Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Çocukluğumun geçtiği köyle kıyaslardım ortaokulu okumak için geldiğim kasabayı. Bizim köyün yanında devasa bir kütle, bir azamet heykeliydi sanki. En az beş yüz metre uzunluğundaki upuzun caddesinin tam orta yerine “ çarşı” diyorlardı. Bu sözcük bana yabancıydı ve ezberlemek için kaç kez tekrar ettiğimi bilmiyorum. Çarşının tam orta yerinde hükümet konağını soluna, topal Selahattin’in dükkânını sağına alan meydandaki Atatürk heykelini, kasabanın tenha günlerinde sanki gülümser, kasaba pazarının olduğu Perşembe günleri, babamı aramak için aralarında “kaybolma” korkusuyla koşuşturduğum, acele acele birbirini tepeleyerek yürüyen kalabalığın arasından başımı kaldırıp baktığımda kaşlarını biraz çatık görürdüm.

 

Kasabamızın bende bıraktığı ilk izlenim “ne kadar da büyük” olduğu idi. Kasaba havasına alıştıkça Perşembe günleri haricinde çok sakin ve yerleşim alanı olarak da dar bir alanda kurulmuş olduğunu fark ettim, tenhalığına, yalnızlığına alıştım.

Ortaokul ikinci sınıfa geçtiğim yazı kasabada geçirdim. Yaz akşamları bir başkaydı. Akşama kadar komilik yaparak kazandığım iki buçuk liranın elli kuruşunu gözümü kırpmadan açık hava sinemasında harcar, bir yirmi beşlik daha harcamamak için kendimle boğuşurdum… Olacak gibi değil ki…. Ben yaşta, kimisini okuldan tanıdığım çocuklar gazete kâğıdından yaptıkları hunilerin içine doldurdukları çekirdekleri avazı çıktı kadar bağırarak pazarlarlar, oradan oraya koşuşturur dururlardı… “eğlenceliiikkk, yimbeşeeee, eğlenceliiikkk, yimbeşe….”  Nefsime söz dinletemez, kabadayıvari bir havayla kasıla kasıla kadife pantolonumun cebinden çıkardığım “yimbeşliği” uzatarak, bir huni çekirdeği kapar, sinemadaki yerime otururdum… “Çıt,çıt,çıt….”. Virtüözü görünmeyen orkestranın hiçbir enstrümanı teklemezdi, mükemmel bir uyum, müthiş bir ahenk!... Çıt, çıt, çıt… Bu sesler bütün salonu egemenliğine alır, perde unutulurdu. Yalnızca, gözümüzün altından, oğlanın, kötülerin eline düşen kızı “ kurtarmak için” göründüğü sahneyi alkışlardık… Ne alkış, ne alkış… Pür dikkat gözümüz sahnedeydi, “kurtarıcı oğlanın” geç kalması yürekleri ağızlara getirir, arka sıralardan bir yerlerden yaşlı kadınların hıçkıra hıçkıra ağladıkları duyulur, torunu yaşındaki bir veledin “nine, film bu, film” uyarısı ile veledin ensesine tokat’ın inmesi bir olurdu. Sinema çıkışında erkekler gizliden gizliye, kadınlar daha aldırmaz bir psikolojik rahatlıkla gözyaşlarını silerlerdi… iyiler kazanmış, kız, kötülerin elinden “kahraman oğlanın” sayesinde namusu kirletilmeden kurtarılmıştı… Biz, çekirdeklerimizi yiyeduralım, bir kahraman tüm kötülüklerin üstesinden gelmişti…

Rol gereği, senaryosu iyi yazılmış oyun “kahramanlarının”, bizim mütevazı yazlık sinemanın kahramanlarından daha iyi oynayacakları elbette aklımın ucundan geçmezdi… Nasıl geçsin ki, kahramanlar “kurtarıcı” değil miydi?

“Kahramanlarla” iç içe yaşamışsanız, bu kez bir kese kâğıdı kabak çekirdeğini çitleyerek sizi seyretmesi için seyircilere “bedava” kabak çekirdeği dağıtıldığının tanığı olursunuz… Ve senaryonun farkına vardığınızda da “kahramanlarınızın” figüranlar üzerinden rant elde eden birer “celep” olduklarını görüp şaşkına dönersiniz… Figüranlar… İleride bir gün “kahraman” olmanın hayaliyle yanıp tutuşan, fani ömürlerini hep bekleyerek geçiren hayal nöbetçileri… Düşünce yetisinden yoksun, “başkahramanın” gözüne girmek için pür dikkat emir bekleyen, “hizmette kusuru olmayan” yaratılış kusurlu zavallılar…

Bilmem kaç yaşına gelmişsinizdir, yaşınız yarıyı çoktan geçmiştir ama hiçbir “kahramanın” yerini figüranlara bıraktığına da tanık olmamışsınızdır...

“Senaryo kahramanları” iyi kotarılmış senaryodaki rollerini kusursuz oynamışlardır… Ezberletildikleri toplumsal rollerini ifa ederken, yüz ve mimik hareketleriyle dışa vurum konusunda da neredeyse uzman kesilmişlerdir… “Kızın namusunun kirletileceği”ne hıçkıra hıçkıra ağlayan seyircilerin bu duygudan bir an olsun ayrılmaması için de varlık sebeplerini “kötülerin” varlığına borçlu olduklarını unutmazlar, aldıklarını fazlasıyla verirler… Böylesine de cömerttirler… Senarist, varlığının devamı için “kötüleri ve kahramanları” aynı laboratuarda üretir ve piyasaya sürer… Seyirci hazırdır, oyuncuları da ikame eder… İşi budur… Bir gün seyircilerin, oyunun tezgâhlandığı laboratuarı bunların başlarına geçirmesiyle, aldatılmışlıklarının hesabını sormasıyla ve tekmilinin birden defterini dürmesiyle de bir dönem kapanır, bir dönem açılır… Artık, seyirciler sinema salonunu ağlaya ağlaya değil, tebessümle, birbirlerinin koluna girerek terk eder. Mesela Küba’daki çocukların okula, gençlerin işlerine giderken, yaşlıların sokağa çıkarken yaptıkları gibi… Dans ede ede, yüzlerinde eksilmeyen tebessümle herkesin birbirine “Günaydın” dediği bir “sinema” ve bu salona layık seyirciler nasılsa bir gün yaşamın ucunu yakalarlar, değil mi bir dönemin “yaratılmış kahramanı” arkadaşım!...

Bir süreliğine benim de “yazma” yanlışlığında bulunduğum bir web sitesinde dolaşırken “Marksizmin artık kirlendiği”!,  kendinin de Marksist değil de, “Antikapitalist” olduğuna  (her nasıl olunuyorsa, şu sihirli reçeteni biz de bilsek artık diyorum) ilişkin müthiş analiz yeteneğine sahip olduğunun  o zaman farkına vardığım(!!!) yazında, Küba’daki gerçek durumu(!) ne kadar güzel çözümlüyordun… Meğer biz ne kadar yalan yanlış şeyleri bilgi diye depolamışız, gerçeğin ne kadar uzağına düşmüşüz… Senin yazını okuyunca yemin olsun hayıflandım… Hani bir zamanlar miting alanlarında nasıl da kendimizi yırtardık “ Ho Ho Ho Şi Min, İki, Üç daha fazla Vietnam, Ernastoya bin selam”…  Hani şu bilge duruşlu Ho Şi Min… Hani şu Arjantin doğumlu, Küba’da devrim yapan, sözcüklere sığmayan ideali uğruna Bolivyada öldürülen Che… Sahi, arkadaşım Che’yi kim öldürmüştü, senin bilmen gerekli diye düşündüm… Bir zamanlar yazılarına Che’den çokça alıntı yaptığını hatırlıyorum da… Bugün senin Euro’larından Dolarlarından beslendiklerin olmasın… Keşke Che’den alıntı yapacağına, şöyle dünyalık bir şeyler alıntılasaydın… Gençtin o zamanlar gerçi ve Avrupa’nın cömertliğini(!)  henüz bilmiyordun. Belki bir olasılık da şu Brüksel lahanası denen, Küba’yı “ Kerhane Cumhuriyeti” olarak tanımlayan kerhaneciyi henüz tanımamışlığındır. O Che’yi “ kaba saba, kültürsüz, birikimsiz” biri olarak gösterince, sana da ondan aşağı kalmamak için Küba’yı “Kapitalist sermayenin nüfusun onda biri tarafından kullanıldığı, Kübalıların bir kısmının açlık ve sefalet içinde yaşadığı, bir kısmının zevkü sefa içinde ömür sürdüğü” bir ülke olarak tanıtmak kaldı… Site sahipleri de “bizim gelenekteki” kahramanlar… Yıllar geçmesine rağmen “aynıların aynı yerde olması” da sizin geleneğiniz galiba…

Sana, sizlere imreniyorum arkadaşım, gıpta ediyorum. Büyük bir azim ve kararlılıkla kendinizi aştınız… Sağ cebinizde Euro, sol cebiniz Dolar… “İşiniz Almanya’dan iyi”… “Bir tarla bostan, yan gel Osman”… Gerçi vicdanınızdaki kirlilik, bilginizdeki kirliliği aşmış ama bu böyle olmayınca o da öyle olmuyor… Diğer yandaşların gibi rolünü kusursuz oynuyorsun… Ee, tabi senaryo kusursuz, Senarist uyanık adam… “Kahramanlarını bekleyen yığınlar” hala oldukları yerdeler… Tarla verimli yani… Daha çok hasat yapacağa benzersiniz… Çuvaldan tane çeken fareler gibi de kurnazsınız gerçi… Sonunuz benzemez inşallah…

Gerçi birilerinin kafasında ufak ufak işaretler belirmeye başlamış, “gâvurun ekmeğini yiyen gavurun kılıcını çalar” diyorlar, ama henüz sizin açınızdan bir tehlike oluşturacak, sahiplerinizin suyunuzu sıkıp çöpe atılmanızı sağlayacak kadar örgütlü değiller. Umarım korktuğunuz başınıza gelmez, ama say ki böyle bir tehlike baş gösterdiğinde de ufak ufak tüymedeki becerini bildiğimden sizlerin adına pek kaygılanmıyorum… O zaman da bilgi, beceri ve deneyiminizi kullanarak başka bir kapı bulacağınızdan eminim… Hatta sizlere bugün kuşkuyla yaklaşanlara yanaşıp, onların yanında bir köşe kapmanız bile mümkün…

Bana gelince… Hala Che’ den alıntı yaparak yazmaya çalışıyorum… Şu Avrupaya, ABD ye ısınamadım, tüylerimi diken diken ediyorlar.  “Hür Dünya Demokrasisini” hazzedemedim bir türlü… İlkellik işte neylersin… Koku duyularımızın farklı evrimleşmesi, damak tadımızdaki farklılıklar nedeniyle olsa gerek, sizlerin “kahramanlık” görüntüleriniz bana lağım ağzında yetişen b..k böceklerinin vızıltısını çağrıştırıyor…

Doğrusu kirli senaryoların kahramanlarına ısınamadım, bana karmaşık ve karanlık görünüyorlar. Efekt oyunlarıyla da “cüdamlaşan” kahramanlarınızdan bir çocuk gibi korkuyorum ve utanmasam “Anneee!..” diye bağırasım geliyor.Bizim kasabanın yazlık sinemasında kızı kurtaran kahramanımızı seyretmek istersen  haberim ola. Çekirdekler benden.

“Eğlencelik,  Yimbeşeee, yimbeşeee!..”

 
Sanatsal Yazılar