Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Ay Doğarken Şavkı Vurur Ovaya

Çocukluğumun geçtiği köyde, baharın yaza evirildiği mevsimlerde, gündüzlerin kararmaya durduğu akşamüstlerinde, malın-maşatın sığırdan eve döndüğü, davar sürülerinin boynundaki çanların armonik sesler çıkararak salkım salkım ovaya indiği saatlerde, köy halkı da irili ufaklı tarladan, bağdan-bahçeden eve dönmüş olurdu. Yaşamın kendiliğinden oluşturduğu iş bölümü ile büyük-küçük, çoluk çocuk, kadın kızan, yürümeye yeni başlamış çocuklar dâhil, bütün ev halkı üzerlerine düşen işi bilir, sessiz sedasız herkes kendi işini yapardı. Kimi sürüyü sağmaya koşar, kimi sığırdan dönmüş ineği danayı ahıra yerleştirir, kimi yemek, kimi temizlik işiyle uğraşırdı. Köyde bulunan tek radyonun sahibi ve köyün ileri gelenlerinden Ahmet amcanın, akşamın alaca karanlığında bastonuna dayanarak köyü tepeden gören evinin yokuşuna doğru yürümeye başlayacağı anı en çok da genç kızlar merakla beklerler, göz ucuyla Ahmet amcanın evine yürüyeceği zamanı yoklarlardı. Ahmet amca birazdan ceviz kaplamalı sandık büyüklüğündeki radyonun düğmesini çevirecek, o beklenen türkü köyün bir ucundan diğerine yankılanacaktır. Bu türkü herkesin türküsüdür ve her genç kız, her genç delikanlı bu türkünün kendisi için yazıldığına inanırdı.”Havaya da deli gönül havaya, Ay doğarken şavkı vurur ovaya”… Bu türkü herkesin kaderidir, herkesin derdi, herkesin dermanıdır da… Bunun içindir genç kızların, delikanlıların Ahmet amcanın yokuşa yönelmesini dört gözle beklemeleri, bunun içindir yüzlerinde gülücükler açarak birbirlerine kaş göz işaretiyle bir şeyler anlatan genç kızların birbirlerine ne anlattıklarını kimselerin bilmezliği, duymazlığı…

“Sultan karı” hariç tabii… “Sultan Ebe” bütün köyün “ebesiydi”… Doğum yapan kadınların hemşiresi, nazara gelmiş genç kızların, göz değmiş delikanlıların okuyucusu-üfleyicisi… Bu hal ona saygıyla karışık bir dokunulmazlık da verirdi… Onun söylediği her söz dikkate alınırdı, dışına çıkmak bir çeşit aforoz nedeniydi… Elbette genç kızların sır küpü… Dün filancanın düğününde halay başı olan delikanlının şapkasını sağ tarafına yıkarak düğün evinde süzdüğü genç kız, bu gün anasının yanında köy meydanından geçerken aynı delikanlı ile ansızın göz göze gelivermişti ya… Bu durum kaşla göz arası genç kız tarafından hemencecik sultan ebeye iletilir, sultan ebe dışı çimento kâğıdıyla kaplı, örselenmiş, sayfaları kenarlarından yırtılmış güneş sarısı Arapça yazılı elif cüzünü sakladığı yatak arasından indirilmesini ister, karşısında diz üstü çöken genç kız iki kolunu yana açarak “yıldız namesinde” çıkacak nasibin kim olduğunu öğrenmek için gözlerini sultan karının gözlerine diker, nefes bile almazdı. Sultan karı “ biliciydi” ve her şeyi bilmenin üstün güç ve saygısına sahipti ve sözünü kimse kesemezdi, ezan hariç. Yalnızca ezan okunurken susar, ezan bitinceye kadar anlaşılmaz şeyler mırıldanır, ezan bitince de elini yüzüne sürer uzun bir “amin” çekerdi… Yıldız namesinden her bir şeyciğini, geleceğini, yarınını, sevdiği oğlanı bir tamam öğrenen genç kız koynundan çıkardığı bir mendili, havluyu sultan karıya uzatırken gözlerinden minnettarlığı okunurdu. Sadece bu kadar değildi sultan karının biliciliği… Başı ağrıyan yaşlıların, kocasından dayak yiyen kadınların, bir türlü çocuğu olmayan gelinlerin, sokak kavgasında kafası yarılan çocukların dermanı da sultan karıdaydı… Ne oluyorsa “göz” den oluyordu, “göz değiyordu” işte, o şakşakı gibi mavi gözlü Artuk’un gözleri… Göçmendi Artuk, garip kendi halinde bir muhterem. Ve lakin köyümüzde her kim Artukla karşılaşsa yolunu değiştirir, arkasını dönerdi. Analar çocuklarına, kaynanalar gelinlerine Artukun evinin bulunduğu sokaktan geçmemelerini sıkı sıkı tembih ederler, olur ya ansızın karşılarına Artuk çıkarsa hemen üç gulhü bir elham okumalarını söylerlerdi. Artuk da farkındaydı bunun ve öyle kimseciklerin içine karışmazdı. Hoş, garibim karışsa ne yapacak, yanına vardığı topluluk hemen bir bahane bulup dağılıverirdi. Yan gözle çaktırmadan arkasına bakarak ürkek ürkek tüyenler hemen üç gulhü bir elham okumaya başlarlardı… Artukun gözleri keskindi, mavi boncuk gibi, mavi sular gibi, duru ve canlı gözler… Bir defasında Artuk, yanından yan yan çekip gidenlere hiddetlenmiş “sayemde Müslüman oldunuz, üç gulhü bir elhamı köyde ezberlemeyen kimse kalmadı” demişti… Oysa Artuk amcanın öyle camiyle, imamla arasının pek iyi olduğu da söylenemezdi ya… Artuk amca kendisini alaylı alaylı Cuma namazına davet eden muhtara “siz kendinizi imamla oyalayın, ineklerim beni oyalamaya yetiyor” demişti de, köyün ağzına sakız olmuştu. Bizim köy oy birliği ile Artuk amcanın gavur olduğuna çoktan karar vermişti bile… Neyin nesiydi, nerden gelmişti, kimse bir şey bilmezdi. Kesin olan bir şey vardı, o da gavur memleketlerinden gelmişti ve gavurdu…

Bir gün Artuk’un, bahçesinden kopardığı çağlaları elime sıkıştırmasını gören ebem beni kolumdan tuttuğu gibi sultan karıya götürmüştü. Böyle durumlarda sultan karı kimsenin anlamadığı mırıltılarla dualar okumaya başlar, okudukça esnerdi… Esneme öylesine yoğunlaşırdı ki, esnerken küçük dili görülür, gözleri yaşarmaya başlardı… “Kız anam bunda göz var, böyle olmayacak bir kurşun dökeyim” derdi. Hemen bakır leğenler getirilir, ilistir, su hazır edilirdi… Sultan karı isli kahve fincanına doldurduğu kurşunu odun ateşinde kaynatarak sıvılaştırır, iki kişinin kurşun dökülen kişinin başının üzerinde tuttuğu içi su dolu bakır kazanın üstüne yerleştirilen ilistirin içine boca eder, kurşunun suda aldığı şekilleri okuduğu dua eşliğinde yorumlamaya başlardı… Bana da göz değmişti işte, Artukun gözleri… Sultan karı okuyunca elbette bir şeyciklerim kalmamış, sapasağlam oluvermiştim.

Gündüz gözüne gördüğüm Artukun masmavi gözleri benim için bir çekim gücü, bir sır, giz perdesiydi… Akşam ezanı okunup da yerler mühürlenince cümle kapının girişinde yığılı küllüğe bastığımda cinlerin çarpacağından korktuğumdan hiç yere bakmaz gözlerimi gökyüzüne dikerdim… Masmavi gökyüzü… Tam o an ben korkmayayım diye Artuk gökyüzüne bakar, gökyüzü Artukun gözlerinin rengini alır, masmavi olurdu. Ben nefes nefese eve girip cinlerin gazabından kurtuluncaya kadar gökyüzü öylece masmavi dururdu… Hatta Artuk amcam-hiç kimsenin değildi ama benim Artuk amcamdı, ona amca dediğim için az kötek yemedim-- ben korkmayayım diye yıldızları da o masmavi gözleriyle maviye boyardı… Onun gözleri beni korurdu… Öylesine korurdu ki artık kimse beni korkutamazdı, cinler bile… Beni korkutacak her şeyi masmavi yapıveriyordu… Köyün pınarının önündeki içi mırıl bağlamış göl bile geceleri ışıl ışıl mavileşirdi… Gölün başına varır, rüzgârda savrulan ağaçların dallarını, suya şavkı vuran ay ışığını, pencerelerden yansıyan gaz lambalarının titrek ışığını seyrederdim suda… Bir de bakmışım ki ben… Göldeki kendim… Başımın üzerinde titreşen yıldızlar… Ağaçlar, yapraklar, dallar, titrek lambanın ışığı, yıldızlar ve ben… O içi mırıl dolu göl masmavi gecenin köründe… “Artuk amca beni seviyor, ben karanlıktan korkmayayım diye göldeki suyu masmavi yaptı. Ben onu görüyorum, korkma oğlum diyor, sen karanlıktan korkma diye senin için gölü masmavi yaptım”.

Artuk amcam yalnızdı, gündüz iki ineğini dağda bayırda güder, akşam inince kimseciklerin olmadığı dar sokaklardan evine gelirdi… Karı, kızan yoktu… O gün gece “çamdevrildi” oyunu oynayacağız, eve gelirken korkuyorum, küllükten… Akşam ezanı okununca yerler mühürleniyor ya… İşte o zaman küllüğe basınca bizim köyde cin çarpıyor adamı… Beni çarpacak… Çaresiz, küllüğe basmadan eve gidemeyeceğim.

Artuk amcanın yolunu gözledim. İğreti kapıdan evine girdi… Avluda inekleri sağıyor…

-Artuk Amcaaa…

Ansızın doğruluyor, hiddetle üzerime yürüyor.

-Siktir ol git başımdan. Utanmıyor musun babandan büyük adamla alay etmeye…

Kaçıyorum, niçin kaçtığımı bilmeden… Arkama baktım, gelmiyor, kovalamıyor beni…

Ben ne yapmıştım da bu kadar kızmıştı bana… Ben şimdi eve nasıl gideceğim… Küllük… Cinler… Ya çarparsa… Bir duvar dibinde hıçkıra hıçkıra ağladım… Başımı kaldırdığımda onu gördüm… “Hadi ağlama” dedi, seni piç Osman’ın veledi sandım… Elimden tuttu… Pınarın başına geldik, yan gözle göle baktım. Masmaviydi. Dağarcığından çökelekli dürümünü çıkarıp ikiye böldü, yarısını bana uzattı… Suyun başında tayınımızı yedik. Sultan karı torununun koluna dayanarak yanımızdan geçti… “Seni gavurun tohumu, anana söyleyeyim de gör sen”.

-Söylersen söyle, sana kurşun döktürmeye gelmeyeceğim, Artuk amcamın gözleri beni korur..

“Bunu nerden çıkardın” dedi… Yaa, dedim, sanki senin beni cinlerden, karanlıklardan koruduğunu bilmiyorum . İlk kez katıla katıla güldüğünü gördüm…

-Artuk amcaaa…

-Sen göle bakıyorsun değil mi?

-He oğlum…

-Sen gökyüzüne de bakıyorsun değil mi?

-Tabi bakıyorum oğlum.

Bilmiştim işte. Artuk amcanın gözlerinden başka kim gökyüzünü böylesine masmavi yapar, içi mırıl dolu gölü kim durulaştırabilirdi ki…

-Ben çamdevrildi oynayacağım. Eve giderken gökyüzüne bak emi?. Güldü.

-Tamam bakarım.

Ben hızla oyun meydanına doğru uzaklaşırken Artuk amcanın yanık, insanın içine dokunan sesi dolduruyordu geceyi.

“Havaya da deli gönül havaya

Ay doğarken şavkı vurur ovaya”

Artuk amcamın köyde tek selam vereni, tek dostuydum. Ondan hiç korkmadım, o benim karanlıklardan cinlerden koruyucumdu… Toprağı bol olsun.

Büyüyüp koca adam olduğumda öğrenecektim, iki ayaklı cinlerin yanında bizim küllüğün cinlerinin çok masum olduğunu…

 
Sanatsal Yazılar