Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Mayısta... Mutlaka

O uzun yolculuğa başladığın şehrin çıkışında, aracı süren arkadaşını terslercesine “ kapat be şu radyoyu… Arabesk, arabesk” diye söylendiğinde, sürücü arkadaşın alaylı bir tavırla “tamam tamam” deyip radyoyu kapatmış, içinden geçeni okurcasına kasete Ruhi Su’nun Zeybeklerini sürmüştü. Sen arka koltuktadaydın… Ruhi Su türküsüne “ Şeytana inanır mısınız?... Yarenimizdir derler” girizgâhıyla başladığında, yüzünde acıyla karışık bir gülümseme belirmişti, fark ettim. Sürücü arkadaş “al işte” der gibi seninle dalga geçecekti, elimle “ sus” işareti yaptım. Elini çene koyup gözlerin kapalı dinliyordun… Türkü bittiğinde CD yi tekrar başa alıyorum, yeniden yeniden aynı türkü söylüyor… Hiç tepki vermiyorsun… “Şeytana inanır mısınız?... Yarenimizdir derler”… Şeytana inanır mısınız?... Yarenimizdir derler”…. Kaçıncı kez aynı türküyü döndürüp döndürüp dinlettiğimi hatırlamıyorum bile, ama tepkin ne olacak diye hep göz ucuyla yüzüne bakıyorum… Hiçbir tepki yok… Gözlerin kapalı, elini çene dayayıp ilk kez dinler gibi dalgın, kendinden geçercesine dinliyorsun aynı girişi, aynı türküyü… Seni bunca yıldır tanırım, Mayıs ayının seni niçin bu kadar etkilediğini kaç kez sormuşumdur kendi kendime, hiçbir yargıya varamadım… Doğrusu, bir sohbet ortamında sana bunu sormak kaç kez içimden geçti… Bir fırsatını bulup soramadım… O gün çıktığımız yolculukta verdiğimiz molada kendimi tutamayıp sordum sana. “ Her Mayıs ayı geldiğinde büyülenmiş gibi oluyorsun, nerenden tutulsa kırılacak gibi… Hüzünle coşku sende iç içe geçiyor, bir bakmışsın lirik bir coşkunun ele avuca sığmaz insanısın, bir bakıyorsun o halinden eser yok… Gözlerini uzakta sabit bir noktaya dikip, sanki soluk almıyorsun, sanki bedeninin bütün hareketlerini tatil etmişsin gibi hareketsiz aynı noktaya bakıyorsun kımıldamadan… Saatlerce kendinden geçiyorsun… Mayıs seni efsunluyor galiba…

Sessizdin… Sadece dinliyordun, ya da dinlemiyordun bile de bana öyle geliyordu… Bir şeyler söylemeni bekledim… “Keşke her şey sözcüklere dökülecek kadar kolay olsaydı”… Anlatacağını beklemiştim… Sadece söylediğin bu oldu… Kalkıp gittin masadan, yol boyu yürüdün… Sürücü arkadaş “ hey heyleri tuttu yine” dedi… Mola bitmişti, arabaya binerken

“ şeytana inanır mısınız” dedin gülerek… Eğer Mayısın sendeki gizemi sadece bu ise… Evet, seni yakalamıştım… Nasılda gururla, bu adamları böcek gibi hiçe sayarak anlatmıştın o macerayı… “Onlar güçlü ve aptal, kaba ve hantallar, yaşamlarını adayacakları bir inançları yok… İnsana özgü hiçbir meziyetlerine tanık olamazsınız… İşkence mi, uşaklık mı, kişilik fukaralığı mı?.. Bak işte bu konuda üstlerine yoktur… Ama bir uşağa da efendisine hizmette kusur etmemek yaraşır. Bunlar efendilerinin has uşağı olmak için birbirleriyle yarışırlar… Efendileri uşaklarını öldürmeye programlarlar, açlığa, sefilliğe, yalan ve riyaya… Düğmeye bastıklarında önce Mayısı vururlar… Bu çiçekleri, aha ş yerde gezinen karıncaları yok ederler, rüzgârın yönü değişir… Rüzgârların küstüğünü bilir misin? Küser, küser… Hem de ne küser… İşte insanlığa, doğaya, bütün canlılara bıraktıkları miras budur… Kabul mü, reddi miras mı? Evet ya da hayırla geçiştirilmeyecek kadar zor bir soru… Biz mi? Biz zekiyiz demiştin, yaşamımızın bir anlamı var, gülüşümüzün, üzüntümüzün, kederlenmemizin, sevinmemizin bir anlamı var, çünkü insana ve yaşama dair inancımız var. Bir çiçeğin bize anlattıklarını onlar duymaz bile ama biz duyarız, gülümseriz birbirimize… Berrak bir suyun başından ayrılmak gelmez içimizden, rüzgârın ağaç yapraklarındaki müziği ile mest oluruz, adını bilmediğimiz bir coğrafyadaki ölüme içerler, yeni doğumlarda biz de yeniden doğarız, bütün insanlığın sevinci sevincimiz, kederi de kederimiz olur. Bunlarla adımızın aynı yerde anılması çıldırtır bizi… Babamız olsalar kaç yazar… Seçim mutlak ve tek… Biz ve onlar… Bugün için böyle bir zorunluluk… İnsanlık bir gün “ biz ve onlar” ikileminden kurtulur, hepimiz biz oluruz… Alınacak çok yol, yürünecek çok mesafe var… Kim bilir daha kaç ömür harcanacak… Buna insan olmak diyorlar” demiştin anlattığın maceranın sonunda… O günkü konuşmaların noktası virgülüne, öylesine yeni, öylesine tazeydi ki zihnimde… Bu kez senin yerine bu macerayı ben sana anlatmaya başladım yol boyu… Beni duymadın elbette… Çünkü içimden anlattım… Senin gibi serinkanlı olamadım sadece… Öfke yumağı oldum çıktım… Cezaevi sonrası yaşamının bildiğim bir kesitine hala gülerim… O zaman diliminde yer yer karşılaşırdık… Hamsi satma hikâyen… Bir kasa hamsiyi omuzlayıp, evden yedi kilometre ötedeki Tuzlu çayır Lisesi durağına tezgâhı kurmuştun… Hava soğuk… İnsanın nefesi donuyor… Bir kasa hamsiden birkaç kilo satmıştın… Ki derken malum polis ekibi şak diye yanında duruyor… İşkencesiyle ve işkence laboratuarı kurmasıyla ünlü polis şefi ve yanındakiler hızla arabadan inip hamsi kasasına dikiyorlar gözlerini… Seni yakından tanıyan polis şefi “yutar mıyız lan” diyor, “bu hamsi kasanının içi mermi dolu”… Elini hamsi kasasının içine daldırıyor, bir kasa hamsiyi aşağıdan yukarı, yukardan aşağı harmanlıyor. Ciddi ciddi hamsi kasanının içinde mermi arıyor… Hamsilerin hurdası çıkıyor… Bu görüntüyle bu hamsiler satılmaz, alan olmaz… Yoldan geçen yaşlıca ir amcayı çevirip “amca diyorsun mermili hamsi bunlar, al çoluk çocuk yesin. Aman pişirirken dikkat et, bu hamsilerin içi mermi dolu, patlamasın sakın”… Polis şefi dalga geçtiğini biliyor, “ O… çocuğu diyor”, hazinenin yerini şaşırmış defineci gibi söylene söylene arabaya binip uzaklaşıyor… Bu iş de bitti, başaramadın… Anan, çaresizliğinin cehenneme dayandığının farkındaydı ama… Sen başının çaresine bakardın, becerikliydin yetenekliydin onun gözünde… Diğer kardeşlerin senin gibi değildi, toprak olmasa onlar aç kalırdı, açıkta kalırdı… Üstelik toprak insanıydı… Anana göre toprak satılmaz, satın alınırdı üstelik… Ama bu kez senin durumun farklıydı ve gerçekten çaresizdin… Bir tarlasını satıp sana verdiği bölük pörçük parayı peşinat verip taksitle küçük bir kamyonet alıp, sebze meyve satmaya başlamıştın… Bir süre sonra o, pek bu dünyanın insanına benzemeyecek kadar saf, temiz kalabilmeyi başarmış Muharrem amcanla birlikte çalışmaya başlamıştınız… Muharrem amca titizdi, sen dağınık… Muharrem amca senin araba taksitlerini ödemen için kuruşların hesabını yaparken, sen daha önceden Muharrem amcaya çaktırmadan gizlice bir kasaya doldurduğun sebze ve meyveleri satış yaptığınız Haymananın köylerindeki yoksul Kürt kadınlarının eline gizlice tutuştururdun. Muharrem amca bilirdi ama seni üzmemek için görmezlikten gelir, çizmeyi aştığın zaman kendini tutamaz sana okkalı okkalı küfürler savururdu… Sesini çıkarmazdın ama bir süre sonra da gönlünü alır, “şu taksitleri ödeyelim de, istersen hepsini verelim” derdi… Oysa ücret karşılığı şoförlük yapıyordu, oralı olmayabilirdi, kendini paralamak zorunda da değildi. Sonunda borç senindi, araba senin, sebze senin, meyve senin… Dağıtan da sendin… Öyle değildi işte… Seni, faşistlerce öldürülen oğlu Sefanın yerine koymuştu… Sen onun oğluydun… Ya o turfanda aldığınız bir kasa şeftalinin hikâyesi aklıma geldikçe gülerim… Bir kasa şeftali… Turfanda… Bir kilo bile satılmamış ama arabadaki sebze ve meyveler bitmiş, Ankara’ya döneceksiniz… Koca kasada bir iki kilo şeftali kalmış… “Muharrem amca bir iki kilo şeftali kalmış”… Sözünü bitirmeye fırsat vermeden “ Ankara’ya da seksen kilometre yolumuz var, varıncaya kadar onu da tüketirsin”… Önce ne diyeceğini bilemiyorsun ama sonra seni bir gülme krizi tutuyor. Muharrem amca renk vermiyor ama öfkesinden kıpkırmızı kesilmiş, çaktırmadan kızıyor… Senin gülme krizin bir türlü bitmiyor… Bu kez Muharrem amca başlıyor gülmeye… Hem de ne gülme, katıla katıla gülüyor, yaşlar boşanıyor gözlerinden… Muharrem amcanın bu şeftali olayını aradan uzun yıllar geçmesine rağmen karşılaştığımız da hep anlattığını söylerdin… Bir de sana “ gözünü seveyim ne iş yaparsan yap da, sakın ticaret yapma” diye tatlı tatlı öğüt verişini sebzecilik maceralarının şamatasını yaparken kahkahayla gülerek anlatırdın… Aylardan Mayıstı…

Bunalmıştın, bu iş içine dert oluyordu, sana göre değildi… Bir yanda medari maişet derdi, bir yanda tüylerini ürperten bu iş… Ne yapacaktın, Sinan büyümüştü, okula gidiyordu… Sana da ısınmaya başlamıştı, onu hissediyordun, sabahtan akşama özlüyordun… Hadi sen neyse ama Sinan… Onun geleceği… Bu işe dayanamadın… Arabayı uçurumdan aşağı atmayı da beceremedin, Muharrem amca yetişti… “Git demişti sana, Ankara’ya dön, dinlen biraz. Ben yalnız halletmeye çalışırım”… Aylardan Mayıstı…

Onca çekişmeden sonra okuldan çıkışını aldın… Sana elbette öğretmenlik vermezlerdi ama özel ders verirdin, bir dershanede kaçak köçek öğretmenlik işi bulurdun… Dahası… Ne dahası oğlum, açlığın eşiğini geçtin, amelelik yapardın, hamallık yapardın… Dışarıdaydın işte…

Dışarının meşakkati seni ürkütmüştü. Dostluklar, arkadaşlıklar çok dar alana sıkışmıştı… Kardelen çiçeği gibi… Kim bilir hangi kovuktaydılar… Arayıp bulması bir mesele… Yapayalnız kalmıştın, Arasattaydın sanki… Yenidoğandan tanıdığın, pazarcılık yapan birisi sana pazarda mandalina satmanı önerdi. Sana iki yüz elli kilo mandalina verecekti, sen de Etlik pazarında satıp mandalinanın parasını ödeyecektin. Pazarda yerin olmadığı için zabıtalarla takıştın, teraziyi istiyorlardı, vermedin, alıp yere çarptın. Paramparça oldu terazi… Mandalinalar adeta yağmalandı… Filesini, torbasını dolduran sıvıştı, kaçamayanlardan üç beş kuruş aldın… Paranın tümüyle Sinana bir tahta kamyon aldın. Dolmuş paran da yoktu, o gün epeyce bir yolu yaya yürüdün… Tesadüfe bak, kolundan çekiştiren kişi o kekeme arkadaşın değil miydi?... Bir an tereddüt ettin, tanıyamadın. Kucaklaşıp hal hatır sorduktan sonra, iş aradığını söyledin. Bir Turizm şirketinde ayak işleri yapıyormuş. “Abi” dedi, “bizim şirkette çalışan çocuk işten çıktı, yeni eleman alacaklar, istersen”… Onun gözünde ben böyle ayak işleri yapacak biri değildin, bu işi önerdiği için biraz da utandı… “olsun dedin” çalışırım… O akşam iş çıkışı sözleştiğiniz yerde buluştunuz. Patronu, senin nüfus cüzdanı örneği ile diploma fotokopini istemiş… “Yarın sabah erken saate burada olsun”… O gece saat dörtte gibi kalktın, ev ile şirket arası epeyce uzak. Yürüyerek gitmek zorundaydın. Hava buz gibi… Sabah yedide şirketteydin, kimse gelmemiş henüz… Patron dokuzda geldi… Arkadaşın seni alıp patrona götürdü… Hazırladığın nüfus cüzdanı ile diploma fotokopini verdin, işi tarif etti sana, sözünü kestin, “arkadaş ne iş yapacağımı söyledi”… Patronun odasının eşiğini henüz çıkmıştın ki, arkandan can hıraş bir azar sesi… Patron… Kükrüyor…” Bize çalışacak eleman lazım” diyor, “git kardeşim başka yerde başkalarıyla geç dalganı”… Geri dönüyorsun, “dalga geçtiğim filan yok, kabul ederseniz ben işe talibim, çalışmak istiyorum”… Adamın öfkesi hız kesmiyor, aynı ses tonuyla bağırmaya devam ediyor… Elinde senin diploma fotokopini sallayarak saldırıyor… “ Bu ne diyor, bu neeee… Niye bağırdığını kestiremiyorsun, öylece kala kalıyorsun. Olay anlaşılıyor. Elindeki diploma fotokopisi senin üniversite çıkış belgen. “Sen diyor üniversite mezunusun, hem de Matematik…” Ansızın yerinden fırlayarak kalkıyor, sayıları onbeş yirmiyi bulan enine dar, dikine uzun koridorda çalışan tümü bayan olan çalışanların ortasına dikilip işaret parmağını herkesin gözüne sokacak gibi, bayanları işaret ederek sağ eliyle bir yay çiziyor. “ aha diyor bu o…ların ayaklarının altını temizleyip pas pas yapacaksın… Masalarını silip çay vereceksin, hizmetlerine koşacaksın. Bu işleri gerekirse ben yaparım, ama bu işi bir üniversite mezununa yaptırmaaaammmm…” Kızlar gülmekten kırılıyordu… Alınıp gücenen olmamıştı. Zaman içinde öğrendim: adam tam bir halk adamıydı ve sözleri batmıyordu… Sürüklercesine seni kolundan tutup odasına çekiyor… Hımmm!… Üniversite mezunusun, hem de Matematik… Niçin öğretmenlik yapmıyorsun da hizmetçiliğe talip oluyorsun…”. Sesi yumuşamıştı… Ne diyecektin… Ben Komünistim, cezaevinden yeni çıktım, öğretmenlik vermiyorlar” mı diyecektin, dert mi yanacaktın… Üstelik arkadaşın seni uyarmıştı da… Adam, DYP nin kurucusu idi ve partinin fiili merkezi burasıydı, yani adam sağcıydı üstelik… Öğretmenliği sevmiyorum” diyebildin sadece. Sanki buldun da yemedin. Patron İngilizce bilip bilmediğini sordu, cezaevinde epeyce ilerletmiştin İngilizceyi. “Biliyorum” dedin… “ O halde dedi, kolejde okuyan kızım var, yarın gelip ona ders vermeye başlayacaksın”… Hayal gibi bir şey… Teşekkür ettin, yarın gelmek üzere ayrıldın… Biliyorum şimdi yüzün kızaracak ama söylemeden geçmeyeceğim. Kuğulu parktan aşağı doğru inerken gözlerinden sel gibi yaşlar boşandı, boğazına bir şeyler düğümlenmişti, yutkunamıyordun… Bir ara nefesinin kesildiğini hissettin, gözlerinden yıldızlar uçuşmaya başladı, etraf karanlıktı, göremiyordun. Olduğun yere oturdun. Bir süre sonra kalkıp yürümeye devam ettin… Patrona “ Ben komünistim, sizin düzeninizle savaştım, şimdi sizden minnet mi dileyeceğim” diyemedin… İçine oturmuştu… Ertesi gün ikindiüstü vakur bir tavırla geldin, patronu selamladın. Sana çay ikram etti, hal hatır sordu… İki gündür seçimini özenle yaptığın sözcükleri sıraladın… “Ben komünistim”… Arkasını getirmedin. “ Teşekkür ederim ilginize, ama herhalde şimdi kızınıza benden ders aldırmak istemeyeceksiniz”… Kalktın… Seninle birlikte o da ayağa katlı… “ Hoca dedi, benim kızıma Marksizm-Leninizm öğretmeyeceksin, Matematik öğreteceksin, Matematik… Öğretebilirsen paranı alacaksın, öğretemezsen, hoca sen bu işi bilmiyorsun derim, o zaman gidersin”… Şaşkınlıkların birbirini izliyordu… DYP kurucusu sağcı bir adamın ağzından çıkmasını beklediğin sözler olamazdı bunlar… Teşekkür ettin, kızı gelmişti, derse başladın. İngilizce Matematik çalıştırıyordun… Sekreterlerine seslendi,” Yarın Milliyet ve Hürriyet Gazetelerine on günlük özel ders ilanı vereceksin, adres telefon bizim burası. Bir telefonu kaçıran kendine iş arasın”… Burada DYP nin ağır toplarını tanıdım, nazik, güngörmüş insanlardı… Geldiklerinde hal hatır sorarlardı… Bir gün patron, “abi” diye hitap ettiği DYPnin ağır topuna “ biz” dedi” burada demokrasiyi gerçekleştirdik. Adam gülerek “ nasıl yani” dedi. Bir iş adamıyla bir komünist uygarca sohbet edebiliyorsa bu demokrasi olmuyor mu” dedi, adam güldü. DYP iktidar adayıydı, o politikacı yanılmıyorsam sonra DYP nin Milli eğitim Bakanı oldu. “Biz” dedi “ iktidarımızda Milli Eğitimin bürokrasi kademesindeki bütün solcu hocaları görevden alıp, sınıflara sokacağız, öğretmenlik yaptıracağız, sağcıları da yönetici yapacağız” dedi. “ Tabi dedim, sizin iktidarınızda solcular yönetici olacak değil ya”… Güldü, “Yok evladım” dedi, solcuların kafası çalışır, sağcılar kendileri bilmez ki öğrenciye öğretsin. Onlar da Müdürlük, muavinlik yapsınlar”…

Dersler iyi gidiyordu… Bir aylık çalışmanın sonucu öğrencin kırık notlarını düzeltmiş, dahası Matematiği sevmeye bile başlamıştı… Öğretmen olan annenin yüzü gülmeye başlamıştı kızının başarısı nedeniyle… Bir gün ders esnasında patron şirket merdivenlerinde biriyle hararetli hararetli tartışıyor… Elini kolunu sallıyor… Adamı kolundan tutup sürüklercesine getirip karşına dikiyor… “ Tanışıyor musunuz”?... Evet tanışıyordunuz… Adam sizin Okulun namlı faşistlerindendi… Övünmek gibi olmasın ama az sopanı yememişti… “Evet” dedin “tanışıyoruz”… “Sen” dedi Aysuna Matematik yerine “komünistlik” öğretiyormuşsun… Kız şaşkınlıkla gülümsedi… “ Senin yerine bir ülkücü öğretmenin ders vermesini” istiyor” , “Ne dersin”… Bir şey söylememe fırsat vermeden cevabı kendisi yapıştırdı”… “Ulan dedi senin ülkücü dediğin öğretmen iki gün ders verdi, üçüncü gün karının bacaklarına bakmaya başladı”… “Git” dedi, sen kendi çocuğuna bir ülkücü öğretmen bul”… Aylardan Mayıstı…

12 Eylül faşizminin esir aldığı devrimcilerin cezaevlerinden tahliye edilmeleriyle normal yaşamlarına adım attığı o kısacık dönemde polis yeni bir sürek avı başlattı… Bu kez de “itirafçıları” hortlattı… Bilinen ve bilinmeyen itirafçılar… Bir dönemin burnundan kıl aldırmayan sözüm ona “devrimcileri” şimdi siyasi polisin başköşesinde “itibar” sahibi olmuşlar, “Dal” grubunun polisleriyle birlikte işkencelere onlar da katılır olmuştu. 12 Eylül faşizmi sürek avında ısrarcı idi. İtirafçılar “ iftira”larını ayyuka çıkarmışlar, nerde açığa çıkmamış bir eylem kaldıysa polisin işaret ettiği devrimciler, itirafçıların diliyle bu eylemlerin sanığı oluvermişlerdi…

O yaz itirafçıların “iftira” çemberinin içine düştün… Kaçak olarak çalıştığın dershanenin babacan Müdürü dershanenin basamaklarında oyalanarak seni bekliyordu… Gözüyle işaret etti sana… Kaç!... Ne olduğunu pek kestiremeden bir sıkıntıyla uzaklaşıverdin… Akşam TV haberlerinde, polisin “ cansiperane” çalışmaları sonucu aydınlattığı (1) “faili meçhul” eylemlerin sanığı idin… Takip edildiğini anlamıştın ama çaresizlikten gidecek bir yerin de yoktu… Yaşadığın gecekondu semtinde polisi atlatmaya çalışıyordun… Evet, işte o… O kekeme arkadaşın bir kez daha karşında… İşyerinde pek görüşemiyordunuz…

Senin dersin olduğu saatlerde o ortalıkta gözükmüyordu, dışarı işiyle meşguldü… Yine bir sitemle görüşemediğinizden yakındı… Size gelmek istiyordu… “Sakın haa!” dedin, takipte olduğunu, şayet kendisini senin yanında görürlerse onu da alacaklarını söyledin… Sizin eve gelmesini istemediğini düşünüp kızdı, elini kolunu sallayarak, omzunu oynatarak gitti… Ertesi günü hava kararırken sizin evin önünde idi… “Geldim” dedi, “götüreceklerse birlikte götürsünler”… Ne isabet ama… Kekeme arkadaşın bu konudaki dilekleri derhal kabul olmuş olmalı ki, biz daha bir çay içmeden kapı kırılırcasına çalınmaya başladı… “ Etrafınız sarıldı, teslim olun”… Ekmek derdi peşine düşmüşsün, mutfak bıçağı ile de direnilmez ki… Allahtan Sinan başka bir şehirde, ninesinin yanında… Eşin, kekeme arkadaşın ve sen malum arabaya bindirilip doğru emniyete… Malum usul… Gözler kapalı… Küfürün, hakaretin bini bir para… Kekeme arkadaşın sigara istiyor polisten… Duymazlıktan geliyorlar… Israr ediyor… Polisin nezaket anlayışına uygun cevap gecikmiyor… “Lan O… çocuğu, burası tekel bayii mi”? … Böylece polis otosunun içinin tekel bayi olmadığını da öğrenmiş oluyoruz…. Ortalık biraz yumuşamış, gözaltı süresi üç güne indirilmişti ve sizin ikinci gününüzdü… Sorgu devam ediyor… Birden aklına takılıyor, ürperiyorsun… O adam… Burada olabilir mi?... Buranın acemisi değilsin… Daha eski tecrübelerine dayanarak tuvalet girişinin önündeki masada gözaltında olanların listesi olduğunu biliyorsun… Zaman kaybetmeden hücre kapısını yumruklamaya başlıyorsun… Kapı gardiyanı gayri memnun bir tavırla seni tuvalete götürürken, çaktırmadan göz bağını itip masanın üstüne göz atıyorsun… İşte o adam… 12 Eylül sorgulamalarında birçok arkadaş bu adamın adını vermesin rağmen, bu adam mahalle karakoluna bile çağrılmadı… Düşünsene, bir devrimciye bir bardak su verdi diye Mamak’taki “misafirlikleri” yıllarca süren sıradan insanlar işkenceden geçirilirken, bizim meşhurun müridi bu pek Yalçın Kazma Ankara’nın göbeğinde kimse kılına dokunulmaksızın öğretmenlik yapıyor, çıtır çıtır maaş… Bıçkın bıçkın racon… Allahtan belasını isteyecek değil ya, daha ne olsun… Evet, o adam burada… Hayra alamet değil… Henüz getirilmiş… Sizin gözaltı süreniz dolmuştu… “Paşamız” dinleniyordur, ikindi uykusunu uyuyor almalı amcalarının malikânesinde… O gün akşam üstü üçünüz de salıverildiniz…. Ulustan dolmuşa-otobüse binip eve gideceksiniz… Kekeme arkadaşına “ hadi bize gidelim” diyorsun, birden geri çekiliyor, “ yoook, yok” diyor, “ben eve gideyim”… Ardına bakmadan uzaklaşıyor… Yine meşhur gülme krizin tutuyor… Eşin biraz bozuluyor gülmene, kendini tutman ne mümkün… Hava kararıncaya kadar ev sahibinin oğlunun balkonunda oturuyorsunuz… Doğrusu epeyce tedirginsin… Bu saatlerde “Paşamız” yumurtlamıştır ve gelip sizi tekrar alacaklar… İyi geceler dileyip evinize yönelirken eşine “ battaniyeleri al, tepeye çıkacağız” diyorsun… Eşin nedenini pek anlamıyor… İzah ediyorsun nedenini… Gelecekler ve bizi tekrar alacaklar… Eşin itiraz ediyor… Yüzüne söylemese bile içinden abarttığını düşünüyor, “yok, daha nesi der gibi”… Tavrını ve sözlerini sertleştiriyorsun, bir yaptırım uygular gibi… Battaniyeleri kapıp tepeye çıkıyorsunuz… Gecenin ikisi ya da üçü olmalı… Uyku tutmuyor… Kulağın kapıda… Evet, misafirleriniz gecikmedi… Kapıyı kıracaklar… “Açın kapıyı, poliiisss….” Eşini uyandırıyorsun, “Bak diyorsun, işte geldiler… Homurtularını duyuyorsunuz, küfürlerini, hakaretlerini…. Elleri boş, basıp gittiler… O geceyi tepede geçirdiniz…

Aylardan Mayıstı….

Ankara ısınmaya başlamıştı. Kaçmak ve kovalanmak yılların yaşam tarzı olmuştu… Hapishane sonrası yeniden kaçak yaşamın başlamıştı… Zaten para yok, pul yok… Nereye gidersiniz, nerede barınırsınız…. “Ekmeklerin sıcaklığını, dostların vefalarını” unuttukları günler geri gelmiş, kapıya dayanmıştı… Siz zaten alışıktınız ama Sinan çocuktu, nasıl anlatacaktınız bunu ona… Belli etmiyordun ama için içini kemiriyordu… Yeniden o kente döndünüz… Gözden ırak bir köydeydiniz… Sen değilse bile Sinan buradaki ailede çok seviliyordu, eşinin de memleketiydi… Tütün ayıydı… Sen tütünden anlamıyordun ama tütüncülere gece çay demleyip tarlaya götürüyordun, onların ayak işlerini yapıyordun… Burada ruhen rahat olmanı sağlayan, daha doğrusu bu gün akıl hastanesinde değilsen bunu borçlu olduğun İsmet ve Ziya vardı… İki pırlanta, iki büyümüş de küçülmüş çocuk… Öylesine katı ve acımasız bir ortamda bu iki çocuk senin can simidin olmuştu… Bugün onlar çoluk çocuk sahibi oldular, büyüdüler kocaman adam oldular ama senin için hep öyle kaldılar… Bu çocuklara hala kendini borçlu hissetmenin nedeni bu değil mi? Köyden uzakta nispeten çiftlik yaşamının sürüdüğü eve bir grup Jandarma geldi, seni sordular… “Bizim enişte olur” dedin, “ama ne zaman gelir ne zaman gider belli olmaz, geldiğinde söylerim karakola gelir” dedin… Senin eniştenin (!) geldiğinde mutlaka karakola gelmesini sıkı sıkı tembihleyip ayrıldılar… Göz ucuyla onları izliyordun, geri dönerlerse kaçacaktın… Çavuş rütbeli olanı çeşmenin başından geri döndü, geliyor… Kaçıp kaçmama konusunda tereddüdünü yenemedin, bir kişiydi, hallederdin, kaçmadın… Adınla sana hitap ederek “ ben” dedi “ sizin yakın köylünüzüm abi, seni tanıyorum. Bu karakolda askerliğimi yapıyorum, karakol komutanı da demokrat biri, seni yakalama kâğıtlarını geldiği gibi yırtıp atıyor, biz burada olduğumuz sürece rahat ol”…Muhtar ihbar etmiş, karakol aldırmamış, yavaş davranmış, defalarca ihbarda bulunmuş… Karakolun aldırmaz tavrı karşısında muhtarlık raconunun çizildiğini düşünmüş olmalı ki, karakolun kapısına dayanmış “ burnumuzun dibinde anarşist saklanıyor, siz yakalamıyorsunuz” deyince mecburen gelmişler… Çavuş hemşerim durumu böyle özetleyip uzaklaştı…

Aylardan Mayıstı…

O yaz köyde kaldın… Başladığın öğretmenlik işi de yarım kalmıştı… Ağustos başı Ankara’ya döndün… Bütünlemeye kalan öğrencilerden özel ders çıkabilirdi… ANAP a yakın iki bürokratın oğlu öğrencindi, zeki çocuklardı ama haylazlardı… Onlarla ilişkiye geçtin… Birisinin annesi sosyal bir kadındı, cesur ve aydın… Ders bitimlerinde edebiyat-özellikle şiir- sohbetleri yapardınız, Nazım hayranıydı… Evine derse gittiğinde akşamüzeri babası geldi… Bürokrat… Burnundan kıl aldırmıyor adam… Suratı eğri, bir şeylerden hoşnutsuz olduğu belli… Ders bitiminde “ hocam dedi, biraz konuşalım”… Önce elini cüzdanına attı, şu kadar ders ücretinin parası bu dedi, ders aldırmak istemiyoruz, teşekkür ederim”… Ne diyeceğini bilemedin, teşekkür edip kapıya yöneldin. Konuşmamızdan annenin haberi yok, o bir taraftan yarın saat kaçta geleceğini soruyor… Öğrencin geldi, şımarık bir tavırla kaş göz işareti yapıyor… Güldün… Bu öğrencinin ailesi vasıtasıyla ders verdiğin ikinci öğrencinin ailesinin tavrının da ertesi gün ders vermeye gittiğinde aynı olduğunu gördün… Bir şeyler oluyordu, ama ne?... Çocuklar bir hayli haylazdı ya da sorunluydu… Aileler çok memnunlardı, epeyce

mesafe kat edilmişti… Hatta seneye sıkı sıkı pazarlık yapmışlardı seninle “aman bizim çocukları bırakma” diye… Şimdi olan biten neydi?... Bu iki öğrenciye dersleri kestin… Aysunla dersleriniz devam ediyor… Hani şu ilk özel derse başladığın DYP nin kurucusu babacan işverenin kızı… Ders bitmek üzereyken Aysnun babası M… abi geldi, “ ya hoca dedi, ne çok istemezin varmış senin yahu”… Biliyorum abi dedin… Ulan dedi pezevenkler ellerinden gelse tuvalete önce hangi adımımı atacağıma da onlar karar verecek, siktir ettim”… Anlamazlıktan geldin, “ Hayrola abi dedin, seni sinirlendirmişler”… “Omzuna vurdu, rahat ol dedi, çekinme”… “ Sen dedi bizim çocuklara Matematik öğretmiyormuşsun da örgütçü yapıyormuşsun, zengin çevreleri seçmen de kasıtlıymış. Paraya filan da ihtiyacın yokmuş, bizim çevrelerden örgüte adam kazandırıyor muşsun?... Bastım siktiri, gittiler… Nedenini biliyordun ama M… abi açık açık anlatmıştı… Diğer öğrencilerinin velilerinin niçin çocuklarına ders verdirmek istemedikleri de ortaya çıkmıştı… Takipte olduğunu biliyordun ama ders verdiğin öğrencilerin evlerine gelerek onları senden koparmaya varacak kadar “uyanık” olacakları aklına gelmemişti… Çember iyice daralmıştı, hissediyordun ama rüzgâr hangi yönden ne zaman esecekti… Hazırlıklıydın… O gün dersin bitmiş, oturduğunuz gecekonduya gelmiştin… Acıktın, evde de kimse yok… Mahalle arası seyyar satıcılık yapan traktörcüden üzüm aldın, adam üzümü eline uzatırken bir el üzümü aldı ve kolundan yapıştı… İşte o saat gelmişti… Ve değişmeyen sahnenin değişmeyen artistleri arabadaydılar… Tarihin en büyük zaferini kazanmışlardı… Sen tekrar ellerindeydin… Ankara’nın çeşitli gecekondularından topladıkları ve cezaevindeki sohbetlerden anladığın kadarıyla “alevi” olmaları dışında hiçbir siyasal tercihi olmayan “büyük insanlığın üyesi” on altı kişiyle birlikte seni de teşhir masasına diktiler… Önünüzdeki masanın üstünde çeşitli çaplarda otomatik silahlar, el bombaları, fünyeler, fitiller… Özenle dizilmiş… “Yakalanmasaymışsınız Ankara’yı havaya uçuracakmışsınız”…İşte sen yeniden örgütü kurmuştun, bunlar da senin yeni militanlarındı… Akşam TV haberlerini izlerken Sinan görmüş, “Anne bak babam Televizyonda” diye müjdeyi(!) vermişti… Polis basını böyle bilgilendirmişti…” Senin militanlar” emniyette kaldıkları süre içinde aç açık kalan çoluk çocuklarını düşünmekle meşguldüler ve birbirlerine çaresizliklerini anlatıyorlardı… İlk kez emniyete düşmüşler, şaşkın şaşkın sağlarına sollarına bakıyorlar, olana bitene bir anlam veremiyorlar… Yetkililerin açıklamalarına göre “münferit” bir olay olan işkence bellerini bükmüş, avurtlarını çökertmişti… Emniyetteki otuz üç günlük misafirliğin(!) ardından Ulucanlar cezaevine gönderildiniz…. Seni ayırdılar, diğerlerini dördüncü koğuşa… Senin giriş işlemlerin tamamlandığında idare binasından çıkarken başına bir çuval geçirdiler, kapı altına fırlattılar… Çene kemiğini ve dişini kırdılar… Doğru hücreye… Koğuşa vermediler seni… Bir süre sonra devrimciler huzursuzluk çıkarmaya başladılar… Ya hücrede tutulan diğer dört devrimci de koğuşa verilecekti, ya da devrimcilerin tümü hücreye verilecekti… Uzun bir boğuşma sonucu idare isteklere boyun eğmek zorunda kaldı ve hücrelerin tamamı açıldı… Yaşasın… Artık hücrede yalnız değildik ve diğer arkadaşlarınız sizi yalnız bırakmamıştı….Cezaevinde kaldığınız bu yedi ay boyunca DYP kurucusu bu saygın insanın da, kocası ANAP lı bürokrat olan ve polisin “çocuğu örgüt üyesi yapmak amacıyla dersi bahane olarak kullandığın” uyarısı üzerine dersi kesen çocuğun annesi de seni cezaevinde hiç yalnız bırakmadılar… Maddi, manevi desteklerini sürdürdüler… “İnsan vardı ve tükenmemişti”… Onu nerede araman gerektiğini bilmek de sana düşüyordu…

Hala itirafçılığı mı demeli, iftiracılığı mı demeli sır gibi saklanan, hala devrimci çevrelerde görünmekte ısrar eden Yalçın Kazmanın “amcalarının her türlü övgüsüne layık” ihbarı bizim yedi ay tekrar cezaevinde kalmamıza neden olmuştu… Bunlar da geçerdi geçmesine de, bu tür kazmaların teşhirinde niçin bu kadar vurdumduymazdık? Karşı devrimciler, devrimcilerin bu vurdumduymazlığını anlaşılan pek sevmişlerdi… Yıllar sonra onu yine bir mitingte gördüğünde kan beynine sıçramıştı, yanındaki arkadaşına bu pezevenk “başaklama yapıyor yine” demiştin. Aylardan Mayıstı…

Kartalların, Akbabaların, Atmacaların “Avcı Kuşu” olduğunu, leşle beslendiklerini bilirdin de, adı “Kaçak Kuş” olan kuş var mıydı acaba, ne yerler, ne içerlerdi. Tahminen bulvarlardan sıkılırlardı, yaşam yeri buralar olamazdı, ama hangi dağın kovuklarında yaşarlardı, hangi durgun sulardan içerlerdi? Nereden geldiyse aklına, yıllar sonra bu isimli kuşun olup olmadığını “internetten” aradın, bulamadın… Vardır elbette, mutlaka adı “kaçak” olan bir kuş olmalı idi ama galiba “kuş bilimcilerin” ihmali nedeniyle adları ansiklopediye geçmemiştir…

Söyleşimiz devam ediyor seninle… Sanki yaşayan benmişim gibi, ben anlatıyorum sen dinliyorsun, umursamaz ve müdahalesizsin… Hücrelerden bahsediyordum… İlk günlerindi, ama kaçıncı gündü, hatırlamıyorsun… Daracık ve uzun bir salondan oluşan burada tam elli dokuz hücre saymıştın… Yalnızca dördü doluydu… Her hücrede bir kişi… Diğer arkadaşlarınızla demir mazgallardan konuşuyordun… Hüseyin yaralıydı… Cezaevi firarisi… Polis tam altı kurşun sıkmıştı ölümcül yerlerine, ölmemişti… Hastanede olması gerekirken hücredeydi… Hücre duvarlarına asılmış, zamanın sayfasını sararttığı bir sayfası spor, diğer sayfası “ölüm ve iş ilan”larıyla dolu gazetenin –hiç anlamadığın halde- bütün spor haberlerini, bütün ölüm ve iş ilanlarını okuya okuya ezberlemiştin… Okuyacak başka bir şey vermiyorlar… Kitap, günlük gazete v.s yasak… Hücre kapıları yirmi dört saat kapalı… Tuvalet de iki metrelik hücrenin içinde… Lağım farelerinden korunmak için tuvalet ağzına kapadığınız taşın da aramalarda “tehlikeli madde” sayılarak alınacağından korkuyorsunuz…

Tuvaletin ağzını bu taşla kapayarak kendinizi lağım farelerinden koruyorsunuz… Kışın dondurucu bir soğuk… Soğuktan korunmak için yorganın içine başını sokup, nefesinle ısınmaktan başka çareniz yok… Erken saatte bir bayan sesi… Adını söylüyor, “kalkar mısın, hücreleri temizleyeceğim”… Yarlı olmasına karşın, matraklığı elden bırakmayan Hüseyin’den başkası olamaz bu… “ Tamam, lan” diyorsun, sonra temizlersin… Kadınsı sesiyle “Hüseyiiinn, bak kalkmıyooor” diyor… Uzaktan bir ses “ Kaldır, kaldır” diyor… Bu ses Hüseyinin sesi… Yorgandan başını çıkarıp kapı mazgalına dayanmış “ yaratığa bakıyorsun”… Altı şiş, üstü, kaval… Altı kadın, üstü erkek… Ayaklarında topuklu ayakkabı, bacağında bütün hatlarını dışarı çıkarmış dar beyaz bir streç pantolon… Saçı üç numarayla kesilmiş, yüzünde bir haftalık sakal… Gözlerini ovuşturuyorsun, yeniden bir daha… Bu da neyin nesi… “Hüseyin kim lan bu” diye bağırıyorsun… “Filiz, Filiz” diyor… Mesele anlaşılıyor… “Bizim Filiz dönme”… Onsekiz yaşındaki kızına laf atan birini yaralamaktan cezaevine gelmiş… Kadın-herifi mi demeli, herif-kadını mı demeli cezaevi idaresi ne erkekler koğuşuna verebilmiş-herif ya kadınsa- ne de kadınlar koğuşuna verebilmiş-kadın ya erkekse-.. Bizi tehlikesiz bulduklarında olmalı ki, Filizi sizin hücreye vermişler… Birkaç gün sonra savcı geldi, neden sizin hücreye verdiklerine ilişkin imalı imalı güldü… Artık hepiniz Filizin korumalarıydınız… Aman yanınızdayken başına bir iş gelmesin… Çünkü “Adli mahkûmlar” birbirlerini tepelercesine duvardan sarkıp Filize laf atıyorlar… Maazallah, bir ihmaliniz olur da Filizi ellerine geçirirlerse… Yandı gülüm keten helva… Adli mahkûmlardan biri Filizi neredeyse “eline geçirmek” üzereydi. Filiz onca ısrarlı uyarılarımıza karşın biz “eskortlarını” yanına almadan, her akşamüstü sobalara dağıtılan odunu almak için depoya yalnız gitmiş… Hücrelere yakın bir yerde birisi avazı çıktığı kadar bağırıyor, feryat figan ediyor… Adam filizi altına almış, parçalayacak… Koştuk gittik, adamı Filizin üstünden almak ne mümkün… “Aşığımızın” bir eli Filizin pantolon düğmesinde, illa ada açacak… Dört arkadaş da adama elimizdeki koca sopalarla nefes nefese vuruyoruz, adamın aldırdığı yok… Dört kişi Filizi adamın elinden alıncaya kadar terin suyun içinde kaldık… Adam onca sopaya nasıl dayandı, anlaşılır değil…Filiz epeyce hırpalanmış, gömleği yırtılmış, pantolonunun bir bacağı yukarıdan aşağı sökülmüş… Ali neden yalnız gidiyorsun diye galiz küfürlerle çıkıştı… Elini yüzünü yıkattırdık, İdareye Filizin hücreden alınması için direttiniz. Filizi aldılar, ertesi gün tahliye olmuş… Filiz birkaç görüş size dışarıdan yiyecek filan gönderdi, sahip çıkmanız, onun “eksik yanını” alay konusu yapmayışınız karşısında mutlu olmuştu…

Dördüncü koğuştaki devrimcilerin ısrarlı tavırları karşısında cezaevi yönetimi seni hücreye vermektense, devrimcileri hücreye aldılar, onlar da koğuşun nispeten daha geniş olanaklarını tepip hücreyi tercih ettiler… Hücrelerde yeni bir yaşam başlamıştı… Sabahtan hücrelerin kapıları açılmaya, “Dumanlı Vadi”ye havalandırmaya çıkılmaya, birerli ikişerli sohbet grupları oluşturulmaya başlanmıştı… “Keşke gelmeselerdi” diye geçirdin içinden, o manzarayı bir türlü içine sindirememiştin… Farklı siyasal-örgütsel gruplara mensup devrimciler farklı komünlerde kalırdı… Gerek askeri cezaevlerinde gerekse sivil cezaevlerinde bir gelenekti bu, normaldi… Ama her birisi faşizmin toplama kamplarında yıllarını geçirmiş, oraya rağmen kısmen daha rahat olan bu sivil cezaevindeki birbirlerine karşı kayıtsızlıkları, aymazlıkları neydi, bu nasıl devrimcilikti… Bir dayanışma, bir yardımlaşmanın bedeli bu kadar ağır mıydı, ya da devrimciliğimiz “buraya kadar mıydı”?... Komünün olanakları elinde olan devrimci kılıklı birkaç “komün ağası” kendi gruplarına mensup diğer devrimcilerin farklı gruptaki devrimcilerle iletişim kurmasını “yazılı olmayan” emriyle mahkum eder, o arkadaşımızı tecrit ederdi… Bunu göze alamayan arkadaşımız da ne yapsın, “şefinin buyruğuna” uyardı… Cezaevleri, burjuvazinin devrimcileri “uslandırdığı, ıslah edip sisteme kazandırdığı” zindanlar değil miydi? Islah mı olmuştuk yoksa “benden sonrası tufan mıydı”…Keşke bunları görmeseydin, yaşamasaydın… Sevgili arkadaşın Tayfunla konuşurdun sık sık, o da içine sindirememişti sergilenen tavırları… Bütün komünlere rest çektiniz, birliktesiniz… İyi de ikinizin de olanakları sınırlı değil, sıfır… Ailelerinizin size destek olacak maddi güçleri yok… Para yok, pul yok, sigara yok, çay yok… Bu koşullarda da olsa bunun bir çaresi olmalıydı… Büyük bir grubun komün yiyecek içecek sorumlusu arkadaşımız kendisinin ilgisi olmadığı ağır bir suçlamayla idamdan yargılanıyor… Adı devrimci çevrelerde çok bilinen bir avukatı var… Haydar her avukat görüşünden geldiğinde yüzü allak bullak… Haydar gizlice bir köşede sorununu anlatıyor, avukatı için “ bu adam beni zorla idama götürecek” diyor… Senden dosyasına bakmasını, savunma yapmasını istiyor… Dosyayı alıyorsun, ciddi ciddi, zorlama bir ifadeyle kabul ettirilmiş bir suçlama… Hiçbir delil yok… Tayfunla konuşuyorsun, savcının iddianamesinin “zorlama” olduğunu, Haydarın bu suçlamadan berat etmesi gerektiğini, ama yine de iyi bir yazılı savunma vermenin daha iyi olacağını söylüyorsun… Dosya üzerinde çalışırken Haydar o değilden yanınıza geliyor, göz ucuyla senin çalışmanı süzüyor… Tayfun fark etmiş, “Lan oğlum diyor, adamın başı şişti, bir sigara getir de kendini toparlasın”. Haydar bir dal birinci sigarası uzatıyor. “ Lan puşt diyorsun, tayfun okuyor ben yazıyorum, bir tane de Tayfuna getirsene”… Gönülsüz gönülsüz bir dal daha getirip uzatıyor… Tayfunla sigaraları karşılıklı tüttürüyoruz, “ Vay be, kaç gündür ağzımıza sigara değmemişti”… Tayfun gülüyor, “dur diyor şimdi sıra çayda”… Kalkıp gitti Haydarın yanına, biraz sonra iki bardak çayla döndü… “ Vay be kaç gündür ağzımıza cay değmemişti”… Hücrelerde yataklar nemden sırılsıklam olurdu, soğuk bir yandan nem bir yandan… Filistinlilerin hücresi gardiyan odasının üstüydü, yirmi dört saat aralıksız yanan gardiyan odası hücreyi sımsıcak yapardı… Filistinliler başka bir cezaevine nakledilecekler… Herkesin gözü o hücrede… Hücreye el koyduk, gerekirse hır çıkaracağız… Diklenen olmadı, hücreye yerleştik… Öyle ya sizin de diğerlerini kıskandıracak bir ayrıcalığımız olmalı, değil mi ama… Oldu işte, hücreye yerleştiniz, hücrenin ısısı insanı terletecek kadar sıcak… Millet soğuktan büzüşürken biz atlet fanila gösteri yapıyoruz… Haydarın dosyasını incelediğiniz hücre burası…. İki-üç gün içinde Haydarın dosyasını inceledin, savunmasını yaptın… Tayfun verme dedi, “yoksa bir daha ne bir dal sigara bulabiliriz, ne bir bardak çay”… Valla doğruydu, bu puştun işi bitince bir daha bize asla selam vermezdi… Haydar ısrarcı… Duruşmalar bir atılınca dört beş ay atılıyor… Duruşma gününe ancak yetişir diyorsun, bu fırsat kaçmamalı… İlerleyen günlerde Haydarla “ticari ilişkinizi” geliştiriyorsunuz!... Mesela savunmayı sağlıklı yapmanız için sabahları yağlı yumurtalı, peynirli, zeytinli, yanında bol çaylı kahvaltı da gerekirdi, yoksa savunma eksik çıkabilirdi… Kolay mı adamı idamdan kurtarmak için ne enerji harcıyordunuz, bunu Haydar için yapıyordunuz,” kendiniz için bir şey istiyorsanız namerttiniz”… Günde bir dal sigara, bir bardak çay neye yeterdi… Dosya incelemek, savunma yapmak dikkat isterdi… Dikkat de sigara, çay, kahvaltı demekti… Tayfun “Lan oğlum Haydar tahliye oluncaya kadar buradan çıkmayalım, dışarıda bu hayatı nereden bulacağız” deyip kahkahayı patlatırdı… Dosya inceleme ve savunma yapma işi uzadıkça uzuyordu… Haydar işin numarasını çakmıştı ama garibimin yapacağı bir şey yoktu… Bize savunma ve dosya inceleme karşılığı her “rüşvet(!)” verdiğinde “sizin imanınızı…” Diye başlar, sonra da “görmesinler lan” diye tembih eder, hızla yanımızdan uzaklaşırdı… Haydar o duruşma beraat etmişti ve benim yazdığım savunmanın kendisini beraat ettirdiğine inanmıştı… Haydarla dışarıda karşılaştınız… “Avukata kalsa beni idam ettirecekti, senin savunman beni kurtardı” dedi…

Aylardan Mayıstı….

Efsanelerle, söylencelerle büyümüştün… Daha ilkokula gitmeden öğrenmiştin okumayı yazmayı, baban çok hevesliydi senin okumana… Gazlı fenerle aydınlanan köy odasına yalnızca ihtiyarlar gelirdi… Zaten bu dünyada misafirliği sadece kırk yıl süren baban, gerçi o yaşlarda genç sayılırdı, ama köyün ihtiyarları kışın, akşam ezanı okunup hava kararmaya başlayınca köy bekçisini sizin eve gönderirler, odadan çağrıldığını söyler, baban koltuğuna çimento kâğıdıyla kapladığı Karacaoğlan, Dadaloğlu, Kerem ile Aslı, Erzurumlu Ömer, Emrah, Köroğlu… gibi kitaplardan hangisi ortalıktaysa koltuğuna kıstırır, doğru köy odasının yolunu tutardı… Onlara demeler, türküler, şiirler okur, ihtiyarlar gecenin geç vaktine kadar hoşça vakit geçirirdi. Baban köy odasına giderken elinden tutar seni de götürürdü. Gerçi sen yaşta çocukların odaya girmeleri gelenekten değildi ama okumadan yorulan babanın okuma sırasını sana devrettiğini bildiklerinden hoş karşılarlardı… Hatta odanın müdavimi bile sayılırdın… Hanifioğlunun Ömer emmi ile Deli Yusuf emminin şiiri belliydi… Ömer emmi Karacoğlan tutkunuydu, en çok da:

“Naçar Karacoğlan naçar

Pençe vurup göğsün açar

Kara gündür gelir geçer

Gamlanma gönül, gamlanma” şiiri ile;

Epeyce eşkıyalık yaptıktan sonra af ile düze indiği söylenen, kuytu köşelerde adı da “ eşkıya” olarak fısıldanan Deli Yusuf emmi de Köroğlunun;

“Mert dayanır namert kaçar

Meydan gümbür gümbürlenir

Şahlar şahı divan açar

Divan gümbür gümbürlenir” şiirleri, her akşamın okunmadan geçilmeyen şiirlerdi… Bu şiirlerin okunması biraz gecikse “ de heri, şunu bir okuyever” diyerek bir an önce bu dizelerin okunmasını beklerlerdi… Her okumada bu iki şiir mutlaka okunur, dinlerken en çok bu iki emminin gözleri yaşarırdı… Sen, göz ucuyla bu emmilere bakar, çocuk yaşında nedenini pek anlamasan da için için üzülürdün.

Gerçi dedenin, senin elif cüzü, amme cüzü, kuran okumanı bırakıp, odada bunları okutan babana pek hoş bakmadığını bilir, babana sık sık “ çocuğu da kendin gibi yapacaksın” diyerek çıkıştığında, babanda bir gariplik olup olmadığını merak eder, babana “ baba, dedem niye öyle söylüyor” diye merakla alacağın cevabı beklerdin. Baban senin kuran kursuna gitmeni istemezdi, sen okuyup “adam” olmalıydın… Deden için ise, ileride köyün camisinin tek “imam” adayıydın… Baban akşamları sana, okuma yazmayı, pazara götürdüğü bilmem kaç şinik buğdayın kesirli hesaplarını öğretirken, deden seni yanına çağırır, “aferin oğluma, yine ebcede çıkmışsın” diyerek cebinden çıkardığı horozlu şekeri eline tutuştururdu… Her Cuma günü ebcede çıktığında hocanın, karşılığı “aferin” olan, senin kulağını neden çektiğini çok sonraları öğrenecektin. Oysa siz kuran kursuna giden yüz, yüz elli çocuktunuz ve senden daha iyi okuyanların değil de senin kulağının çekilmesi çocuk aklınla seni de şaşırtırdı ama yine de her ebcede çıkıp kulağının çekilmesinde bir “hikmet” arardın… Kulağının çekilmesindeki hikmeti daha sonra anlayacaktın. Deden hocayı boş bırakmaz ve hocanın “dünyalığını” karşılamakta oldukça cömert davranırmış… Her Cuma günü hocaya köy ortamının nimetlerinden ikramlar sunarmış… Eee, elbette hoca senin kulağını çekecekti, aferini sana bağışlayacaktı… Diğer çocukların aileleri gibi deden baldırı çıplak değildi ki… Diğer çocuklar hocaya ne vermişlerdi ki onların da kulağı çekilsin!...

İlkokula başladığında o yılın aralık ayında seni birinci sınıftan üçüncü sınıfa atlattılar.. üç yılda ilkokul bitmiştin… Baban elinden tutup, “ kırk yıllık kani, olur mu yani” geleneğini bozarak seni ortaokula kaydettirmeye götürdüğünde, kaydı yapan görevlinin “olmazı” ile karşılaştınız. “Sen henüz çok küçüktün” ve kaydı yapan öğretmene göre hiç olmazsa bir yıl beklemeliydin… Baban “ hayır” dedi ve kaydını yaptırdı ortaokula… Sizin köylülere göre sen “gavur mektebine” yazılmıştın ve dedenin suratı asıktı… Babanla zaten konuşmuyordu da… Baban kırk yaşındaydı… Bir çocuktu, gençti, delikanlıydı ve yaşlıydı… Kırk yaşında asi bir bilgeydi ve “aksi bir adam” dı… Hiç “eyvallah” dediğine tanık olmadın… Senin ortaokula başladığın yıl baban öldü…

Aylardan Mayıstı…

Yaşamın başa dönmüştü… Kalabalık bir aileye mensuptun… “Türkler aşiretinin” “Akmelikler” kolu… Senin “gâvur mektebinde okumanla yara alan “aile şerefiniz” ortaokuldan alınıp yeniden kuran kursuna devam etmenle kurtulacaktı… Köyden kaçtın… Okkana kilona, boyuna bosuna aldırmadan yazın amelilik edecek, kışın okuyacaktın… Üzüm taşırken belini incittin ve tedavi gördün… Bağ sahibi seni üzüm toplamaya gelen kadınlardan birinin yanında getirdiği çocuğu sanmıştı ve sen “ emmi ben de çalışmak istiyorum” dediğinde “ çalış, çalış” demişti… Senin para kazanmak için iş istediğini belini incittikten ve hiçbir kadının sana çocuğu olarak sahip çıkmamasından sonra öğrendi… “Ben okumak için para kazanmak istiyorum” dediğinde adamın yüzünün gerildiğini, seni tepeden tırnağa süzdüğünü hiç unutmadın… O sene adam seni kovmak yerine Ankara haline üzüm taşıyan kamyonların başına verdi ve sen hale üzüm teslimiyle ve irsaliye-faturaların getirilip adama teslim edilmesiyle görevlendirildin… Basbayağı “büyük adam” olmuştun ve adam sana güveniyordu… O güz okullar açıldığında sana hayal edemeyeceğin meblağda para verdi, üstünü başını aldı, defter kitabını temin etti… “Oğlum iyi oku, ben arkandayım”… Okula başladığında da seni yalnız bırakmadı, ziyaret edip ihtiyaçlarını giderdi… Anacağın… Babanın seni okutması vasiyeti karşısında ezik, çaresiz… Otuz yaşında dul ve en büyüğü senden birkaç yaş büyük olan ablan ve altı çocuk… en küçüğünüz üç aylık… Yokluk, yoksulluk karşısında çocuklarını aç bırakmamanın telaşı içinde… Öyle yaptı, hiç birinizi “yere bakıtmadan” bu günlere getirip, göçtü gitti…

O yıl Devlet yatılı sınavlarını kazandın… Işık görünmüştü… Yatma ve barınma sorunun çözülmüştü… Cep harçlığı olmasa da olurdu… Hem bir yaş daha büyümüştün, yazın amelelik yapar, harçlığını biriktirirdin… “İyilik meleklerinin” gökyüzünden senin için indirip gönderdiği, belki de sır olarak kalması gereken nedenlerini burada açıklamana gerek duymadığın o “ melek”, sana uçurumun kenarından elini uzatmış, “korkma çocuğum, okuyacaksın” demişti… O yaz üç kadın köyünüze geldi, ananla uzun uzun konuştular… Sen İsviçre’de okuyacaktın ve okullar açılıncaya kadar yasal işlemlerin halledilmesi lazımdı… Anan, “olur” dedi… Giderken bir miktar “ dünyalık” bıraktığını hatırlıyorsun… O gün ikindiüstü köye gelen çerçiden kocaman bir karpuz almıştınız, parasını da peşin ödeyerek… “O kadın” para vermese siz karpuz alacak parayı nereden bulacaktınız ki… Ama almıştınız işte ve parasını da “o kadının” verdiği paradan ödemiştiniz… Çocuk aklınla yürüttüğün tahmin doğru çıkmıştı, “ o melek” bırakmıştı parayı…

Yine bir sorun çıktı karşına… Yaşın tutmuyordu ve büyütülmesi gerekiyordu… O yaz bununla uğraştı ve yaşını büyüttü…

Eylül ortaları… Köye geldi… Gideceksiniz…. Anan, yufka ekmek bohçaladı… Karanfil, taze soğan filan… Amerikan bezinden kendi eliyle diktiği uzun donunla gömleğini bir gazete kâğıdına sarıp, dayının askerden getirdiği bavula yerleştirdi… Eşikten adımını atmanla, ananın boynuna sarılması bir oldu… Ağlıyor… İçi dışına çıkarcasına ağlıyor… Anan ağlıyor, sen ağlıyorsun… Öyle kucaklayıp bastı ki seni bağrına, bir an nefes almakta zorlandın… “Bırakmam diyor, bırakmam”… Konu komşu sakinleştirmeye çalıştı ananı… Şaşkın şaşkın etrafına bakıyor… Mahcup… “Allah razı olsun sizden diyor, kusura bakmayın”…

“O Melek” de gözyaşlarını tutamıyor, saklıyor bir taraftan da… Köyün kadınları tembihleşmişler gibi ağıt divanına durdular sanki… Herkes gözyaşlarını birbirinden saklıyor…

“Tamam” diyor, “götürmeyeceğim”… “Bir söz ver bana, okuldan almayacaksın… Okuyacak… Tüm masraflarını ben çekeceğim”… Anan “ tövbe” diyor, okuldan aldırmam, hem babasının vasiyeti var”…

Üç kişi gelmişlerdi… Arabaya atlayıp gittiler. Yalnız sen okullar açılmadan Ankara’ya gelmeliydin… Birkaç gün durur, sonra dönerdin… Anan seni yalnız göndermedi, dayınla birlikte gittiniz… Verilen adresi arayıp buldunuz… Birkaç kez gittiğin Altındağ evlerine benzemiyordu burası, lüks ve bakımlıydı… Çay yemek, izzet ikram… “Dayın “ gidelim”, “ bize müsaade” dedi… Dayına adıyla hitabederek, “ sen git” dedi, birkaç gün kalsın, hem biraz gezsin, hem de ihtiyaçlarını karşılayıp gönderirim”… O güzel insan, dayın cebinde olan parası beş lirayı sana harçlık verirken, dayına müdahale etti, parasını cebine koydurdu…

Burası sizin oralara benzemiyordu… Giyim kuşam, dil lisan, oturup kalkma… Hepsine yabancıydın… Akşam hava karardığında, alışık olduğun köy meydanından çocukların bağıra çağıra oynadığı “çam devrildi, çam devrildi” nidalarından da eser yoktu… Genç bir kızı vardı, lise öğrencisi… Yurt dışında okuyor… Yazları geliyor… Sıkıldığının farkında ama patlama derecesinde olduğunu muhtemelen bilmiyor… Onunla seni gezmeye gönderiyor… “Ama… Yanındaki kız… Kolları bacakları açık… Ama sen erkeksin… Ama… Ama yanındaki kız… Ya sizin köylüler görürse”…

Okullar açıldı… Yatılı okuyorsun artık… Moralin iyi… Derslerin iyi… Öğretmenlerin seni seviyor… Her ay o melek sana PTT aracılığı ile para gönderiyor… Bu kadar parayı ne yapacaksın… Simit yirmi beş, çay yirmi beş… Başka nereye para harcayacaksın ki… Parayı anana veriyorsun… Çoluk çocuk geçinip gidiyor… Okuduğun ilçede, o dönemin sağ politikasının yöredeki önde gelen temsilci eşrafı okula geliyor, idarecilerle görüşmeye… Bu gün bile aklında sadece hiddeti ve şiddeti kalan müdür yardımcısı seni odasına çağırtıyor… Kollarını arkadan bağladığı elinde kalınca bir sopa var… Ansızın yarım dönüş yapıyor… “ O komünisti nereden tanıyorsun”… “Hocam biz Müslüman çocuğuyuz, Müslüman ülkede komünist mi olur”… “Bir de yalan söylüyor yüzüme baka baka” diyor, elinin tersiyle aşk ettiği tokat gözlerinde yıldızları uçuşturuyor… “Sana para gönderen komünist kadını nereden tanıyorsun, sana niçin para gönderiyor, biz her şeyi biliyoruz”… “Bu vatanda biz ölmeden size yer yoookkk”… “ Söyle diyor, nereden tanıyorsun, sana niçin para gönderiyor”… Seni de mi komünistliğe kayıt yaptırdı, ha… Söyleeee”… Elindeki sopayla rasgele vuruyor… “ Vura vura odanın kapısına kadar sürükledi seni, “ Komünist sensin” diyorsun bir çırpıda, kaçarken okulun merdivenlerine ayağın takılıp düşüyorsun… Sevgili Türkçe öğretmenin kaldırıyor seni, burnun kanıyor… Hademeyi çağırtıp yüzünü yıkattırıyor… Kendi koşar adım müdür muavininin odasına gitti… Yukardan bağırış çağırış sesler geliyor…. O gün fizik öğretmeni elinden tutup, hocaların yatılı kaldıkları bölüme götürdü seni… Hocaların ne olduğunu sordu anlattın… O melek kadının adını da söyledin… Fizikçinin üniversiteden hocasıymış… Fırlamak için gerilmiş yay gibi oldu, diğer öğretmenler engelledi… Fizikçi “ kimse sana dokunmayacak. Korkma, derslerine iyi çalış” dedi… Öğretmenler teker teker bir ihtiyacın, sorunun olduğunda çekinmeden kendilerine söylemeni istediler…

İlçedeki yerel basın aile şecereni yazdı, babanın seni kuran kursundan aldığını, saygın bir Müslüman olan dedenle küs öldüğünü, komünistlerin senin gibi fakir aile çocuklarına çengel attığını, Müslüman-Türk dünyasının, Komünistlerin tuzaklarına karşı uyanık olmaları gerektiğine ilişkin niçin çarşaf çarşaf yayın yaptıklarının gerekçesini bulamadın… Bu kadın sadece sana okuman için el uzatmıştı ve seni komünistliğe kayıt da yaptırmamıştı… Kasabada artık yeni bir hava esmeye başlamıştı… Eşraftan topal Ali ve oğlu Zeki senin çalışkanlığınla övünür olmuştu… Senin akraban değillerdi ve kan bağında yoktu… Zeki abi tuhafiyecilik yapıyordu ve bir keresinde Topal Ali amca, oğlu Zeki abiye kızmıştı…”Bu çocuğun üstüne başına niye bakmıyorsun”. Zeki abi, terzi Hasan amcaya bir takım elbise ölçüsü aldırdı, üstündeki gömlek pantolon, ayakkabı yenilendi… Olan bitene hiçbir anlam veremiyordun…

Aylardan Mayıstı….

Ellerini boynundan geçirip başının arkasına bağlayıp uzaklara, ta uzaklara bakarken hep bir şeylerin içinde kaybolup gitme tutkunun yabancısı değilim. Bunca yıllık arkadaşımsın, içini bir ayrı bilirim, dışını bir ayrı… Hayal kırıklıklarının, kırgınlıklarının, onmazlıklarının en yakın tanığıyım… Bütün bunların ötesinde inanç ve coşkunda nasıl olup da bunca yıl bir aşınmaya uğramadan, yer yer kırıcı da olsan bir kaya gibi aşınmadığına akıl erdiremedim. Dalıp dalıp gidiyorsun. Hangi ufuk çizgisindesin, hangi yıldızda, hangi meydandasın… Bir adım ötesi ölüm olan amansız kavgaları bile romantik bir öykü tadında anlatmaya başladığında gözlerin ışıldıyor.

Ben orda doğdum diyorsun, kavganın rahminde vücut buldum. O kavgalar ki, aklımın, beynimin, yüreğimin örsü çekici oldu. Demir böyle dövüldü, çeliğe böyle su verildi… Çelik gibi kırılgan, kadife gibi katı oluşumuzun sırrı başka nerede aranabilir ki… O günlerin basınında yer almış bir fotoğrafını gösteriyorum sana. Suratına bakan korkar diyorum… Bir nemrut surat, bir eşkıya… Gözlerindeki kin korkudan ari, kapana kısılmış bir kaplan gibi hınçla bakıyorsun…

Yaa!… Diyorsun, gülüyorsun… Çocukların gözleriyle çek fotoğrafımızı diyorsun, yalansız ve yapmacıksız fotoğraflar elde edersin… Biz kendimizi birilerine anlatmak ihtiyacı duymadık… Çocuklar, ağzımızdan çıkan hiçbir sözcüğe ihtiyaç duymadan anlarlar bizi… Yalnız çocuklar… Bakışımızdaki sevgiyi de gülüşümüzdeki sıcaklığı da onlarda görürsün, yalansız, yapmacıksız… Sohbet konusu rahatsız etti seni, beni yalnız bırakıp, hiçbir şey söylemeden, bir açıklama yapmadan kalkıp gidiyorsun… Belli ki sinirlendin…

Temmuz gecesinin rehavetinde balkondan etrafı seyrediyorum… Sözünü ettiğim zamanın basınında yayınlanmış fotoğrafını getiriyorum gözümün önüne… İstersen bana kızmaya devam et… Saldırgan ve kinle dolusun… “Kimseye karşı kinim yok” demiştin… “Devrimciler kişisel kin tutmayacak kadar da asildir. Bizim ancak sınıf kinimizden söz edilebilir, kişisel kinimizden değil… O fotoğrafta yaşam hakkına kastedilen bir ben değilim. Bütün devrimciler, yarının bütün mimarları, insan olmanın erdemini taşıyan herkes”…

Ya senin hakkında yazılanlar, çizilenler, söylenenler… Soyguncuydun, suikastçıydın, katildin, kahramandın… Bütün isnatlar sanaydı… Yalanın bini bir para… Seni yeni tanımıyorum ki… Fedai ruhunu, sevgiyle ışıl ışıl bakan gözlerindeki gülümseyişi, bir lokmayı herkesle paylaşmayı bilen karakterini benden başka kim daha iyi bilebilirdi ki… Kim bilir, belki de asıl korkuları senin bu hasletindi…Alçaklığın bütün silahlarını kuşanarak üstüne üstüne gelmelerinin nedeni buydu…olsundu…5 yaşındaki oğlun,”nasıl bir annen ve baban olmasını isterdin?” sorusuna “annem gibi annem babam gibi babam” yanıtını vermişti ya..gerisi ne gam..Sosyolojik, psikolojik ve bilmem ne olojik açılardan irdelenebilecek bu duruma ilişkin yaşamının iki kesitine tanık oldum…

Anan senin zayıf yanında ve “zaafında”… Kaçaktın… Normal koşullarda ananı ziyaret etmek hemen hemen imkânsızdı… Gecenin ikilerinde üçlerinde, el ayak çekilince köye gelir, gizlice ananı ziyaret eder, taş çatlasın yarım saat sonra alel acele çeker giderdin… O gün şansın pek yaver gitmedi… Geç saatlerde bir araçla ananın evine geldiniz… Biri eşin dört kişisiniz… Takip edilmiştiniz ama takipçileriniz sizi evde yakalamak için geç kalmışlardı… Ananın evinden ayrıldınız, araçla yola çıktınız… Senin ananı ziyaretlerin ihbar edilmişti ve bu olay öncesi de kıl payı yırtmıştın. Ananı ziyaret ettin, şakalaştın ananla… Tedirgindi… Başına “iş” geleceğini biliyordu… İşi yine “matraklığa” vurdun, “korkma anacığım” edin, “az kaldı”… Onların bizden korkmasına, bizim şimdiki kaçışımız gibi onların kaçmasına az kaldı… Ama biz onları kaçırmayacağız… Muhtemelen yarım saat kaldınız, eşin ve diğer iki arkadaşın araçla yola çıktınız… Evet, korktuğun başına gelmişti… Yola pusu kurmuşlar… Eşin hamile, “karnı burnunda”… “ Çatışmayacağız” diyorsun…”Bir Sinan’ımızı aldılar, ikinci Sinan’ı vermeyeceğiz”…Arkadan geliyorlar, sizi takip ediyorlar… Yolun bir bölümünde sizi geçtiler… Arkanızdan, farları göz alıcı bir TIR geliyor… Şoför arkadaş TIR’ın ışığını arkaya alıp aracın lambalarını söndürüyor, bir U dönüşü çekip ters yöne gidiyorsunuz… “İzleyicileriniz” TIR’ın ışığının sizin aracın ışığı olmadığını epeyce geç fark etmiş olmalılar ki, girdiğiniz ters yönde peşinize hemen takılmıyorlar… Sık sık gizlendiğin köyün yoluna giriyorsunuz… Çatışma kaçınılmaz olursa hamile eşin enine boyuna tanıdığın köylülerin evinde saklanacak… Bir Sinan’ınızı “almışlardı, ikinci Sinan’ınızı vermeyecektiniz”…

Aracı yüksekçe bir tepenin üstüne çekip, ana yolu gözlüyorsunuz… “Evet, beklenen oldu”… İzleyicilerinizin aracı köy yoluna saptı, geliyor… “Bu alan meydan okuma alanı”… “Gelsinler” diyorsun, “gelsinler bakalım, el mi yaman, bey mi yaman, görelim bir”… Hatta burada beklediğinize ilişkin “izleyicilerinize” “işaret” bile vermiştiniz, yanılmıyorum, değil mi? “o köyden” iki arkadaş da takviye güç olarak gelmişti, burası öyle devrimcileri dar sokaklarda kıstırıp alınlarına kurşun sıkma yeri değildi, burası sizin çöplüğünüze benzemezdi, “ buyurun, tuzakların kahramanları(!)…bekliyoruz”…

Ama “yemedi”, pabucun pahalı olduğunu anladılar. Bir müddet bekleyip gerisin geri döndüler…

“Refakatçi arkadaşlarınız” da sizinle geliyorlar… “Yolda ne olur, ne olmaz”… “izleyicileriniz çoktan kirişi kırmışlardı ama araç bozuldu… Çalışmıyor… Yokuşa yukarı aracı ite ite çıkarıyorsunuz, sürücü arkadaş “ düz kontakt” yapıp aracı çalıştıracak. Tepenin üstünden geri geri aracı bırakıyor, başlangıç noktasına geri geliyorsunuz, araç çalışmıyor… Bir, iki… On… Yoruldunuz… Hava soğuk, karnınız aç… Sabah oluyor… İlçeden gelen tamirci aracı tamir edip yola devam ediyorsunuz… “Asayiş berkemal”… “Sıkı” izleyicilerinizin bir takibi daha boşa çıkıyor, yakalanmıyorsunuz…

Aylardan Mayıstı…

O duruşmanı izlemeye gelmiştim… Gerçekten zor durumdaydın ve bu komployu nasıl açığa çıkaracağını merak etmiştim… Hani şu geçen sohbetimizde sözünü ettiğim devrimcilerin sırtındaki bıçak, yüzü hala açığa çıkarılmamış pisliğin itirafıyla yargılandığın dava… Adı geçen olayda değişik mahallerde bombalar patlamıştı… İsrail elçiliğinin bombalanmasından tut da, Amerikan Juslag deposu, yerli yabancı tekellerin, bankaların bombalanması… Bombalandığı iddia edilen yerler arasındaki mesafe iki şehir arasındaki mesafe kadar olmasına karşın, polis ve savcılık bu durumu göz ardı etmiş, seni peşin peşin suçlu ilan etmişlerdi… Otuz üç gün mü kalmıştın işkencede… Bu itirafçı-ki sana göre bu bok herif iftiracıydı- “gizli” itirafçıydı… Aynı dönemde “resmi” itirafçılarda emniyetteydi ve aynı örgüt davasından yargılanmıştınız… Her ne hikmetse o uzun sıkıyönetim mahkemelerindeki yargılamalarınızda adı bile edilmeyen, iddianamelere konu bile olmamış bu olaylar, yıllar sonra imalatçılarınca atölyelerinde imal edilmişti…”Resmi itirafçıların” ikisi birlikte bir güzel dövmüşlerdi seni… Başlangıçta polis sanmıştın, gözlerin kapalıydı ve kim olduklarını bilmiyordun… Adetten olmamasına karşın gözlerindeki bağı çözdüklerinde, karşında bir dönem “arkadaşların” olan itirafçıları gördün ve seni döven bunlardı… Odadaki polisler dışarı çıkmıştı… Sütuna yaslanmış olanına yaklaştın ve bir kafa darbesiyle devirdin pezevengi… Burnu kırılmıştı ve ortalık kan gölüydü… Sonrası geldi tabi, seni külçeye çevirdiler ve sürükleyerek hücrene geri götürdüler…

Cezaevinden tahliye olmanı içlerine sindirememişlerdi ve yeniden deliğe tıkılmalıydın… Kendilerine göre senaryo eksiksizdi… İddianame okunmuş, suçların dizi dizi liste liste sıralanmıştı ve yanılmıyorsam otuz yıl hapsin isteniyordu… Suçlamaya göre sen adeta bomba makinesiydin ve bir gecede bombalamadığın yer kalmamıştı… Polis, bombalanan yerlerin muhtarlarını görgü tanığı olarak tuttuğu tutanakları imzalatmış, mahkeme tanıkları dinlemeye çağırmıştı… İlk dinlenen bayan muhtar, mahkemenin seni teşhis etmesini istediğinde teşhis edememiş, seni tanımadığını ve görmediğini söylemişti… Tutanaktaki imzanın kendisine ait olduğunu, polisin gerekçe göstermeden önüne tutanağı uzatıp imzalamasını istediğini, kendisinin de itirazsız imzaladığını söylemiş, mahkeme başkanı kadın muhtara kızmıştı… İkinci dinlenen muhtar Kürt kökenliydi. Ona da aynı prosedürü uyguladılar… “Görmedim, tanımıyorum” dedi… Mahkeme başkanı bu kez fena azarladı adamı, “ görmediysen niye imzaladın, sana zorla mı imzalattılar” diye çıkıştı… Muhtar Kürtçe şiveyle” vallah hakem begim, oradaki işkenceleri bilsen, sen de aynen benim gibi gıkın çıkmadan imzalardın” deyince, mahkeme başkanı “ tamam, tamam” deyip yerine oturttu… Üçüncü tanığın yine bir kadın muhtar… Afili bir kadın, rüküş, şırfıntının biri… Aynı işlem… “Teşhis et”… Kadın sanıklar arasından seni arıyor… Bir daha bakıyor, bir daha bakıyor… Teşhis edemiyor… Mahkeme başkanı ayağa kalkmanı söylüyor, başkana çıkışıyorsun “ teşhis edemedi, beni hedef mi gösteriyorsunuz, zorla mı teşhis ettireceksiniz”… Kadın senin “bombalama” eylemini nasıl yaptığını anlatmaya başlıyor… Yanında olsa bu kadar detayı hatırlayamaz, hocası dersine iyi çalıştırmış… “ Saat dokuzda polis aracının içinde bana getirildi, neden bombaladığını, anlattı, gülüyordu”… “Şimdi iyice tanıdım”… “ Kadına küfrettin, mahkeme duydu, duymazlıktan geldi”… Biz güldük… O arada gözüne bu tezgâhı hazırlayan polis ilişti… Hemen müdahale ettin… “Sorguyu yapan polis mahkemede, önce onun dışarı çıkarılmasını istiyorum, tanıkları etki altına almaya çalışıyor”… Başkan polisi azarladı, dışarı çıkardı… Mahkeme sana söz veriyor. “ Saat dokuz kavramı iki ayrı vakit için kullanılır… Beni sabahın dokuzunda mı getirmiş, akşamın dokuzunda mı? Kadın “Akşamın dokuzu diyor”… Tanıkla polisin yüz yüze gelmesinin, işaretleşmelerinin engellenmesini ve polise, “akşamın dokuzunda mı, sabahın dokuzunda mı götürüldüğünün” sormasını istiyorsun. Mahkeme polisi çağırıyor. Sen diyor başkan “sanığı bu kadına sabahın dokuzunda mı götürdün, akşamın dokuzunda mı? Polis kem küm ediyor, başkan kızıyor, çıkışıyor polise… Polis “Sabahın dokuzu” diyor… Savcı ayağa fırlıyor, bütün duruşma usullerini ihlal ederek bir sigara yakıyor. “ Sanığın tahliye ve beraatını istiyorum”… Atılı suçtan tahliye ve beraat etmiştin, tezgâh yine bozulmuştu…

Aylardan Mayıstı…

 O yıl kış çok çetin geçmişti. Daha Eylül bitmeden soğuklar kendini hissettirmeye başlamış, yaz mevsiminin kalabalık caddelerdeki cıvıl cıvıl rengârenk görüntüleri,   gri gökyüzüyle uyum sağlamak istercesine şehrin geniş caddeleri de tek renge bürünmüş, grinin çeşitli tonları sokaklara hâkim oluvermişti… Üzerinize aldığınız sorumluluk omzunuza kaldırılması güç yükler yüklemişti… Yapılacak iş çok, olanaklar neredeyse yok denecek kadar kısıtlıydı… Hayat mazeret dinlemiyordu, karşı devrim gemi azıya almış, azgın boğalar gibi saldırıyordu… Olanakları siz yaratacaktınız, yoktan var edecektiniz… Başka çareniz de yoktu… Nasıl bir ruh, nasıl bir inançtı ki, abartısız günde bir öğün yemek yiyemeyen, onca kuşatılmışlık çemberini yarmak için cebinde değil taksi parası, otobüs-dolmuş parası bulunmayan arkadaşlarınız durumdan asla şikâyetçi değildi… Herkes harekete kendi ailesinin olanaklarını katıyor, bir kuruş bile harcanırken herkesin eli titriyordu… Bulunduğun bölgeden Kasım ayı başlarında Ankara’ya geldin, Ankara da senin sorumluluk alanındaydı… O kışta kıyamette sabahlara kadar gecekonduların savunmasında nöbet tutan arkadaşlarınızın basbayağı başıkabak ayağı yalındı… Kar kalınlığı bir metreyi bulmuştu ve ağzınızda nefesiniz donuyordu… Hiç birinin paltosu, pardösüsü, ayağında altı sağlam ayakkabısı yoktu… Açlık neyse ama soğuk dayanılır gibi değildi… Hareket alanın kısıtlıydı, köşe bucak aranıyorsun… Bu nedenle alış veriş için şehrin merkezi yerine tenha yerleri seçtin, arkadaşlarını oraya götürüp, kalın kazaklar, paltolar ve kışlık ayakkabılar aldın… Hiç kimseden çık çıkmıyordu… Sıkıntının yarattığı moral bozukluğunu herkes birbirinden gizliyordu…

İçlerinde en çaresizi de Kürdoğlu idi… Atak, gözünü budaktan esirgemez bir arkadaş…Alış verişi tamamlayıp mağazadan ayrılırken “hoca dedi, senin de üstünde başında bir şey yok, böbreklerinden de rahatsızsın üstelik, kendine de bir şeyler alman gerekmez mi?... Laf aramızda ama “ şef”likle aran hiç iyi olmamıştı, bu hiyerarşik aptallığı hiç de sevmemiştin ama orada şefliğin tuttu, “almam gerekirse alırım”… Ayakkabılarının altı delikti gerçekte, su alıyordu… Ayaklarından aldığın soğuk, böbrek sancılarını dayanılmaz derecede artırıyordu… İyi de para yok ki, ne ile alacaktın… Bu arkadaşlarının içinde birisi vardı… Ortaokul ve liseden arkadaşındı, aynı sınıflarda aynı dönemde okumuştunuz… Üniversitede de aynı fakültedeydiniz… O dönemden beri hastaydı… Sanırım örgütsel ilişkinin ötesinde eskiye dayanan kişisel arkadaşlığın getirdiği samimiyetle olsa gerek, ikili ilişkilerinizde sadece arkadaştınız, hal, tavır ve davranışlarınıza bu kişisel yakınlık damgasını vurur, örgütsel süreçlerde ise sıkı bir resmiyetçi kesilirdi… Arkadaşlığınızın verdiği yakınlıkla “ sen dedi sorumluluğundan bir an önce ölerek mi kurtulmak istiyorsun, şu üstüne başına bir bak” demesiyle kararlı bir ses tonuyla sözünü kestin, “ kararlarıma karışma”…dedin. Yüzü asıldı, “ bu örgütün sana olan ihtiyacının farkında değilsin herhalde” dedi…

O kışı bu imkânsızlıkla atlattınız… Bahar uç vermeye başlamıştı ve “havaların sıcak geçeceği” her halinden belliydi… Ayrıca havaları ısıtmak da gerekiyordu… Karşı devrim amansızdı ve ortalığı kırıp geçiriyordu… Etkin ve etkili bir mücadele yeterli olanakların yaratılmasıyla mümkündü ve bu olanaklar yaratılmalıydı… Baharla birlikte maddi sorunun nasıl çözüleceği birkaç merkez komite toplantısında tartışıldı ve kabul edilen çözümler hayata geçirilmeye başlandı… Bu çözümler daha da geliştirilmeliydi ve örgüt asla bir daha bu durumu yaşamamalıydı… Yüzler gülmeye başlamıştı, mücadele yoğunlaşmış, bölgelerin ihtiyaçları bölge sorumlularının beklentilerinin üzerinde gerçekleşmişti… “Biz buyduk ve Türkiye devriminin tek umuduyduk, bu kararlılıkla, bu örgütsel disiplin ve arkadaşlarımızın tarif edilemez yiğitliği ile burjuvazi elimizden kurtulamazdı”…

Örgütün merkez komitesinden tutun da tek tek üyelerinden sempatizanlarına varıncaya kadar böylesi tartışılmaz bir inanç ve irade örgüte egemen olmuştu…

Çalıştığı bölgeden gelmişti, yüzü solgun… Halsiz buldun onu… Hastalığı sinsi sinsi ilerliyor… Birkaç metre yürüyüşte tık nefes oluyor, bekleyip soluk alıyordu… Bir şey sormadın… Moralin bozuk, belli etmemeye çalışıyorsun… Kesin bir dille konuştun. “ artık paramız var, hem de yeteri kadar… Görüyorsun arkası da geliyor… Bizim örgütümüzde yoldaşlarımızın çok değerli olduğunu söylemeye gerek var mı? Bu parayı alacaksın, doğru bölgeye… Senden tek bir şey istiyorum: Tedavi olacaksın, derhal… Ertelenmez öncelikli görevin bu… Seni bu halde görmek istemiyorum”… İtiraz edecek oldu, “ bu örgütsel bir karar, itiraz yok”…Parayı cebine koyup gitti… Yaklaşık üç hafta sonra geldi… İyi görünmeye çalışıyor ama beceremiyor… Paniğe kapıldığını hatırlıyorsun, ürperdin… “Sen tedavi olmamışsın” dedin sertçe, para mı yetmedi, ne oldu… “ Bak bana kızma” dedi, “tedaviden önemli şeyler vardı, bölgenin araç gerece ihtiyacı vardı, onu halletmem lazımdı”… “Bir bok yiyeceğini anlamıştım” dedin, “ ne yaptın”… Bir istihbarat almış… Taş ocağının bekçisine biraz rüşvet verip bir kamyonet dolusu dinamiti kaçırmış… Bir silah kaçakçısıyla anlaşıp yüklü miktarda “teknik” araç gereç satın almış… İçinden “işte bizim yoldaşlarımız bu” demiştin. Bir yandan önüne geçilemez bir coşkuyu, diğer yandan tedavisinin ertelenmesinden duyduğun kaygıyı birlikte yaşamıştın… İçinden kucaklamak, sarılmak geçti ama… Sert çıkıp azarladın…

Aylardan Mayıstı…

Mütevazı bir militan tavrının ötesinde gurur, kibir, kendini dev aynasında görme gibi küçük burjuva aymazlarına özgü tavırlar ona göre değildi… Boykotlar, grevler, mitingler… Örgütün Anti-Faşist mücadelede fiilen yer alma kararından sonra saldırıların yoğunlaştığı kent, kasaba ve köylerden gelen akıl almaz talebe hiç kayıtsız kalmadan, gelen talepleri acelesi olan bir yolcu ısrarıyla hemen değerlendirilmeye alınmasını ister, talebinin kabul edilmesiyle de yüzü aydınlanırdı… Ya hastalığı… Onun ne kadar umurundaydı bilinmez ama senin umurundaydı ve kaygılanıyordun… Karşı devrimin sivil faşist güçlerle yetinme devri kapanmış, resmi güçlerini dolaysız devrimcilerin üzerine sürdüğü günler gelip çatmıştı… O operasyonda siz yakalandınız… Arkadaşın kaçmayı başarmıştı… O dışarıda, sen içerde olanaklar elverdiğince iletişim kurdunuz, dışarıya ilişkin tedirgindin. Örgüt hiç beklenmedik bir anda ağır bir darbe yemişti… Bir yandan uyarıcı yazılar yazıp, yazdıklarını “malum” yollarla dışarı çıkarıyor, bir yandan da “yaranın” hemen iyileştirilmesini ve darbenin olumsuzluklarının bir an önce ortadan kaldırılmasını istiyordun… Oysa gelen haberler hiç iç açıcı değildi… Hani Mayıs böcekleri vardır… Bok böcekleri… Başlarını dışarı çıkarmak için günlük güneşlik bir hava beklerler, karda, fırtınada pisliklerinin içinde debelenir dururlar… Meğer bunca yiğit insanın canı pahasına kotardığı bu örgüt içinde ne de çok bok böcekleri varmış… Tünemişler… Arkadaşının bütün olanaklarına güya örgüt adına el koymuşlar, diğer bölgelerle ilişkilerini kesmeye çalışıyorlar… Meğer bu sünepeler sizin yakalanmanızı ne de çok isterlermiş de haberin yokmuş… Olan oldu… Tabi bu arada beklenen de oldu… “Emir komuta zinciri içinde yönetime el koyduk” dedi faşizmin sözcüsü… Öyleydi, “netekim”!... Yönetim onların olsundu ama adeta ülkeye el koymuşlardı… 12 Eylülü takip eden üç ay sonra yakalanmıştı… Yakalandığı kişiler deneysiz ve tecrübesiz… Sorgulama alanları işkence görenlerin çığlıklarından geçilmiyor… Bu koşullarda kendisiyle birlikte yakalanan arkadaşları ne yakalanmışsa arkadaşının üzerine atıyorlar… Yirmi dört gün direniyor… Sorası malum… Seni cezaevinden yeniden sorguya aldılar… İkinizin de gözleri bağlı… Arkadaşının senin orda olduğundan haberi yok… İki işkenceci ses çıkarmaman için senin ağzını kapıyor… Sesinden tanıyorsun… Dışarıdayken kararlaştırdığınız gibi… Kesik kesik öksürmek için bir fırsat… Mutlaka yakalamalısın, bu onun için de bir direnme morali olabilir… Fırsatı kaçırmıyorsun… Kesik kesik” öhö, öhö”… İşkenceciler numarayı çakıyor, okkalı bir tokat patlatıyor yüzüne… “Bu O.. çocuğu işaret verdi” diyor ötekine…

Arkadaşının sesi çok yorgun ve bitkin… Bocalıyor işkencecilerin sıkıştırmasıyla… Kesti konuşmayı… Başka bir şey bilmiyorum diyor… İkinizi birlikte ayrı ayrı yerlerde yeniden işkenceye aldılar… Sesinden tanıyorsun… Kendine bile itiraf edemediğin şeyi bir türlü kovamıyorsun beyninden: “ Ya işkenceden sağ çıkamazsa”… Aralık ayı ortalarından aşağı yukarı Şubat ayı sonuna kadar “DAL” daydınız… Cezaevine getirildiğinizde sen kan işiyordun, bu nedenle iç çamaşırını dışarı göndermedin, külottaki kanı görüp endişelenmesinler diye, sağlığının iyi olduğunu söyledin…

Cezaevinde gözün arkadaşındaydı ama görebilmek ne mümkün… Sebebini hatırlamadığın bir nedenle seni meşhur “kafese” almışlardı… Kafes cezasının bitimiyle koğuşa götürülmeni beklerken avukat dönüşü arkadaşınla karşılaştın… Buruktu, gözlerini yere dikti, yüzüne bakmıyor… Gittin kucakladın onu, “sen elinden geleni yaptın, başını dik tut” dedin. Sadece “çözüldüm” diyebildi… Uzun yıllar sonra “kim ne dedi” merakıyla o günlerin kayıtları incelendiğinde görülecekti ki, çözülen o değildi ve her şey onun dışında deneyimsiz arkadaşlarca konuşulmuştu… Uzun cezaevi günleri başlamıştı… Aylar yıllar birbiri üstüne geçip gidiyor, fırsat buldukça kaş göz işaretiyle selamlaşıyorsunuz… Fakat değil davalarınızın başlaması, henüz ifade için savcılığa bile çağrılmadınız. Sivil ceza yargılamalarında tecrübeliydin ve usul buydu ama acaba askeri ceza yargılamalarında savcılık ifadeleri yok muydu, savcı iddianamesini neye göre hazırlayacaktı… Böyle düşünmüştün… Emniyette işkence altında alınan ifadelerin “düzenlenmesi” gerekiyordu ama 12 Eylül faşizmi bunun da bir yolunu bulmuş, aynı davadan gelen kişileri asla aynı koğuşa vermiyordu ve koğuşlar arası haberleşmek mümkün değildi… Sizin koğuşu şu malum “tünel” nedeniyle dağıttılar… Sen ve arkadaşın, birbirinin çaprazında olan zemin koğuşlarda kalıyorsunuz… Koğuşların arası dört beş metre var ya da yok… Kadınlı-erkekli bütün koğuşlar sabahtan gece yarısına kadar “rap rap, rap rap”… Yok, İstiklal marşının bilmem kaçıncı kıtası, yok gençliğe hitabenin bilmem neresi… Sayımda olsun, yemek alımlarında olsun, rap raplarda olsun avazınızın çıktığı kadar bağırmanız isteniyor, bağırın veya bağırmayın, arkasından sıra dayağı kesinlikle eksik edilmiyor… Rap raplardan sonra elimize nutuk tutuşturuldu… Başınızda bir asker, kesinlikle ne okunan şeyin ne olduğunu bilmiyor. Zaten ona verilen görev de sizin avazımız çıktığı kadar bağırmanız… Böylece psikolojik yıldırmada üstünlük sağlayacaklar, direncinizi kıracaklar… Sizin koğuşta başlattığınız “bağırmama” pasif direnişi beklenmedik bir saldırıyla karşılandı… Beş kişi kaldınız… Sayımda, yemek alımında, havalandırmada, marş söylerken bağırmayı reddetmenizin bedeli sürekli dayak…   Derken… Koğuş sorumlusu arkadaşına “nutuk” okuyacağını söyledin… Şaşırdı, “hayrola” der gibi…Kitabı eline aldın ve avazın çıktığı kadar bağırarak okumaya başladın…Amacını anlayan birkaç arkadaşın dışında kimse pek bir şey anlamadı… Üstelik “karıştır, barıştır” dönemi… Yani faşistlerle aynı koğuşlarda kalıyorsunuz… Faşistler ya anlarlarsa… İhbar edecekler o zaman… Anlasınlar da iş yarım kalmamalı… Okumaya başladın…” Ankara sorumlusu Ahmet oğlu Hayrullah…O ele geçen malzemeleri polis yerleştirdi, sonra da gitti sen yer göstermişsin gibi kazıp çıkardı, değil mi?… ( Nöbetçi kafasını uzatıp bakıyor, “ ne polisi lan” diyor… Cevap hazır: “İşte komutanım burada yazıyor, ben uydurmuyorum ya”..).. Devam ediyorsun: “ Batı cephesi temiz mi?.. O evdeki kızın üzerindeki ziynet eşyaları rahmetli halandan kalmıştı, unuttun mu?... Koğuşta bir kahkaha patlıyor… Nöbetçi huysuzlanıyor… Arkadaşın numarayı anlamıştı… Oda Nutuk’a sarılıp karşılıklı okumaya başlamıştınız… “Anlaşıldı komutanım… “Ankara’dakilerin değişmesi gerekir komutanım”… “Filanca bölgedeki falanca komutanım”…

O gür sesinle yırtına yırtına nutuk okuman nedeniyle nöbetçiden bir de aferin almıştın ama tosuncuklar numarayı çakıp, “komutanım, kitap okumuyor, öbür koğuştaki arkadaşıyla haberleşiyor”… Hemen cevabi yapıştırmıştın: “Komutanım Nutuk’a hakaret ediyorlar”… Bütün devrimciler koro halinde tekrarlıyorlar: “Komutanım bunların Türklüğünden şüphe ederiz, Nutuka hakaret ediyorlar”… Komutanımız gaza gelip “ aç lan elini” diyor… Copların altında tosuncuk kıvranıyor, bir gülme tutuyor bizi… Göze gireceğim diye ihbarının altında kalan tosuncuk morardı… Diğer koğuşlarda kalan arkadaşlarınızla da koğuşun durumuna göre farklı yöntemler geliştirip ifadeleri düzelttiniz… Yargılamalar başladı… Suçlamalara, savunmalar… Hayat geçip gidiyor… Davalarınız birleştirilmedi, ayrı mahkemelerde görüldü… Sen tahliye olmuştun ama daha önce aldın ceza nedeniyle başka bir cezaevine gönderildin… O başka bir cezaevine gönderildi… Gönderildiği cezaevinde kalp krizi geçirmişti… “By pass” oldu. Altı ay dışarıda tedavi olacak… İnfaz affıyla yeniden içeri girmekten kurtuldu… Sanırım asıl sorun da dışarı çıkmasıyla başladı… 12 Eylül tahliyeleri uç vermeye başlamıştı ve çoğunluk birkaç ay arayla tahliye edilmeye başlanmıştı… Herkesin canı başına bela… Herkes bir tarafa savruluyor… Yaşamın yükü kaldırılacak gibi değil… Hastalığı temiz hava ve kendine özenli bakım istiyor ama o İstanbul’da, tozun dumanın içinde kahvede garsonluk yapmaya başladı… Senenin yarısını sizin evde geçiriyor… Sen toparlanmaya başlamıştın, eve ekmek götürmenin ötesinde biraz birikmiş paran bile olmuştu… Bir kamu kuruluşunun çay ocağının ihaleye çıkarılacağını duydun, sağdan soldan birilerini buldun, durumu anlattın, “olur” dediler… İhale parasını denklemen zor ama bunu mutlaka başarmalısın… Gelsin, başına otursun. İki genç tutsun, ellerinde çay tepsisi… Binanın bir o katına bir bu katına… Zaten dışarı çay satılması yasak, bina içinde satılacak… Bunları konuşmak için o kış İstanbul’a gittin… İhale işini anlattın, onu Ankara’ya taşıyacağını anlattın, artık bundan sonra birlikte olacaktınız… Sevinci görülmeye değerdi, çok sevindi… Aybaşına kadar toparlanacak, aybaşında Ankara’daki işinin başına geçecek… Çocuk gibi mutlandı, gözleri gülüyor… Akşam Harem garajından seni yolcu edecek… Otobüsün hareket saatine epeyce var. Ayaküstü ekmek arası bir şeyler alıp masaya karşılıklı oturdunuz… Ağzı açıldı, şakalar yapıyor, seninle dalga geçiyor… “Ulan aptal” diyor, “şu giyim kuşamın hiç mesleğine yakışıyor mu, şöyle doğru dürüst giyinsene?... Sadece gülüyorsun, onun bu hali seni de mutlu ediyor… Elini uzatıp “geri çekil” işareti yapıyorsun, “ne oldu yine salak” diyor… “Lan geri zekâlı, karşıdaki şu güzel kadın bana bakıyordu, senin gibi bir dangalağı yanımda görünce vaz geçti”… Nasıl gülüyor, nasıl gülüyor, elindeki yemeği de unuttu… Otobüs geldi, aybaşına Ankara’da buluşmak üzere vedalaştınız… Ankara’ya hiçbir şey getirmesine gerek yoktu… ( Zaten getirecek neyi vardı ki canından başka). Siz onun o gün Ankara’ya gelmesini beklerken, o gün öldüğü haberi geldi…

O sizin “Çerkez”inizdi, arkadaşınız, can yoldaşınızdı…

Birkaç ay geçmişti, genç bir kız çıka geldi.

“Kimsin”?

“Çerkezin kızıyım”

Aylardan Mayıstı…

 
Sanatsal Yazılar