Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Bir kişilik karakteri tanımlamasının “oyuncak” olarak üretildiğini yeni duydum. Küçüklüğümden beri “ her devrin adamlarına” ekmediği yerden biçen” sözüm ona uyanıklara, insan suretinde görünmesine karşın bazen başını kıç, çoğunlukla da kıçını “baş” olarak kullananlara bu isimle hitabedilirdi. “Siktir pezevengi, hacıyatmazın biridir…” Yetiştiğim köyün birkaç kişilik konu komşu meclisinde adam yerine konmazdı… Bazı açık sözlü büyüklerin “ ulan fırıldak, yine ananı boyayıp babana  mı satacaksın” diye aşağılamalarına karşın, söyleneni duymaz, pişkin pişkin sırıtırdı… Her köyün “delilerinden” bizim köyde de vardı tabi, bunlar açık sözlü, mert, özü sözü bir insanlardır. Söyleyecekleri sözü eğip bükmeden, evirip çevirmeden “şak” diye söyleyiverirlerdi. Bu yüzden “deli” lakabıyla anılırlardı… Sonradan yaşam tecrübesiyle öğrendim ki, komşu köylerden de “ deli” lakabıyla anılanlar adam gibi adamlardı benim gözümde…Ekin/ Sanatın bu sayısının konusu aslında bu yazı olmayacaktı ve böyle bir yazı yazmak da şimdilik gündemimde değildi… Laf aramızda bu sayıdaki yazı bir “veryansınlı bir protesto” yazısı olacaktı, verip veriştirecektim. “Yeter be kardeşim diyecektim, gırtlağımı sıktın, yazın şu günlük güneşlik mahmurluğunda banana ne sanattan, bana ne bilmem neden. Meşgulüm kardeşim, hem de çok meşgulüm. Denizle meşgulüm, güneşle meşgulüm, kumsalla meşgulüm… Meşgulüm anladın mı, rahatsız etme artık yahu  keyfime bakıyorum işte arkadaş.” İki de bir “ yazılar ne oldu” “ dergi gecikiyor” “herkesin yazısı tamam, senin yazılar gelmedi” diye beni topa tutan Turgut Koçak’a haddini bildirecektim… Yine yırttı… Hacıyatmazlar bu yazıya konu olmakla Turgut Koçak’ı elimden kaçırdı… Doğrusu “gök görmüşler” gibi atladım konuya… Hemen sözlükleri ansiklopedileri kurcalamaya başladım… Meğer bir oyuncağın adı da hacıyatmazmış. Oyuncak bebeğin özelliklerine bakıyorum. Oyuncağın altına yerleştirilen ağırlık, bebeği her şart altında ayakta tutuyor…Başından bastırıyorsunuz, sağa sola yamuluyor, yana yatıyor, siniyor, pusuyor. Elinizi çekmenizle birlikte- o da nesi- hiçbir şey olmamış gibi yine ayaklarının üstüne gelmiş, alay ediyor sizinle, sırıtıyor pis pis…Dikkatimi çekti, bilgisayarlardaki msn amblemi de bir hacıyatmaz değil mi… Msn yi açarken yeşilli mavili bu iki fırıldak birbiri ardına dönüp durur. Bir koşu oyuncakçılara gittim. “Hacıyatmaz” istiyorum dedim. Satıcı kadın aldırmaz bir eda ile yüzüme baktı, “ Al, ne halt edeceksen” der gibi elime tutuşturdu… Eve getirdim, masanın üstüne koydum, burnumun ucundan öteye iterken devrileceğini bekliyorsun, devrilmiyor. Başından bastırıyorum, yamuluyor, eğiliyor, bükülüyor… “Tam hakkından geldim” dediğim an sallana sallana yine ayaklarının üstünde değil mi?. Ziyaretime gelen arkadaşıma “ Allah aşkına diyorum al bunu çöpe at, uzaklaştır şunu gözümün önünden.”. Bu kez arkadaşım başlıyor oynamaya. İtiyor, kakıyor, hırpalıyor. Ne mümkün devrilmesi. Her koşulda ayakta kalmayı başarıyor… Bu kez ikimiz birlikte başlıyoruz gülmeye… Sinir krizleri tutuyor. “amma da yavşakmış be” diyor, kaldırıp çöpe atıyor. Tam yerini bulduğu konusunda hemfikiriz… Arkadaşımın  işine yetişmesi gerekiyor, onu yolcu ediyorum… Kafamda bin bir türlü çağrışımlar… Bir karakter tanımlaması bir oyuncağa, bir oyuncak bir karakter tanımlamasına bu kadar mı uyar, bu kadar mı birbirini tamamlar… Silik, kişiliksiz, vıcık vıcık yapışkan, yavşak… Evin içinde bir odadan diğerine, diğerinden öbür odaya girip çıkıyorum, amaçsız, şaşkın dolaşıyorum… Gidip “hacıyatmazı” attığımız çöpe bakıyorum… Hiçbir rahatsızlığı yok, yatıyor öylece… Gözlerini bana dikmiş, sırıtıyor… “Sen kendine bak, ben her yerdeyim” der gibi, arsız arsız bakıyor… Çöpün kapağını iyice kapatıyorum, “pisliğe alışkın diye düşünüyorum, asla rahatsız olmayacak”… Gözümün önünden, aşağılıkları, sinsilikleri, fırsatçılıkları, kişiliksizlikleri “inceltilmiş” hacıyatmazlar geçiyor… Ne çok yakınımızda, yanı başımızda oldular, ne çok iç içe olduk bunlarla… Ve hala ne çok içimizdeler… Aklıma devrimci hareketin yükseliş dönemlerinde yer yer en önde olan bu türlerin pek açığa çıkmayan ve tanıyamadığımız yüzlerinin,  yenilgi sonrasındaki bayağılıkları geliyor. Yardakçılıkları, yalamalıkları, pişkinlikleri birinci sınıf… “Uşak” diyecek oluyorum, ağzımda sözcük dilime dolanıyor… aklıma eski devrin çiftlik ya da köşk uşakları geliyor, bunların bu hakareti hak etmediklerini düşünüyorum, yutkunuyorum. Bunlar başka bir şey, insan görünümlü, iki ayakları üstünde duruyorlar, bulundukları ortamda  “ciddi ciddi” laf ettiklerini sanıyorsunuz, diplerini kurcalamaya görün, mideniz bulanıyor, tiksiniyorsunuz… Dünlerini hatırlıyorsunuz, nasıl da en önde görünüyorlardı… Herkesin görebileceği yerde görünmek için kalabalıkları nasıl da yarıp geçiyorlardı… Bu tür “öne çıkma, görüntü oluşturma” hareketlerini içlerinde taşıdıkları coşkunluğun dışavurumu olarak algılıyor, kıvanç duyuyordunuz… Artık kalabalıklar yok, artık “masumiyet zırhına” bürünerek bu türlere olanaklarını sunabilecek, bunlarında bu olanakları “ çaktırmadan” kullanabilecekleri devrimci hareket yok… olsun, ne gam… Bunlar “yemlenecekleri” kapıları bulmada pek ustadırlar… Köpeğin sahibinin kim olduğunun ne önemi var, kim önlerine bir parça kemik atarsa bunların sahibi odur… Hangi sahiplerine karşı kuyruk sallamakta kusur ettikleri görülmüştür ki şimdiye kadar… Nerede üstüne çökecekleri bir kemik varsa, ağızlarının salyasını akıta akıta oradadırlar… Herkesten öncedirler ve herkesten öndedirler… Kullanabilecekleri ne varsa kullanmakta kusur etmezler. Filanca ortamda devrimciler mi var, elhak devrimci hareketin isimsiz kahramanlarıdır ve de “en fedai” ruhlusudurlar ve  değme devrimcilere taş çıkartırlar, filanca ortamda dolandırıcılık mı var, acayip delikanlıdırlar, filanca yerde istismar edilmeye açık iyi niyetler saf gönüller mi var, bunlardan daha ahde vefalısı zor bulunur… Haa, bakın ama, son bilmem kaç yılın gündemi ne?... Tabii ki, insan hakları, demokrasi, sivil toplum…Bunun yolu nereden geçer…  Etnik ve dinsel kimliklerin tanınmasından geçer elbette… Öyleyse kaşı, yaraya dönüştür… Kışkırt…. Bu etnik ve dinsel kimliklerde iş var, payına düşeni almak maharetine bağlı, göster bütün hünerini…Çeşme akarken doldur testini… Dün, “demokrasi” deyince nasıl da cansiperane “ sınıf demokrasisini” savunuyordun,  Vietnam da Ho Şi Min, General Giap, Latin Amerikada  Che Guevara, Fidel Castro “İdol”ündü, Stalin Yoldaşa toz kondurana haddini bildirirdin, “Faşizm” tekelci burjuvazinin en şoven en militarist kesimlerinin kanlı diktatörlüğü idi, enternasyonal dayanışma ile dünya işçi sınıfının  kapitalizmin sırtını yere getireceğine ilişkin inancına hiç gölge düşürmezdin… Lanet olası bok herif, aslında dün de bugünkünden farkın yoktu, her nasılsa içinde yer aldığın devrimci hareketin olanaklarını keyfince kullanman için kraldan çok kralcı kesilmen gerekiyordu, yaptığın buydu…Kabahati sana bulmuyorum, senin bu yılışıklığının farkına varamama uyanıklığına biz sahip değildik… Seni kene gibi kanımızda beslemeye biz alıştırdık, sen de gereğini yaptın….Bu gün yüzün daha açık, taktığın maske cüzzamlı yüzünün tamamını örtmeye yetmiyor…Sen “hacı yatmazsın”, her koşulda ayakta durabileceğin bir yerin vardır… Özellikle son yirmi yılın olumsuzlukları nasıl da işine yaradı… Nasıl da “şıp” diye sosyalizmin öldüğünü, Marksizmin bittiğini, Leninin fiyasko olduğunu  anlayıverdin… Kiralanmış beynini,yüreğini nasıl da efendilerinin hizmetine sunuverdin… Artık ağa babaların dünyaya hükmediyor ya, keyfine diyecek yok…Usul usul sen de kendine bir yer  edinirsin… Bilgi birikiminin, çapının ve düzeyinin hiç önemi yok, yeter ki AB fonlarından payına düşeni kap… Nemalan… Aslında ne pislik olduğunu ağababaların da biliyor ama “ öttürecekleri boruya” ihtiyaçları var, senden iyisini de elbette bulamayacaklar… Canım nasıl olsa geçmişinde “ solculuk” yok mu, işte bu “solculuğunu” bilirkişi olarak kullanacaksın, sola, sosyalizme üst perdeden burun kıvırıp, ağa babalarının sesini üfleyeceksin… Kapitalizm dünyayı kana buluyormuş, sömürü almış başını gitmiş, işsizlik insanlara cinnet getiriyormuş… Bunlar  “eski kafa” yiğidim, geç bunları, işine bak… Ha bak, aslında seni takdir etmiyor da değilim… Nerde bok, orda böcek… Yine de cahillik edip sakın ola “solculuğunu” bir çırpıda siliverme… Gün gelir yine kullanırsın… Zaten senin ağababaların bile efendilerini dobra dobra savunamıyorlar, çuvallıyorlar, gülünç duruma düşüyorlar… Onlar bile “kokuşmuşluklarını” sol” ağızla dezenfekte ediyorlar… Hem en iyisi bu değil mi sence de… Hem hizmette kusur etmeyeceksin, hem de “ sol”un mirasından olmayacaksın…Biraz sivil toplumculuk, biraz çevrecilik, biraz cinsiyetçilik, idare ediver canım…  Sen Hacıyatmazsın, elbette bir bildiğin vardır…Vakte göre ibadet de değişir, değil mi ama… Haydi göster kendini, ihalede müşterin olsun. Belki bir gün birileri senin “Lahanaya gelince kıtır kıtır, “şey”e  gelince mööö!...” demene beklemediğin bir karşılık verirse, onu da şimdiye kadar yediğin haltlara karşılık sayarsın…

 

Yer yüzünün ne kadar sabırlı olduğunu siz hacıyatmazlardan öğrendim... Gerçekten doğanın sabır katsayısı oldukça yüksek olmalı…

 
Sanatsal Yazılar