığını görüyorum. Telaşa düşüyorum,  “cambaza bak” diyorum, cambaza bak, cambaza bak… Boşluktan gözlerini ayıran bir sözcük “ cambaza bak diyerek cambazlık yapıyorsun” diyor, “ zeminimizi kayganlaştırarak, şeklimizi bozarak, kişiliğimizle alay ederek varlık sebebimizi ortadan kaldırmak istiyorsun, niyetini geç de olsa anladık” diyor… Bu asi sözcük lafını bitirmeden araya bir cümle giriyor. “ Yeterince oynadın bizimle, yeterince aldattın, diğer cümlelerle bizi birbirimize düşürdün, biz edebi kurallar içinde noktamız ve virgülümüzle birlikte çok bozgunlar yaşadık, yaşamımıza kasteden çok saldırganlar gördük, bıçak kemiğe dayanmadan gerçek niyetlerini anlayamadık, yandaş olduk, destekçi olduk… Amma, ne zaman ki “ İsrafil surunu urdu” o vakit bayrak açtık. Sözcük, cümle, satır, nokta, virgül, kağıt,  kalem hep birlikte gözlerimizi ufka dikip al atlı atlılar olduk, kırmızı bayraklar taşıdık, yeniden kitap olduk, öykü, masal, şiir olduk, dost olduk, arkadaş olduk. Ekmeğimiz suyumuz ortak soframız oldu. Yenildik çoğu kere, amma zaferlerimizi de kimse küçümseyemedi. Kiminin dilinde adımız Bedrettin’di, kiminin dilinde Spartaküs…  Evet, hırsızdık sizin dilinizde, Olimpostan ateşinizi çalan ışıl ışıl ovalar yaratan bizdik, masallarda adımız Promete idi…”

Hala boşluğu seyreden kalabalığa dönüyorum yüzümü… Bunlar “ darbeci” diyorum, sizi isyana teşvik ediyorlar. Benim yeni biçimlendirme kurallarıma karşı sizi kışkırtıyorlar, meşruluğa karşı bayrak açıyorlar” diyorum…

Huzursuz bir sözcük araya giriyor… “ Darbelerin muhatabı oldum, asılsız, uydurma suçlamalarla yıllardır hapis yattım, işkencelerden yarım hale geldim. Ne zaman darbeler yapılsa yakama yapışıldı, şimdi darbecilikle suçlanıyorum” diyor. “Ama diyorum sen benim düzenlemelerime karşı çıkıyorsun, yeni bir biçim, yeni bir düzen getirmek istiyorum, dünya alem beni desteklerken sen karşı çıkıyorsun. Oysa senin de yeni bir biçim, yeni bir yazım kuralı istediğini biliyorum” diyorum.

“Evet” diyor asi sözcük. Yeni bir yazım kuralı, yeni bir biçim istediğim ve bu uğurda hayatımı ortaya koyduğum doğru.  Tüm kısıtlamaların ortadan kaldırılmasını, tüm yazım biçimlerinin özgürce oluşmasını, bir bütünlük içinde görünen ama içsel bağlantılarında itişip kakışan tüm dayatmacılığın ortadan kaldırılmasından yanayım. Nokta,virgül, ünlem… sıraya sokulup “ marş marş” la yerlerine gönderilmesin… Lakin sizin “yeni biçiminiz eskinin daha gerisine düşmekte, mevcut olanı da aratır hale getirmektedir. İnsanlar kendi özel yaşamlarında olsun, toplumsal yaşamlarında olsun, mevcut durumlarından daha geriye düşen düzenlemelerin yanında, geri saldırıların etkisini bertaraf edinceye kadar mevcut konumlarını korumak isterler. Biz, mevcudun ileri taşınmasının adıyız, geriye düşüşlerin adresi değiliz” diyor.

Al işte sana, yazı oldu mu aşure çorbası… Düzeltmek için başladığım yazıya bak… Neresinden tutayım, neresini düzelteyim… Bu yazıyı yazamayacağım… Turgut bey istediği kadar “dergiyi tamamladım, senin yazını bekliyorum” diyedursun, aklı sıra beni sıkıştıracak. Ama biz de numara çok. “ Yazının tamamlanmasına az kaldı” deyip bu işin içinden de sıyrılmasını biliriz evelallah…

Beni bu kadar zora sokan, uykularımı kaçıran, bir türlü “düzene girmeyen” bu yazıya yapacağımı bilirim. Heceleri böldüm, noktanın yanına noktalı virgülleri yerleştirdim, ünlemi ters çevirdim, tırnak işaretlerini sırt sırta verdim. Bitmedi daha…. “Türkçe” yazdığım sözcüklerin içine birkaç Latince, epeyce Amerikanca serpiştirip, üçüncü sayfa arka kapak güzellerinin portrelerini aralarına yerleştirdim. Taşra esnaflarının dükkân tabelalarına benzer şekilde harflerin önünü arkasına, sağını sonla getirdim. Kâğıdın yarısına kadar yazmıştım ki, aklıma gelen şeytani bir planla bu kez kâğıdı ters çevirdim, başladım tersten yazmaya… Mademki ben anlamıyorum, hiç kimse anlamasın… Herkesin kafası karışsın, beyni bulansın. Hiç olmazsa bu maharetimle edebiyat tarihine geçerim.

Yazıyı bilgisayardan çıkardım. Okuyamıyorum bir türlü. Herkes teslim etmeli ki ben bu işin ustasıyım, kimse bu konuda elime su dökemez.

Sendeleye sendeleye koltuktan kalktım. Mutfağa gittim, bir bardak demli çay… uyku sersemliği ile içinde zeytinyağı bulunan bardağa doldurmuşum çayı, bir yudum aldım, çay ağzımda kaymaya başladı… Dilim damağımda kayıyor… Başladım gülmeye, nasıl kahkahalar atıyorum, ses yukarı kattan duyulmuş, komşum gece yarısı tavanı tekmeliyor, kardeşimle yeğenim kahkahama uyanıyor… Yazının üstüne çayı döküp elimle kâğıdın her yanına beziyorum… Kardeşim ve yeğenim anlamsız anlamsız yüzüme bakıyorlar. “ Marş, marş” doğru yatağınıza diyorum, kızıyorum onlara. Bu “yeteneğime” tanıklık etmek zorundalar mı?...

İkinci yazıya başladığımda hiçbir sözcüğü yan yana getirme becerisini gösteremedim, sözcükler dik dik yüzüme bakarak “ şaibelisin” dediler. Sildim attım.

Üçüncü yazıya başladığımda kulaklarımı sağır edercesine gürültü mü, kahkaha sesi mi olduğunu anlayamadığım garip seslerle irkildim. Bilgisayarın tuşları basmıyor, ekran garip hareketler yapıyor, gidip geliyor. Bir karikatür beliriyor ekranda, ağzı kulaklarında, kaşları neredeyse saçlarına yapışacak. Altında bir yazı: “ Gülümseyin”!...Üçüncü başladığım yazıyı değil bitirmek, girişini bile yapamıyorum.

İlk yazıyı elime aldım. Yazı odasından çöp kutusunun bulunduğu mutfağa varıncaya dek üzerinden sızan zeytinyağlı çayın her damlası birer metre arayla evin tavanını kirletti, berbat etti. Kağıdı buruşturup çöpe atarken,“Turgut bey diyorum, beni bu kadar sıkıştırır mısın, al sana yazı”.

 
Sanatsal Yazılar