Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

“Nereden takıldım dedi” o şiirin dizelerine durup dururken, bir açıklaması yok. Bu dizelerin ve çağrıştırdıklarının, yanından yöresinden geçmeyen, ilgisiz ilişkisiz bir yığın sorunu kafamda döndürüp dolaştırırken, nefesimi kesen o dik yokuşta soluk soluğa kaldığım o an dilimin ucunda bitiverdi… Usul usul şiirin dizelerini mırıldandı.

“Ey unutuş! Belleğin aynasındasın yine

Unutulmuş muydu sahi, unuttum dediklerin

Anıların duldasında yaşlanan atlılar gibisin

Kuzguni siyah gülümsüyorsun tadı buruk hayata…”

 Epeydir görüşmediğim ve özlediğim bir arkadaşımdı ve bütün kaygılardan uzak ve günlük koşuşturmaları bir yana bırakarak eski iki arkadaş özlem giderecektik. Önceden kararlaştırdığımız buluşma yerine geldiğinde o yine tedirgin ve endişeliydi. “Ulan dedim bozgun yemiş ordu neferi gibisin, yüzün allak bullak yine, güya dertsiz tasasız iki gün geçirecektik. Korkma dedim, tavlada seni mars etmem.” Güldü, uzak bir boşluğa cam gibi bakan gözleriyle. Üstüne gittim, “ hayrola dedim, sorun ne”… Kırık ve isteksizdi sesinin tonu…

 

 “İtiraf edeyim ki, aslında şiirin çağrışımları yeni değil ve yoruldum. Yirmi yıldır bu çağrışımlar bir kâbus gibi çöker üzerime. O yana çırpınırım, bu yana çırpınırım, kendimi bir çözümsüzlük dehlizinde bulurum. Çözümün bireysel çabamın ve kişisel gücümün çok ötesinde olduğunu bilmeme rağmen, beni cendereye sokan bu mülahazalar davetsiz misafirler gibi gelir beynimin ortasına yerleşir.” Garsonun getirip masaya bıraktığı ve ancak benim hatırlatmamla farkına vardığı soğumuş çayını yine isteksizce yudumlayarak kendini “mengeneye sıkıştıran” kâbusunu anlatmaya başladı.

 O’nu o melanetli tarihin arifesinde tanıdım. Yirmili yaşlarımızda hiçbir gelecek ve istikbal kaygısı taşımaksızın ve kişisel yaşamlarımıza ilişkin bütün kaygılarımızı silip attığımız o dehşetli ve imrenilecek güzel günlerden biriydi. Buz gibi soğuk bir Aralık ayı… O sene şu malum hikâyeden dolayı girdiğimiz cezaevinde örgütün lideri de bizimle yakalanmıştı… İnsan dışarıdayken yol arkadaşlarının kişiliğini, mizacını, karakterini tanıma ve tahlil etme olanağına pek sahip değil, ama ceza evi başka… Yirmi dört saat birliktesin ve dışarıda saklamayı başarabildiğin iyi ve kötü yanın, kavağa tırmanan maymunun kıçı gibi ortalığa seriliveriyor… Her şey ayan beyan ortaya çıkıyor… Biz, bize liderlik eden kişinin bu yetenekte olmadığını cezaevinde gördük… Tipik bir küçük burjuva… Bencil, çıkarcı… Adamın işi gücü cezaevindeki devrimcilere “hava basmak”… Kendi grubumuzdan arkadaşları basbayağı kendine hizmet eden özel meydancı gibi görmeye başladı… Onun bu davranışlarına başlangıçta bir anlam veremedik ama “ dur bakalım dedik, bir bildiği olsa gerek”… Ama adam giderek bu ne ad verip de nereye koyacağımızı bilemediğimiz davranışlarına her gün bir yenisini ekledi… Şaşkındık ve paniğe kapılmıştık… Biz işçi sınıfına önderlik edecek yetenek ve kapasitede bir örgüttük ve bizim liderimizden en alt kadememizdeki militanımıza kadar hiç kimsenin değil böylesine zirzopluğuna, küçük burjuva zafiyetlerine bile hoş görü gösteremezdik… Karşı devrimin böylesine amansızca üstümüze yüklendiği bir dönemde bu tür zafiyetlerin bedelini kestirebilirdik… Bizim bu lider tayfası, kurucularımızın malum sonundan sonra adeta miras konar gibi örgütün başına geçmişlerdi… Öldürülen liderlerimizin her davranışı bizi büyülerdi, biz devrimci davranışı onlardan öğrenmiştik… Neyse uzatmayalım, ilk şaşkınlığımız ve “ dur bakalım, nereye varacak” bekleyişimizden de olumlu bir sonuç alamayınca bu kişinin davranışlarına karşı çıktık, eleştirmeye çalıştık. Ama o bizim üzerimize yanındaki çakalların eline bir falçata tutuşturarak bizi vurdurmaya ve susturmaya çalışarak geldi… “Sözüm ona bizi örgütten attı”… Hâlbuki örgüt bizdik, adam dışarıdayken bile kıçını kaldırmamıştı… Cezaevinde bir iki yıl yattıktan sonra dışarı çıktık… Örgüt bu adama rağmen toparlanmalıydı ve bunu yapacak bizdik, başkaca kimsecikler de yoktu… Bu ağır ve zor olduğunu bildiğimiz görevi de erteleyemezdik… Lakin bütün olanaklar dışarıda bu adamın müritlerinin elindeydi ve cebimizde yol paramız bile yoktu… O günün iletişim koşullarında kararlaştırdığımız şehirde toplanmak üzere tarih tespit ettik… Herkes kendi aile ve arkadaş çevresinin olanaklarını kullanarak kararlaştırdığımız şehirde, bir pastanede sabahın erken saatlerinde buluştuk… Pastaneye ilk gelen arkadaşların sonradan gülerek anlattıklarına göre ceplerinde para olmadığından çay bile söyleyememişler… Her gelen kişi bir sonra gelecek kişide para var diye düşünmüş ama son gelen arkadaş da ben de para yok deyince herkes birbirinin gözüne bakmıştı… Gelecek kişi sayısı yediydi ve tamamdık. Kalkıp konuşacağımız bir eve gidecektik. Toplantıya o şehirden gelen arkadaş “ eğer dedi kabul ederseniz buradan bir arkadaş daha bu toplantıya katılmak istiyor ama ben sizinle görüşmeden ona evet demedim. Sağlam bir arkadaş, kabul ederseniz çağırayım”… Ben karşı çıktım, bu sayı şimdilik yeterliydi ama o arkadaşın ısrarcı bakışları sonucu kararımı geri aldım, “gelsin” dedim… Birkaç dakika sonra döndüler… İlk bakışta güleç yüzlü, uzunca boylu, yaşı bizden büyük bir arkadaşımızdı… Bu arkadaşımız toplantıyı sadece izleyecekti ve oy hakkı yoktu… Toplantıda kimin hangi bölgede çalışma yapacağına ilişkin kararlar alındı… Örgüt çalışması para demekti, olanak demekti, ama hiç kimsenin birbirinden isteyebileceği bir yol parası bile yoktu, çünkü hiç kimse parasal olarak birbirinden farklı değildi… Örgütlenme kararı alınmıştı ama sanki örgütlenmenin aracı maddi güç değil di de herkesin göğüs kafesinde taşıdığı yumruk kadar yürekleriydi… Bunlar ortaya konacaktı, başka çaremiz de yoktu… Bu arkadaş ilk kez söz aldı… “ Kararlarınıza elbette müdahalem söz konusu olamaz ama ben bu örgütün sempatizanıyım, hiç olmazsa gideceğiniz bölgelerde günlük yaşamınızı sağlayacak paranın temin edilmesi gerekir, hiç biriniz de para yok… Bana üç gün süre verirseniz biraz para temin edebilirim”… Bu arkadaşın önerisi hoşuma gitmekle birlikte onurumu kırmıştı… İçimden “ şu hale bak dedim, örgütün bütün olanaklarının elde edilmesi omzundan geçsin, şimdi yol parasına muhtaç ol”… Benim karşı çıkmama rağmen diğer arkadaşların beni ikna çabalarına daha fazla karşı koyamadım… Laf aramızda o arkadaşların oluşturulacak örgütte sorumluluğu bana yükleme eğilimlerinin farkındaydım… Psikolojik olarak kendimi de öyle hissetmeye başlamıştım ve bu olanağı temin yolunu ben açmalıydım… Çaresiz ben de “evet” dedim… Bu arkadaş bildiğim kadar evli, iki çocuklu ve çalışıyordu. Dönüş paralarımızı temin için ayrıldı… Bir yandan amaca ulaşmak için bu “yedi fedainin” inanılmaz kararlığı ile kıvanç duyarken, diğer yandan evli bir arkadaşımızın çocuklarının nafakasını hangi gerekçeyle olursa olsun bizim cebimize koyması beni daralttı, boğuldum, nefesim tıkandı… Kendimi dışarı attım… O şehirdeki arkadaş arkamdan geldi, içeri girdik tekrar. Herkes önüne bakıyordu, herkes heyecan ve moral bozukluğunu aynı anda yaşıyordu… Çok geçmeden arkadaşımız bir miktar parayla geldi ve herkese ancak yol parası kadar para verildi…

 “Hoca dedi” işte Türkiye Devrimci hareketinde herkesin saygısını kazan bu örgütün ilk kilometre taşı, bu arkadaşın çocuklarının nafakasını yol parası yaptığımız bu parayla atıldı”… Hikâye ilgimi çekmişti, “ ne oldu sonra dedim, anlatmak ister misin”…Yüzündeki bulutlar dağılmıştı, güldü, devam etti anlatmaya…

 Herkes birbirinden bağımsız, toplantıda kararlaştırdığımız bölgelere dağıldı… İlk altı ay birbirimizden hiç haber alamadık… Ama bütün arkadaşlarımızın can hıraş uğraştığından kimsenin aklına bir şüphe gelmedi… İlk altı aydan sonra yeniden bir başka şehirde bir araya geldik… Şehre ilk gelen benimle ilk toplantıya ev sahipliği yapan şehirdeki arkadaştı. Diğer arkadaşlar gelinceye kadar bu arkadaşla sohbet ettik… Tabi sohbetimizin konusu malum… Yaşımız gereği söz etmemiz gereken sevgililerimizden söz edecek halimiz yok ya… “ Ne yaptın, çalışmalar nasıl gidiyor v.s. Kendisinin bizden daha şanslı olduğunu, kendi bölgesindeki çalışmaları toplantıya getirdiği arkadaşla birlikte yürüttüklerini, kısmen de olsa maddi sorunlarını çözdüklerini, filanca sendikayla ilişki kurduklarını, falanca fabrikaya birkaç arkadaşımızı işçi olarak koyduklarını, demokratik kitle örgütleriyle ilişkilerini v.b iç açıcı bir sürü şeylerden bahsetti… Haklı bir övünme payıyla “artık dedi, yol paralarınız ve bölgelerinizdeki çalışma giderlerinizi bizim bölge karşılayacak”… “ Vay be” dedim, lan oğlum yoksa Mısırdaki halandan miras mı kaldı”… “ Yok dedi, bölgedeki haramzadeler, soyguncular, tefeciler vergi vermek için “ rica” ettiler, biz de ricalarını geri çevirmedik… “ Hani o arkadaş var ya, doğrusu çok yetenekli, çözümü o buldu… Gözlerim ışıldamaya başladı… Doğrusu çalışmalar çok iyi gidiyordu ama parasızlık bizi köşeye sıkıştırmış, can sıkıcı bir hal almıştı… Doğrudan söylemeye dilİm varmadı, dolaylı ima ettim, “ biliyorsun dedim, yoksul insanlardan makbuzlu makbuzsuz para toplamak….”… “ Endişe etme dedi, bu konuda ilkelerimizi biliyoruz…” “Nasıl yaptınız bu işi dedim, diğer arkadaşları bilmiyorum ama ben maddi sorunların çözümünde bir arpa boyu yol alamadım, eş dosttan bulduğum borç dağları aştı, bu paralarla idare etmeye çalışıyorum…”

 Bu arkadaşın toplantıya gelmesinde ısrarcı olan arkadaşla, yine bu arkadaşın kendisiyle bu şehre geldiğini ve şayet onayımız olursa toplantıya katılmak istediğini söyledi, güldüm. “Tabi olur ama dedim, diğer arkadaşların da onayını almamız gerekir”… Arkadaşımızın toplantıya katılması oy birliği ile kabul edildi. Sorunlarımız ve çözüm önerilerimiz tartışıldı… Kısa süre içerisinde göz kamaştırıcı mesafeler kat edilmişti…. Yedi bölgeden dördü maddi sorunlarını “idare eder” ölçüde çözmüştü… Bütün bölgelerde faşist saldırılar kitlesel katliamlara dönüşüyordu… Herkesin yüzünde çaresiz kalmanın tedirginliği… Örgütsel çalışmanın kitleselleşmesi için ikinci aşamaya geçilmesinin zamanı gelmişti… Heyecan verici kararlar alındı… Bölge komiteleri, şehir komiteleri, işyeri, okul, fabrikalar komitesi kurma kararları alındı… Doğrusu –başta ben- hiç birimiz bu kadar kısa sürede böylesine gurur verici bir tablo ortaya koyacağımızı beklememiştik… Artık devrimci harekette biz vardık ve kısa sürede saygın bir yer edindik… Faşist saldırılara doğrudan cevaplar verildi… Mahalle mahalle, kapı kapı nöbetler tutmaya başladık faşist saldırılara karşı… Bu arkadaş akıl almaz bir fedakârlık, akıl almaz bir örgüte bağlılık ve disiplin örneği sergiledi… Mali komitedeydi, örgütün parasal kaynak elde etmesinde öylesine büyük payı var ki… Artık, gerçekten donanımlıyız, hem deney tecrübe olarak, hem parasal açıdan hem de… Başka açılardan… Diğer sol örgütlerden arkadaşlar gıpta ediyorlar, “ Siz gıpta edilen bir örgüt oldunuz lan diyorlar. İMF, dünya Bankası size mi çalışıyor? Şakayla evet diyorum, kendilerinin girebileceği kadar derin bir mezarı ancak bizim kazabileceğimize inanıyorlar, sizi acemi görüyorlar, onun için bize mezarlarını kazma parası veriyorlar. Biz onların ahiretlerini hazırlıyoruz diyorum, gülüyoruz”…

 Arkadaşımın yüzüne yeniden bir burukluk çöküyor, nefes alışları sıklaşıyor, bu kez sözcükleri daha bıkkınca kullanmaya başlıyor.

 “ Bu arkadaş diyor örgütte profesyonel olarak çalışmaya başlayınca işini bıraktı. Nerde örgütün bir sıkıntısı var, o orada… Ev bark hak getire… Sonra biliyorsun 12 Eylül… Kimseyi suçlamak istemem ve kafamda hala cevabını bulamadığım sorular bana kalsın ama 12 Eylül teslim aldı bizi, ülke satıcı pezevenkleri elimizden kurtardı, onların imdadına yetişti… İşin bu yanı başka… Cezaevinde de bu arkadaşla birlikteydik… Anlatılmaz işkencelerden geçtik, hakkımızda ikişer kez idam istemiyle davalar açıldı. Şakaları yok, bu adamlar bizi asmakta kararlı… Hepimiz bu psikolojideyiz… Cezaevinde sık sık baskınlar olur, arkadaşlarımız alınır götürülür… Necdet’in idamından biliyoruz, gece yarısı hücrenizden alıp götürürler ve asarlar… Kurşuna dizilme olasılığımız da az değil… Diyeceğim hücremizden her alınıp götürülüşümüzde birbirimizle vedalaşırız… Sonradan hücrelerden çıkardılar bizi koğuşlara verdiler ve yine bu arkadaşla aynı koğuştayız… İdamla yargılanmamız devam ediyor… Yüzüne bakıyorum sık sık… Yahu adamı idam sehpasına değil de sanki damat yapıp gerdeğe sokacaklar gibi öylesine rahat ki… Yüzündeki gülümsemenin eksildiğini hiç görmedim… Aklımızda örgütün dışarıdaki durumu… Ne yaptılar, kayıpları ne kadar… Gelen haberler iç bunaltıcı… Birçok arkadaşımız çatışmada öldürülmüş… Cezaevi üstüme kapanıyor, keşke diyorum, sorunum sadece burada yatmak olsa, ya da asacaklarsa bir an önce assalar… Ama elin kolun bağlı kalmak ne zul bir iştir… Cezaevinden kaçma planları yapıyoruz… İmkânsız derecede zor bu işi nasıl başaracağımızı soruyorum… Gülüyor, “hangi işi başarmadık ki diyor”.. Bir gece rüyasında örgüte haraç veren bir tefeciyi görmüş, “ yahu demiş adam çoktandır vergimizi veremedik, sizi bulamıyoruz, sonra bizden faiz de istemeyin, vallahi de billahi de bir kusurumuz yok” demiş… Her zamanki gibi, yüzündeki o aydınlığa gülümsemesi eşlik ediyor… “Bir an önce çıkalım da diyor, işimize gücümüze bakalım”…

 “ Eyvah dedim, anlattığı bu arkadaşın ölüm haberini mi aldı yoksa… “ Sesimi kısarak, endişeyle “ öldü mü dedim”… Kimi kastettiğimi anlamıştı. “ Yok dedi, yaşıyor”… “ O halde mesele ne dedim”… “Mesele şu ki dedi, cezaevinden çıktıktan sonra da sık sık olmasa da görüşürüz… Geçimini sağlamak için yapmadığı iş kalmadı, özellikle kendi arkadaşlarımızla iş yapmayı seçti… Dışarıdayken katıksız güvenini ortak ticaret yaparken de sürdürdü… Şu para ne melanetli şeymiş ki, iş yaptığı kendi yoldaşlarından habire kazık yedi… Adamlar mal mülk sahibi oldu, sağa sola bunun imzalarını taklit ederek çekler verdiler. Tabi verdikleri çekleri ödemediler. Çekler bu arkadaşın adına ve imzası taklit edilerek verildiği için alacaklılar bunun yakasına yapıştı. İcralar, davalar birbirini kovaladı… Eşi bu sıkıntıyı kaldıramadı, arkadaşı terk etti… Çocuklarının gözünde beceriksiz adam, eş dost çevresinde adı dolandırıcıya çıktı... En çok da eski bir arkadaştan yüz dolar para almış ve ödeyememiş, bunu aramış “sen dolandırıcılığa başlamışsın, beni dolandırdın” demiş. Hazmedememiş, intihara teşebbüs etmiş, hastaneye kaldırmışlar, güç bela hayata döndürmüşler… Görüşmek istediğimde görüşmeyi kabul etmedi, kaçtı benden… Israr ettim, bir kahvede ocakçı olarak iş buldu, yanına gittim… Çocuk gibiydi, ağlarken içi dışına çıktı…

 Sohbet ettiğim arkadaşım bir an yüzünü öte çevirdi, o da ağlıyordu… Ağıdı hıçkırığa dönüştü… Kendine geldiğinde bakıyorum da dedi, o zaman bile elinden kabuklu yumurta yenmeyenler örgütün paralarının üstüne yatanlar şimdinin saygın iş adamları oldular… Örgütün bütün parasal olanakları bu arkadaşımın elindeydi, isteseydi ohooo…

 Bizim aylaklık programımız yatmıştı anladım, “ ne yapabiliriz dedim”… İşte onun için geldim… Arkadaşımı yardım konusunda ikna ettim, senden söz ettim, seni tanıyor… Bu arkadaşımıza bir kamyonet alalım… Daha önceleri odun kömür işi yapmıştı, bu işi biliyor…

Siz “ hayır” diyebilir miydiniz?...

 
Sanatsal Yazılar