Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Bahar, çelişkili duygular yumağı gibi avuçları içine alıyor insanı. Açmazdayım.  Kendimi, çıkışı olmayan örümcek ağının içinde hissediyorum. Örümceğin zehrine karşı korumaya alıyorum vücudumu, ellerimle yüzümü kapatıyorum. Bütün vücudum yüzümden ibaret, sanki diğer parçalar bana ait değil, ya da sanki yüzümü koruyabilirsem bedenimin diğer uzuvlarını da korumuş olurum diye düşünüyorum. Daracık alanda çırpınıp duruyorum. Belli belirsiz cisimlerin flu görüntülerinden cesaret almaya çalışıyorum ne ve kim olduklarını bilmeksizin. Siluetler yavaş yavaş belirginleşmeye başlıyor, bana yansıyan görüntüleri korkunç. Rahatlık ve kaygısızlıktan öte, bu halden  "memnun oluşlarından" şaşkınlığım gittikçe artıyor. Ürpererek yarım yüzlerine dokunuyorum. Her dokunuşta yüzlerinin bir kısmı yok oluyor... Önce küçük bir parçası geliyor elime, sonra bir parça, sonra bir parça... Her dokunduğumda yüzlerinin bir kısmı yok oluyor... Yanındakine dokunuyorum, ötekine, arkadakine, beridekine.... Hepsi hepsi... cüzzamlı yüzlerindeki cerahatlar elime bulaşıyor, gözlerinde daha önceleri var olduğunu sandığım ışığın yerini bulutsu bir tabaka almış, irin akıyor... Midem bulanıyor, hayır bulanmıyor da sanki yerinden sökülecek...  Aldırmaz gülüyorlar, kahkaha atıyorlar,  çığlık atıyorlar teker teker, grup grup...Habire çoğalıyorlar... Gittikçe çoğalıyorlar ve arkası önü görünmez bir kafileye dönüşüyorlar..

Gülüşmeleri sağır edici bir uğultu halini alıyor.... Tanıyor gibi oluyorum bunları, bazılarını sesinden, bazılarını mimiklerinden... Benim tanıdığım insanlar bunlar mıydı, şeklen benziyorlar, ruhen asla... Karar veremiyorum, endişeye kapılıyorum... Aklıma takılan soruların cevapları yok bu görüntüler karşısında.... Ben yanılıyor olmalıyım.... Şayet yanılmıyor idiysem, daha dün biz bunlarla yağmur yaş, soğuk sıcak demeden, açlığımıza açıklığımıza aldırmadan dağ bayır örümcek yuvalarını dağıtmak için yıllarımızı vermemiş miydik... Kentlerin bulvarlarında, kasaba meydanlarında, gecekondu,  köy kahvelerinde örümceğin zehrine karşı insanları uyanık olmaya çağırmamış mıydık... Fabrika önlerinde "kardeşler" diye başlayan bildirileri dağıtırken örümceklerin ölümcül saldırıları karşısında ölümüne direnip, kimimiz sakatlanıp, kimimiz öldürülüp, çoğumuz tasavvur edilmez işkencelerden geçirilerek yıllardır hapis yatmamış mıydık... Bu kişiler bunlar olabilir mi... Kendimi asla bağışlamayacağım, asla, asla. Ben ne kadar kalbi kararmış biriyim... Beynim en iğrenç oyunlarından birini oynuyor olmalı bana... Hallüsünasyon görüyor olmalıyım... Kötü bir düş, bir kabus... Bu tertemiz insanlar geldiler de şimdi yüzlerini örümceğin zehrine teslim ettiler.... Ben çok kötü bir insanım, aklınızın, havsalanızın alamayacağı kadar kötü...  

Adımı söylüyor biri ağzından salyalar saçarak. "Sen hala orada mı kaldın" diyor... "Biat et örümceğe, rahat bir hayatın olanaklarını tepme"... " Ne çektik biliyorsun, dünya değişti, artık küresel örümceğin ağları içindesin, çaban boşuna,inadın boşuna"... "Katıl bize, örümceğin nimetlerinden yararlan"... Bu nimet dediğiniz zehir diyorum, yüzünüzde bakılacak yer kalmamış, gözleriniz bulutsu bir tabaka, irin akıyor her yanınızdan, leşten beslenen akbabalardan farkınız kalmamış.... Sizi tanıyorum diyorum, "evet ama diyorlar şimdiki biz o zamanki biz değiliz..." Yanılmadığımı anlıyorum, tanıyorum bunları. Nereden ve nasıl bu ağın içine düştüklerini sormuyorum artık...

Sözümü bitirmeden gırtlağıma sarılıyorlar, akbabaların leş gagalaması gibi gagalamaya başlıyorlar... Korkuyorum, çok korkuyorum... Canım acıyor... Garip... Gagalarının bütün şiddetli vuruşlarına rağmen etimden bir parça bile koparamıyorlar... Sadece canımı yakıyorlar... "Karşımızdasın diyorlar"... "Karşınızdayım diyorum"... Darbelerden sersemledim, sadece korunmaya çalışıyorum saldırılarından.... Nasıl olduğuna pek akıl erdiremediğim bir şekilde ağda bir delik açılıyor... Küçük, küçücük bir delik... Gökyüzüne bakıyorum, mavi berrak, lekesiz... Evren bu çatının altında diyorum, örümcek ağının içinde değil... Ağ, asla evreni içine almayı başaramayacak... O sınırsız gök yüzünün bir noktasından esip örümcek ağının içine gizlice giren rüzgarın esintileriyle geliyorum kendime... Gülüşlerin kutsal bir ışık, bir güç,derman kaynağı oluyor takati tükenmiş bedenime..." Yaşam seni sınava çekti diyorsun, ya başaracaksın, ya da yüzüne cüzam illeti bulaşacak"... Yorgunum diyorum sana, çok yorgunum, direnmeye mecalim kalmadı... Seçim senin diyorsun, ya şu engin, sınırsız, sonsuz masmavi gökyüzü, serin rüzgârlar, ışıklı gecelerde birlikte söylediğimiz şarkıların hayatı, ya da örümcek ağı ve cüzamlı bir yüz... Ya biz ya onlar...

Belli belirsiz,  uyur uyanık düşlere dalıyorum... Masallarla büyüdün diyorum kendi kendime. Anka Kuşu küllerinden yeniden doğmadı mı, Prometenin kalbini her gece akbabalar parçalamadı mı?. Bugün yaşayan kim?  Anka Kuşu. Bu gün yaşayan kim? Promete... Yaşam tükenme noktasında kendini yeniden mi doğuruyor, insan yeniden mi ayağa kalkıyor?

Bir irkilmeyle kendime geliyorum. Güz rüzgarlarının saçlarını dağıttığı o sokaktan yürüyoruz yine,  yüzünde övünç duyulası bir aydınlık, gözlerinde tanığı olduğum o mübarek gülümseme... Başını omzuma yaslıyorsun, ince usul bir sesle konuşuyorsun,  ağır ağır.. Dalgınlığımı soruyorsun, "halsiz görünüyorsun, yüzün sapsarı, üstelik iki saattir de hiç konuşmadın" diyorsun, yine gülümsüyorsun.

Kendini anlat diyorsun, gün ağarmadan

Gecenin diliyle seslen

Rüzgârın gözüyle bak gözlerime/sıcak, esrik

Varsın gurbete düşsün gölgen

Yüzünü döndüğün yer sıla

Kırılgan mevsimlere benziyorsun

Zaman ve mekândan uzak.

 

Dalıp gidiyorsun varlığımdan habersiz

Merdiven uzatıyorsun gökyüzüne

Yıldızlara değiyor başın, gülüşün güneşe bedel

Koçero sanıyorsun kendini/masum yüzlü eşkıya

Issız koyakların hükümranı, sicili bozuk çingene

 

Kendini seyre çıkıyorsun karşı kıyılara

Alaca karanlığında akşamların

Şarapla yıkıyorsun patikaları

Bir yanın gök gürültüsü

Kelebek zarifliğinde bir yanın

Nereden gelip nereye gidiyorsun, meçhul

Bir nehir bilinmezliğinde

Bütün hayallerin gerçek, bütün gerçeklerin yalan

Silinip gidiyorsun zamanın gözlerinden

Dudağından düşürmediğin ıslığın kalıyor geriye

Bir de rüzgârlar.

 

Gecenin bitimindesin, günün ağarma vakti

Dağlar mühürlendi, atın yorgun

Ateşinin alevleri sönmekte

Sesine ses vermiyor ipek şalda saklı hançer

Düşlere yer yok bulvarlarda, caddelerde tay kişnemez

Vurulmuş at iskeletleri yatıyor mavzer çattığın dağlarda

Sığınacak neren kaldı

Gökkuşağından başka

Elimi bırakma, gölgen eksilmesin üstümden

Mayıs yağmurlarında öp beni, seyrimize çıksın el âlem

Düşlerin erguvan rengindeyim

Seninle sürüyor seninle başladığım masal

Bütün suçlarını bağışlıyor, kutsuyor bütün günahlarını

Peşinden koştuğun ömür

Bilirim iflah olmazlığını

Aşka ferman neylesin

Bahar yakışıyor sana.

 
Sanatsal Yazılar