Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Kasım Rüzgârları

Yüzünden hiç eksik etmediği tebessümünden tanıdım onu, tamı tamına otuz iki yıl sonra. Ak düşmüş, yer yer ağarmış saçlarının dışında hiç değişmemiş, koca bir otuz iki yılı devirmişti. Dalgındı, akşam saatlerinin o kalabalığında hiç kimsenin ve hiçbir şeyin farkında olmadan kaldırımın en solundan sanki yürümüyor da gezintiye çıkmış gibi kalabalıkların arasından geçip gidiyordu. Soğuk bir kasım ikindisiydi. Rüzgârın sert darbelerinden paltosunun yakasını yukarı kaldırarak korunmaya çalışıyordu. Otuz iki yıl önceki gibi yine kısacıktı saçları.

Dil-Tarihin önünde göz göze geldik, bir anlık tereddütten sonra hiç konuşmadan bunca yılın özlemiyle kucaklaştık, sarıldık birbirimize. Birkaç dakika öylece kalakaldık. Gözleri buğulandı, “öldürüldüğünü duymuştum” dedi. “Görecek günler var daha dedim”, gülümsedi. Farklı cezaevlerinde kalmıştık, çıktıktan sonra da birbirimizden hiç haber alamamıştık. İşte, yine o günlerdeydik, zamanı geri çevirmiştik. Aynı rüzgârlar, aynı caddeler, aynı kalabalıklar…

“Nasıl tanıyabildin” dedim, “yürüyüşünden” dedi. “Sen nasıl tanıyabildin” dedi “tebessümünden” dedim… Yürüyorduk, kalabalığın içinde, kalabalığa karşı, iki kişi, artarak azalarak yürüyorduk işte, her adımında bir anısı bulunan sokakları caddeleri… O konuşuyor ben dinliyordum, ara sıra “ha, evet, öyle” den başka bir cevap vermedim iki saatlik yürüyüş boyunca… Otuz iki yıl öncesi arkadaşıma ilişkin anılar zihnimde öylesine net, öylesine açıktı ki… O yıllara tutundum kaldım, onun söylediklerini duymuyordum bile…

“Faşist iktidara uyarı: Boykotumuz 112. gününde başarıyla sürüyor!!!”… Onun bulduğu slogandı… Milli Eğitim Bakanlığının Atatürk Bulvarına bakan kocaman duvarına iki metre boyutunda harflerle yazacaktık… Faşistlerin, polisin saldırı olasılığı yüksek, yazı yazacak arkadaşları koruma tedbiri alıyoruz… onar onbeşer metrelik aralıklarla yüz metre uzunluğunda bir koruma koridoru oluşturuyoruz. Arkadaşlarımız, şimdi nereden temin ettiğimizi unuttuğum uzunca bir merdiveni yedi sekiz kişilik bir grupla duvara dayıyorlar… Boya kovaları, fırçalar… İlk harfin kırmızısını seçebiliyorum ay ışığında… O, bir aşağı bir yukarı utangaç tavırlarıyla bizim koordinemizi sağlıyor… “sen yukarıyı kontrol et, parktan saldırabilirler, gözünü ayırma… Sen, araçlara dikkat et, taranabiliriz… Sivil polislere dikkat… Islık çal… Sen…”… Çelimsiz boyundan beklenmeyecek kadar atak ve cesur… Geçen yıl öldürülen bir arkadaşımıza yurdun kuytu bir köşesinde herkesten saklarcasına ağladığına tanık olduğumda nasıl da şaşırmıştım… Gençlik hareketinin gözünü budaktan esirgemez önderi ağlıyordu, için için, hıçkıra hıçkıra… Sadece direniş ve mitinglerden ibaret sandığım devrimciler de ağlarmış… Onun şahsında ilk yanılgımı anlamıştım…

Kızılay civarından ilk uyarı ıslığı geliyor, hemen dağılıyoruz, bir yerlere gizleniyoruz… Araç yanımızdan geçip kaybolur olmaz yeniden toplanıp merdiveni dayıyoruz, sonra herkes yerine geçiyor… İkinci harf yazıldı… Duvar dibinde merdiveni tutanlarla merdivenin birkaç basamak üstünde boya kovası tutan arkadaşlar ve yazı yazan arkadaşların  şakalaşmaları duyuluyor…. İkinci ıslık… Merdiven, boyalar… Gizlenmeler… Araç geçip gidiyor… Yeniden işe koyulmalar, nöbet yerleri… Duvar yarı yerine kadar boyandı, bitmedi, bitirmemiz gerekli… Tan ağarmaya başladı… Araç geçişleri sıklaştı… Yeniden başlayıp bir harfi bitirmeden yeniden geçiyor araç, yeniden dağılıp toplanıyoruz… Ateş altında kalmaktan korkuyoruz, tedirginiz… Arkadaşların gerginliği artıyor… Hepimizi topluyor, “hayır diyor, dağılmıyoruz, aynı araç bu. Üç saattir bizi tedirgin etti… Artık biz değil o düşünecek…”. Aynı araç yine göründü, herkes tedbirli, herkesin eli belinde… Kaçmıyoruz… Araç onun yanından geçip beş altı metre ötedeki arkadaşın yanına varınca yavaşlıyor… Çabucak onun yanına geliyorum, yardıma ihtiyacı olacak… “İşaretimi bekleyin” diyor… Araçtakiler önümüzdeki arkadaşla bir şeyler konuşuyorlar, anlamıyoruz… Arkadaşımızın eli belinde… Adımlarımızı sıklaştırıp arkadaşa yetişiyoruz… O, arkadaşımızın eline sarılıp ateş etmesine engel oluyor, “ lütfen sakin ol, sakin ol” diyor, yatıştırmaya çalışıyor… Arkadaşımız bir kahkaha patlatıyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor…  Gülmekten içi dışına çıkacak, kaldırımlara yatıyor… Birer ikişer diğer arkadaşlar da toplanıyorlar… Ne olduğunu soruyoruz, arkadaş gülmekten anlaşılır bir cevap veremiyor… Sadece gülüyor, katıla katıla gülüyor, kahkahayla gülüyor, kahkahası bütün Kızılay’dan duyulacak şekilde gülüyor… Kendine geliyor, araçtakilerin kendine elli lira teklif ettiğini söylüyor… Silahını çekince gaza basıp kaçıyorlar… Meğer araçtakiler homoseksüelmiş…. Murat’a malum teklifte bulunuyorlar… Bu sefer herkesi bir gülme krizi tutuyor… İnceden inceye arkadaşların esprili dokundurmaları başlıyor, arkadaşımız bozuluyor… Yazıyı, merdiveni, boya kovalarını, polisin, faşistlerin saldırılarını unuttuk, sadece gülüyoruz…. Dönemin iktidarının “tamirat” gerekçesiyle boşalttığı yurttaki devrimciler Kızılay’da bir yere nakledilmişlerdi, curcunayı duyuyorlar… Nöbetçi arkadaşlar bütün yurdu ayağa kaldırmışlar… Gece yarısı herkes Kızılay’da… Ne olduğunu soruyorlar, anlatıyoruz… Kimisi kızgın, kimisi koyuveriyor kahkahayı… Olay ciddiyet boyutundan çıkıyor, herkes şamatada… Aracın plakası söyleniyor… Aracın Kuğulu’dan Kızılay’a seyir halinde olduğu görülüyor, bir çatırtı kopuyor… Polis geliyor, kaçıyoruz…. Merdiveni boyaları, kovaları topluyoruz… Üçer beşerli gruplar halinde dağılacağız… Benimle birlikte beş kişiyiz onun grubunda… Bıçkın bir arkadaşımız da bizim grupta… Elinde bir ağaç dalı, yaşını başını almış üç kişiyi kıstırmış, rast gele vuruyor… “ulan ibneler diyor, sizin yüzünüzden yazımızı yazamadık”… Durum anlaşılıyor… Geceyi burnumuzdan getiren “kahramanlarımızı” tanımış arkadaşımız”… “Çıkarın lan cüzdanlarınızı” diyor, paralarını alıyor, birer ikişer sopa daha vurup “toz olun” diyor… O, müdahale ediyor, arkadaşımızdan paralarını alıp iade ediyor, eline sopayı alıp birkaç tane de o vuruyor…”.

Mili Eğitim Bakanlığının karşısına kadar gelmişiz… Bir gözüm o duvarda, bir gözüm arkadaşımda…. Sanki tamamlayamadığımız, yarım kalan o yazı akşamdan yazılmış, karşılıklı selamlaşıyoruz. Sanki Milli eğitim Bakanlığının önünden yürüyen kendi halinde kişiler değil de, bir kısmı koruma görevi üstlenen arkadaşlar, bir kısmı aceleyle merdiven dayayan, bir kısmı boya kovası taşıyan, elinde fırçayla ilk f harfini düşen arkadaşlar karşımızdaki…

“İşte böyle diyor, seni çok özledim, uzun yıllar oldu görüşmeyeli”… “Evet diyorum, ben de seni çok özledim, bir türlü haberini alamadım”… Gülüyorum… “ Hayrola” diyor… Olgunlar caddesinin başındaki akasya ağacını gösteriyorum… “Murat’ı hatırladın mı” diyorum, “hangi Murat” diyor… Dev-Yolcu Murat diyorum… Hani şu ibnelerin!... Olayı anımsıyor, gülüyor. Biliyor musun diyor, konuyu dağıtmamak için söylemedim ama Milli Eğitim Bakanlığının önünden her geçişimde o olayı hep yeniden yaşarım, otuz iki yıldır hiç öylesine tadına vararak gülmedim….

Rüzgârlı bir kasım günü tanışmıştık, yine rüzgârlı bir kasım günü karşılaştık sevgili arkadaşımla otuz iki yıl sonra….

Kaç kişilerdi ki zaten bütün yurt sathında. Otuz, bilemedin kırk. Daha fazla değillerdi. Bulunduğu kent kaynıyordu. Caddeleri, meydanları, gecekonduları, üniversiteleri, fabrikaları, atölyeleri ile ayaktaydı. Şehir bir baştan diğerine akıyordu. Akşamdan yerine koyduğunu bul bulabilirsen sabahtan… Ülke çapında kıyımların, katliamların kol gezdiği bir dönemdi yaşanan… Bütün devrimciler bu saldırılara karşı savunma hattı kurma telaşı içindeydi.

 Bulunduğu kentte bir üniversitede öğrenciydi… O yılın soğuk bir kasım gününde bulunduğu okuldan sıhhiye-Dil-Tarih istikametinden Kızılay’a gidecek, kitapçıya uğrayacak, Dimitrov’un “Faşizme karşı Birleşik Cephe”sini alacaktı… Dil- Tarihte faşistler yine saldırmıştı, onlarca yaralı… O an ne yapması gerektiği konusunda karar verememişti… Ona kalsa dalardı faşistlerin ortasına, azdan az giderdi, çoktan çok… Küçüklüğünde babası ona az mı Dadaloğlu okutmuştu, kaçılır mıydı kavgadan… “Mert dayanır namert kaçardı”… Kayıtsız kalmayı yedirememişti kendine… Gel gör ki, bireysel hareketlerden kaçınılacaktı ve bu bir örgüt disipliniydi… Uyacaktı, çaresiz… Devrimciler disiplin adamıydı… Boğazına bir şeyler düğümlendi, yutkunamıyordu… Elini belinden çekmeden ardına baka baka uzaklaştı… Yaşanan, daha önce kendisine anlatılandı, dinledikleriydi…

O gece arkadaşlarıyla tartıştı… Faşistlerin saldırıları karşısında kayıtsız kalmak da ne oluyordu… Hem kendileri diğer sol grupları pasif gördükleri için ayrı örgütlenmenin gerekliliğine inanmamışlar mıydı? Kendisinden bir hayli yaşlı olan, belli ki kendisine saygı duyulan kel kafalı ve ilk kez gördüğü biri “yoldaş” dedi, “sınıf mücadelesi sabır işidir, kendi koşullarımızda savaşmayı öğrenmezsek bizi toptan yok etmeleri an meselesidir”…

O gün o toplantıda ona öğrenci mücadelesinde sorumluluk verdiler… Bulunduğu kentteki bütün okulların faşistlere karşı savunulmasında aktif rol alacak, öğrenci gençliğin örgütlenmesinden sorumlu olacaktı… Birkaç fakültede taraftarları olan arkadaşlarla tanışmaları için gün belirlendi… Onlarla birlikte hareket edilecekti… Öğrenci hareketinin ihtiyaç ve sorunlarının belirlenmesinin, çözüm üretilmesinin sorumluluğu kendisindeydi… En hararetli konuların tartışılması bile fısıltıyla yapılıyor, dikkat çekilmek istenmiyordu… Bu, orada bulunan ve birisi hariç diğerlerini hiç görmediği arkadaşlarına “baba şefkatiyle” davranan kel kafalı adama, birbirlerine davranışlarında saygıda kusur etmeyen arkadaşlarına ısınıvermişti…

Kasım soğukları başlamıştı… Rüzgârın şiddeti ortalığı birbirine katıyor, çatılar uçuyor, insanlar sürüklenmemek için birbirine tutunuyordu… Kalacak bir ev, giyecek altı sağlam ayakkabı, soğuktan korunacak bir palto da yoktu… Eldeki bütün para teksir makinesi, mürekkep ve kâğıt almaya gitmişti, zaten olanı da buydu…

Ailesinin maddi durumu iyi olan bir arkadaşın evine taşındık… Rahat bir evdi, ya da başımızı sokacak bir yer vardı ya, daha ne istenirdi…

Abartısız günün on sekiz saati ayaktaydı… Kendi okulunda boykot başlamıştı ve boykot komitesindeydi… Faşist saldırıların şiddeti artmıştı, her gün kayıplar veriliyor, yaralananlar oluyordu… Her nokta bir çatışma alanı olmuştu… Sayıları on binin üzerinde olan öğrenci kitlesini kazasız belasız okula getirip götürmek, onların güvenliğini sağlamak, öğrencileri boykota sahip çıkmaya ikna etmek sahip olduğu deney ve tecrübenin ötesinde başka maharetler istiyordu… Yardımını isteyeceği bir başkası yoktu ve başarmalıydı… Ateşle oynayacaktı ama ateşten korunacaktı, öyle demişti bir derviş edasıyla kel kafalı adam… “Bedenimiz bile bize ait değildir, mücadele yıllara yayılacaktır ve biz devrim için, mücadele için sağlam, sağlıklı olmak zorundayız.”… Bunca hengâme içinde içini yakan bir kor’u da kalbinin hangi gizli yerinde saklamaya zaman bulabilmişti… Utangaç ve içine kapalıydı ve asla duygularını söyleyemezdi… Hem sırası da değildi, “ devrimciler yeryüzünün en duygulu insanlarıdır, bizim devrimci olmamızda duygularımızın ne büyük önemi vardır… Gel gör ki, insanı yok eden kapitalizm, yok ettiği her şey gibi duygularımızı da yok ediyor… Ancak, kapitalizmi yenmemizle onun yok ettiği insani değerler insana geri dönecektir… Aşk da öyle… Ancak, savaştığımız düşmanın acımasızlığı bu güzel duyguyu ertelememizi zorunlu kılıyor” dememiş miydi kel kafalı adam… O kız, her ne ettiyse onun yapamadığını yapmış, kalbine girmeyi başarmıştı… Duyguları serseme çevirmiş, esiri olmuştu… Her an her yerde oydu, onu görmemek kör olmak demekti, nefes almamak demekti, savaşmamak demekti… O’na, ”seni seviyorum” diyecekti ve kız bunu söyletmek için epeyce yol yapmış, kaldırım döşemişti…. Günün erken bir saatinde gizlice buluştukları bir evde gün akşama dönmesine karşın bir tek laf edememişti… Kız, “seni seviyorum”u duymanın heyecanıyla ağzına bakıyor, o güya oralı olmuyordu… Çayın demini yedinci kez değiştirdiğini kız söyledi…. Karşısına geçip, çantasının kapağındaki aynayı yüzüne tuttu, “forumlarda, mitinglerde saatlerce konuşuyorsun, bana seni seviyorum demen için bir gün akşama kadar bekledim, yüzün kızarıp kızarıp geçiyor, al bak şu aynaya”… Çantasının kapağındaki aynayı yüzüne tuttu… Kızarmıştı, esmer yüzü kıpkırmızı kesilmişti… Etrafı kontrol ederek evden çıktılar, kız konuştu o dinledi… Sanki ayaklarını bastıkları toprak, sokaklarında yürünülen bu şehir, yaşanılan bu ülke bir kurguydu ve yandaki adam “vur” emriyle aranan, faşistlerin öldürülmesi için bildiri dağıttığı, köşe bucak aranan adam değildi de sokaklarında rahatça dolaşılan, insanlarının sokağa şarkılar söyleyerek çıktığı, herkesin yüzünden tebessümün eksik olmadığı bir ülkeydi. Oysa genç kızın kurduğu düşlerin, hayallerin ülkenin bu şartlarında yeri yoktu. Sanırım “tebdili mekânda ferahlık vardır deyip” bir günün beyliğini hayal etmenin hakkı olduğunu düşünmüştü genç kız… Düş çabuk bozulmuş, dalgınlıkla girilen faşistlerin hâkim olduğu bir yurttan, üzerlerine açılan ateş gerçeğin kaçınılmazlığını anlatmakta geç kalmamıştı… “Ne zamana kadar?” diye sordu genç kız… En korktuğu soru da buydu… Genç kızın cümlesinin arkasını tekrarladı içinden, “seni çok seviyorum, sensiz bir yaşamı düşünmekten bile ürperiyorum, ama çocuklarımı da babasız büyütmek istemiyorum”…. “Hissettiğin” dedi “bir devrimcinin katıksız sevgisidir ve yalnızca bu sevgi devrimcilere özgüdür”… “Devrimci hareketten kopmamı istemen kişiliğimden, sana olan sevgimden kopmanı istemendir. Bunun farkında olup olman neyi değiştirir ki… Bu benim kişiliğim, adım, sevgim… Bu sevgide payına düşen bu. Okulunu bitir, çocuklarına baba olacak birisini bul, ayrılalım”… Hızla uzaklaştı, genç kızın arkasından bağırmasına dönüp bakmadı…

O kış bir ihbar üzerine yakalandı… Karşı devrimin yayın organı birkaç günlük gazete mensubu olduğu örgütün ABD elçiliğini basacaklarını, ABD askeri depolarını bombalayacaklarını, İsrail büyükelçisine suikast düzenleyeceklerini vb. sekiz sütuna manşetten verdiler… Sorgusunda bütün bunları kendisinin planladığını bildiklerini, arkadaşlarının ikrar ettiklerini, silahların kendilerine teslimini istiyorlardı… Suikast timi kimmiş, silahları kim vermiş, kimden emir alıyorlarmış vb., vb. Ortalıkta ne suikast yapacak silah vardı, ne de bomba… Örgüt üyesi diye yakalananlar öğrenci hareketi içinde okullarını faşistlere karşı savunan birkaç devrimci….

Aylarca süren işkence faslı bitmiş, sorgu faslı başlamıştı. “Birinizi bitiriyoruz diğeriniz başlıyor, onu bitiriyoruz öbürünüz başlıyor” diyordu sorgumuzu yöneten komiser… Şaşkınlık içindeydi, çaresizliğini anlatacak başkaca sözcük bulamamıştı. “Yapmadığımızı bırakmıyoruz, keçe gibi, sırım gibi direniyorsunuz. Kaç kişiniz geberdi gitti elimizde, kim dayanabilir bunca işkenceye ha, kim? Diyelim ki sizi burada öldürmedik… Burada öldürmediğimizi ne yapıyoruz biliyor musunuz, asıyoruz asıyor… Yaşasanız bile ne sanıyorsunuz, bunca işkenceden sonra normal yaşamınızı devam ettireceğinizi mi? Mesela (……………)’in nişanlı olduğunu biliyoruz, hapisten çıksa bile, o kız ona karılık yapar mı?... Elektrik ne yapar insana biliyor musunuz?... Bütün erkekliğini öldürür… Hadım eder adamı…. “Hepinizi hadım edeceğim lan, hepinizi”…  “Hadım bir erkeğin karısı olur mu? Kadın erkeklik ister, çocuk ister… Şimdi (……………)’in hiçbir erkekliği kalmadı, ne yapsın, o kız da (……………)’i terk edip, şöyle benim gibi bir erkek bulacak”… “Öyle değil mi lan o… çocuğu, konuşsana”… Yanında bulunan sakallı, iri yarı, kıvırcık saçlı olanı (……………)’in morarmış yüzüne bir yumruk daha çıkardı… Avazı çıktığı kadar bağırıyordu, “konuşsana lan o… çocuğu, erkekliğin kaldı mı ha, kaldı mı ha….” Bütün gücünü toplamaya çalışan (……………) dudağından sızan kana dilini dokundurarak mırıltıyla “deneriz” dedi… Pencereden dışarıyı seyretmekte olan komiser ani bir dönüşle yerde yatan (……………)’e bir tekme daha savurdu… “Kimde deniyorsun lan o… çocuğu ha, kimde deniyorsun, ben de mi?”… Yok dedi (……………), “karında deneyeceğim…”

Kış erken geldi o yıl, bütün haşmetiyle, azametiyle, korkunçluğu ve güzelliği ile. Kasım olmasına Kasımdı ama hangi günüydü anımsamıyorum. Gökyüzünde, mevsimin gün batımında görmeğe alıştığımız alt tarafları gri, ufka yaklaştıkça kızıllaşan, canhıraş uçarcasına koşarken bir dağılıp bir toplanan koca cüsseli atların yeleleri gibi inip kalkan bulutlar, ansızın şehrin göbeğine intihar dalışı yapan kartallar gibi bütün  gökyüzünü kapladı. Boyları metreleri bulan yıldırımların ölümcül gürültüsü çocukların ve kadınların endişeli, korku dolu gözlerle kaçışmalarına, gizlenecek kuytu yerler aramalarına fırsat vermeden şakır şakır yağmaya başlayan yağmur çok geçmeden yerini sulu sepkenli kar yağışına bıraktı. Yalın ayak çocukları gördün, soğuğun acımasızlığına aldırmayan, ama hayatın acımasızlığı alınlarında derin keder çizgileri oluşturan yaşıtın kadınların ayağında şıpıdık terliklerle çocuğunu kucağına basışını, akşam ev dönüşü o gün de çalışacak amelelik iş bulamadığı için utancından yüzünü yerden kaldırmayan mahallenin erkeklerinin eve ekmek parası getiremeyişinin çaresizliğini gördün. Akıp geçiyordu hayat geçmesine de, her gün yüreğine kor düşen insanların çığlıklarına tanık olmayı bir türlü yediremiyordun kendine… Hep böyle olurdu zaten, Kasımdı ya, kenar mahallelerde yaşanan yokluğa yoksulluğa melanet tacı giydirirdi Kasım. Varsılın kayak merkezlerinde eğlencesi olan kış, bizim oralarda diğerlerine göre daha hallice olan komşulardan küçük kız çocuklarının bir sobalık- odun kömür için rica minnet ayıydı. Sadece kış mıydı bu mahallelerin çaresizliği? Polis takipleri en çok bu mahallelerde olur, baskınlar bu mahallelerde yapılır, mahallenin yaşlıları, gençleri, kadınları, kızları topluca polis aracına bindirilip doğruca “merkeze” götürülürdü… Merkezdeki “misafirlikleri” döneme göre değişirdi. Üç gün de olurdu üç ay da olurdu… Akşamları kahvelerde, köşe başlarında fısıltıyla “merkezde misafir edilen” kızların kızlıklarının bozulduğu, erkeklerin erkeklik organından verilen elektrik sonucu erkekliklerini kaybettikleri, filancanın akli dengesinin bozulduğu, falancanın yatalak olduğu gibi dedikodular yapılır, karanlık çökmeden herkes evlerine çekilirdi… Siyah beyaz TV’lerinden o gün bilmem hangi işyerindeki grev çadırlarının kurşunlandığına, bilmem hangi şehirde, mahallede kahve hanenin taranması sonucu kaç kişinin öldüğüne dair haberlerin ardından dönemin yetkililerinin ölenlere, kurşunlananlara ilişkin “anarşistler, komünistler olduğuna dair” “iç açıcı” demeçlerini dinlerlerdi… Devrimcilere karşı saygılı idiler, ama “yahu keşke kendilerine merhaba demeselerdi, kendileriyle hiç karşılaşmasalardı, hani”… “İyi çocuklardı, mert insanlardı ama“ merkezde ”polis hep bunları soruyordu, kendileriyle görünmeleri, maazallah evlerinde çay içerken polisin yeniden baskınında ele geçmeleri”… Iıııhhh… Birde şu ölüm çeteleri bunların varlığını bahane edip sabahlara kadar evlerine kurşun yağdırmıyor muydu? Daha geçenlerde mezarlığın düzlüğündeki filancanın evini yakmışlardı gece yarısı da çoluk çocuk yangından canlarını zor kurtarmışlar, şu kış ta kıyamette evsiz barksız kalmamışlar mıydı?... Kasım onlar için soğuğun ve ölümün adıydı… Sevilmezdi bu yüzden… Kış biter bahar gelirdi, mevsim değişir yaz olurdu olmasına da değişen sadece havadaki soğukların gitmesi olurdu, ölümün ve yoksulluğun soğuğu olanca şiddetiyle sürer giderdi… 

Yirmili yaşlarının henüz başlarındaydın… Bir Üniversitede öğrenciydin, hem de iyi bir öğrenciydin… Ne hayallerle gelmiştin üniversiteye… Bu ülkenin karanlığına ışık olacaktın, bilgi olacaktın cehaletine… Neye niyet neye kısmet… O kış sen de diğer akranların devrimciler gibi yakalanıp hapse atıldın… İlk kez giriyordun cezaevine… Sonu da gelecekti… Aranmalar, kaçışlar, başarısız firar girişimleri… Suçlamalar karşısında dehşete düşüyordun, bu kişi sen değildin, birileri bilmem kaç yıl önce “alın yazını” yazmış ta vaktin saatin gelmesini bekliyormuş gibi boynunu ipe uzatacak suçlamaları sürüvermişlerdi önüne… Bir yıl sonra yine bir kış vakti “şartlı” tahliye olmuştun da kimseyi tedirgin etmemek için gitmemiştin mahalleye… Çıktığın günün ertesi sabahında yeniden aranmaya başladığını duydun… Ne zaman biteceğini bilmediğin “açık firar” dönemin başlamıştı… O yaz kaçtığın yerlerden birinde bir kızla tanıştın… Alışılmış “törenlerin” hiç birine itibar etmeden evlendiniz… Hani şu “bok herif” cinsinden olanların güya alaya aldıkları “devrim nikâhıyla”… Kasım ayı sen de sevgi ile korkunun, coşku ile endişenin, aşk ile kavganın bileşenleriydi… Şansına ne çıkarsa onu yaşıyordun…. Başınızı sokacak bir eviniz de yoktu, zaten yaşanan dönem bunu düşünecek, dert edilecek dönemde değildi… Nerede bir eviniz olacaktı ki… Hangi mahallede, hangi caddede, hangi sokakta… Alimallah ertesi gün “teslim ol çağrılarına silahla karşılık verdiği için”… diye başlayan duyurular hazır metinler halinde neredeyse bakkallarda satılır olmuştu… Kaçaktınız, bir gün orda, bir gün burada… O Kasımda oğlun dünyaya geldi, değil mi?... Şimdi düşünüyorsun da sahi, nikâhınız filan da yoktu, hastanede doğum kayıtlarının nasıl yapıldığına bir türlü akıl erdiremedin, aklına düştükçe tatlı tatlı tebessüm ettin… Adı, katledilen bir devrimcinin adıydı, yooo, doğduğunda değil daha doğmadan bu adı kararlaştırmıştınız, oğlunuz olacaktı ve adı da o çok sevdiğin devrimcinin adı olacaktı… O devrimci oğlunda yaşayacaktı… Kaçınılmaz son yine kapıyı çalmıştı, emaneten kaldığınız bir odalı gecekondu beş yüz polisle sarılmıştı ve o malum anons sesi sabaha karşı kulaklarında yankılanmıştı… “Etrafın çevrildi, teslim ol”… Kaçmak için atçıya çıktığında bütün mahallenin polisle çevrildiğini gördün… Kapıyı açmadan önce son kez göz ucuyla oğluna baktın… Hiçbir şeyden habersiz uyuyordu… Tam onsekiz günlüktü üstelik… Birkaç gün daha geçse kocaman delikanlı olacaktı…  Annesi onu görüşe getirdiğinde yumak yumak ellerinde bir elmaya sarıldığını gördün, içinden “evet dedin, bu benim oğlum, hayata da böyle sarılacağı şimdiden belli, elmasını kimseye kaptırmayacak”… Görüşte oğlunun gözü önünde yediğin dayak onurunu incitti, “bir daha getirme” dedin eşine…

İki kez idamın isteniyordu ve birileri senin asılman için elinden geleni arkasına koymuyordu… Yargılandığın mahkeme heyeti toptan istifa kararı aldı, her hafta yapılan duruşmalar bir ay yapılmadı… Avukatın “ya idam edilirsin ya beraat edersin” diyordu… Bu akıl dışılığa ancak gülerek karşılık veriyordun, “çünkü diyordu seni suçlayacak dosyada hiçbir delil yok”… “Faşizmin adaleti burda galiba” lafına avukatın elini dudaklarına götürerek “sus” uyarısı yaptı. Hayat canhıraş geçiyordu… Dışarıda faşizm, içerde ihanetler… Şairin “ateşi ve ihaneti gördük” dediği yıllar… Hayat aktı, aktı, aktı… İşkencelerden vakit buldukça düşündün, sorular sordun cevaplar aradın… Kendi adına ve arkadaşların adına, tüm ülken adına, tüm insanlık adına… Asıl ölüm bedenen ölmek değildi, bu aşağılık sisteme teslim olmaktı… Bu sonuca mı varmıştın, dışarı böyle mi çıkmıştın… Evet, hilafsız öyleydi… Oğluna bunu öğretecektin… “Güzel oğlum, teslim olmak ölümdür, her fırsatta, her araçla, sinsice ikiyüzlüce, bazen dost görünümüyle, bazen zorla… Ruhunu teslim almaya çalışacaklar, sakın ha”… Hapisten çıkıp eve geldiğinde gözlerindeki o şaşkınlığın boğazına ip gibi geçtiğini hiç unutmadın… Onu her kucaklamak isteyişinde annesine sarılırdı, “yahu be adam sen de kimsin, nereden çıktın, valla seni hiçbir yerden gözüm ısırmıyor”… Çocuk ya, “oğlum gel para vereyim!!! Kafasını çevirir, hiç oralı olmazdı… Pazarlarda sebze meyve satıyordun, o gün zabıta ile kavga ettin, veresiye aldığın mandalinaları da üç kuruş verip eve gelirken cebinde yol parası bırakmadan hepsini verip aldığın o tahta kamyonun hikâyesi ise bir başka… Giderek alıştı sana, büyüdükçe, evde olmadığım yıllarda “nerede” olduğumu anladı, neden “orada” olduğumu anlattım… Zaman zaman anlayarak, zaman zaman bir anlam veremeyerek dinledi beni… Ona yokluğu, yoksulluğu anlattın, iyiyi kötüyü anlattın, doğruyu yanlışı anlattın, “onları” ve “ bizimkileri” anlattın… Bir gün, bir şairin, onun alışık olmadığı bir dille yazdığı şiirini okumuştun da katıla katıla gülmüştünüz ikiniz de…”Seke seke geldim, s..ke s..ke giderim” diyordu…. Evet demiştin gidecekler, hem de!!!... Gitmediler, gitmek ne söz leş kargası gibi her yeri tuttular, eskisinden daha beter, daha arsız, daha utanmazca… Oğluna, emeği, insana saygıyı, alın terini anlatırken endişeleniyordun… Korkuyordun açıkçası… Ya bu kepazeliğe yenik düşerse…. Ya onların istediği gibi biri olursa… Oğlun büyüdü şimdi, delikanlı oldu, iyi bir eğitim aldı… Endişeleniyor musun hala, ne dersin?

……..

……..

……..

Yorum yok!...  Formun Altı

O yaz temmuz sıcağında anneni ziyarete gittik. Asfaltla köy arasındaki mesafeyi yürürken durmadan espriler yaptın. Ayakların şimdiki zamanın topraklarındaydı, gözlerin ve beynin durmadan geçmişe göndermeler yapıyordu. Sık sık iç geçirdin, adım başı dönüp dönüp arkana baktın. “uzun süre çocukluğumun geçtiği bu köy yolunu gündüz vakti ve kaygısızca yürümedim, ya jandarma takibindeydim ya da polis kovalamacısında, alışkanlık işte, hala gelip kolumdan tutacaklar, yürü diyecekler sanki” demiştin. Kendi kendine mırıldanır gibi konuşuyordun, yanındaki varlığımı unutup gidiyordun. Köydeki evinize geldiğimizde annenin seni kucaklayışını gördüm, gözlerindeki ışıltıyı gördüm, sesini gördüm. Alnında derinleşmiş çizgileriyle bir anıt gibiydi. Sen kocaman insandın, annen seni kucaklarken küçücük bir çocuk oluverdin. Senden, annenle senin hakkında konuşmam için izin istedim, gülümsedin uzaklaştın. “Aha şu pencerenin önünde geceli gündüzlü oğlumu bekledim, anarşistmiş dediler, asacaklar dediler, gazeteler yazdı, televizyonlar söyledi. Sen arkadaşısın elbette bilirsin, bütün sert görünümüne rağmen ipek gibi bir kalbi vardır. Bazen oğlumun bu yaşta olduğuna ben bile inanamam, çoluk çocuk sahibi oldu, velâkin oğlum hala büyümedi, hala çocuk”.

“Yaramazdı, bu yüzden çok köteğimi yedi. Ona vurduktan sonra pişman olurdum, ağlaya ağlaya içim dışıma çıkardı, sonra onu bağrıma basar kucaklar öperdim. ”Ne yapardı” diye soruyorum. ”Hangi birisini anlatayım ki” diyor. Şuradaki yapı samanlığımızdır. Çatısı çok yüksektir. Samanlığın ortasındaki upuzun direğin çatıya bitişik kısmına kırlangıçlar yuva yapardı. Direk tırmanılacak gibi değil, şimdiye kadar da bu direğe kimse tırmanamadı. Güz vaktiydi, bağ bozumuna gittik. Eve geldiğimde seslendim, konuya komşuya sordum, köşe bucak aramadığım yer kalmadı. Babasına, bana hep “kırlangıçların neden bu kadar yükseğe yuva yaptıklarını sorardı, onların evi orası mıydı, çocukları da o yuvanın içerisinde miydi” türünden meraklı sorular sorardı. Birden aklıma geldi, samanlığa girdim, samanların üstünde baygın yatıyordu. Direğe kırlangıç yuvasına bakmak için çıkmış, düşmüş. “Köyümüzde birkaç ağanın evinin dışında evlerimiz toprak damlıdır. Kar bir yağmaya görsün günlerce kalkmaz, karlar erimeye başlayınca dam akar. Kar yağdığında damlardaki karı bu yüzden sıyırır atarız. Babasıyla dama o da çıktı, bir don bir gömlek. Babası fark etmemiş, bacanın sıcağında şu gördüğün karşı ovadaki karları seyretmeye başlamış, hava öylesine soğuk ki insanın ağzında nefesi donuyor. Babası geldiğinde o yoktu, seninle yukarı çıktı dedim, koşarak dama çıktık, o soğukta nerdeyse donacak, onda hiçbir kıpırtı yok. Kucakladık eve getirdik, elini ayağını ova ova can verdik. (Annenin anlattığı bu olayı cezaevinde senden dinlemiştim. Karşı ova o kadar beyazdı ki “koca yazıda bir tek leke yok. Her yer bembeyaz. Kendimi o beyazlıkla özdeşleştirdim onun bir parçası oldum, o lekesiz beyazlığa leke düşeceği endişesiyle ürperdim korktum, o endişeyle kala kaldım” diye anlatmıştın.)

Onu, yağmur sonrası eve sokmak pek kabil değildi. Açlığına susuzluğuna aldırmadan gece yarılarına kadar suyla toprakla oynardı. Yine bir yaz yağmuru sonrası karşı tepenin üstünde ebemkuşağını görmüş. “Ebemkuşağı nedir?” diye soruyorum. Yavrum diyor siz gökkuşağı dersiniz, biz ebemkuşağı deriz. Anlatmaya devam ediyor. Ebemkuşağını tutmak için karşı tepeye koşuyor, ebemkuşağı bu sefer öbür tepenin üstünde, oraya koşuyor. O koştukça ebemkuşağı bir sonraki tepenin üstüne gidiyor. Köyden o kadar uzaklaşıyor ki farkında bile değil, iyice yorulup acıktığında köyden bu kadar uzaklaştığının ancak farkına varıyor. Eve geldiğinde üstü başı çamur çaylak içindeydi, bu sefer kızmadım ona. Sabah ayakkabılarının olmadığını fark ettim. Sorduğumda, koşarken ayakkabıya yapışan çamurlar koşmasına engel olduğundan çıkarıp attığını söyledi. Sana ilişkin o kadar çok şey anlattı ki, zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım. Daha mektebe gitmeden okumayı sökmüşsün, babanın Karacaoğlan’ını, Kerem ile Aslı’sını, İnce Memed’ini akşam evinizde toplanan konuya komşuya okurmuşsun. Hesabın da iyiymiş. Göğsü kabararak “o kadar çalışkandı ki ilk mektebe üçüncü sınıftan başlattılar” demekten kendini alamadı. Küçüklüğünde “doktor” olup bütün köylülerinizi iyileştireceğini söylermişsin. En çok da fadik bibinin hastalığına üzülürmüşsün. Nedense başımızdakiler senin okumana hep bir bahaneyle engel çıkarmışlar, seni yatılı okuduğun liseden atmalarına rağmen sen yine de doktorluk mektebini kazanmışsın, ama orada da seni rahat bırakmamışlar, hapse tıkmışlar. “Yavrum diyor, bunlarınki nasıl bir kinse aklım bir türlü almadı. Onca sene hapis yatıp cezaevinden çıktığı gün gece yarısı evimize geldiğinde sabaha karşı evi yine bastılar, aha şu arka pencereden kaçtı gitti, ellerinden gelse bir kaşık suda boğacaklar” annen anlattıkça anlatıyor, anlattıkça sana ilişkin açığa vurmadığı bir gururun ışıltısı gözlerinde parlıyor. Anneni nefes almaksızın günlerce dinleyebilirim, ne çare vakit doldu, yol bizi bekliyor. Annenin elini öpüp yola koyuluyoruz. Çocukluğunu, seninle tanışmamıza sebep olan cezaevindeki yaşamınla bütünlemeye, ilişkilendirmeye çalışıyorum. Annenin anlattıkları beni birlikte geçirdiğimiz cezaevi yaşamına geri döndürüyor. Anılar öylesine yalın ve öylesine yakın ki sıcaklığından hiç bir şey kaybetmeksizin birer birer geçiveriyor gözümün önünden. O yaz bizimkiler mahkeme dönüşünde “kapı altı“ tabir edilen cezaevi girişinde faşistlerin saldırısına uğramış, epeyce yaralanan arkadaşımız olmuştu. O akşam koğuşta kimsenin ağzını bıçak açmadı, herkesin üstünde kaldıramayacağı kadar ağırlık vardı. En şakacı arkadaşlarımız bile o akşam ağızlarını açıp tek bir espri bile yapmadılar. Yüzüne söylemesek de bu saldırıya verilecek cevabı senden bekliyorduk. Her ne kadar sakin görünmeye çalışsan da hiddetliydin, sinirliydin, öfkeliydin. O akşam çok sevdiğin o gözlüklü arkadaşını tersledin. (Yıllar sonra bu olayı bana, bu saldırıya karşı misillemeye karşı çıktığı için onu terslemek zorunda kaldım diye anlatacaktın). Koğuştaki yaşam ertesi gün sakin başladı. İkindiüstü kuledeki jandarmaların ateş etmelerine bir anlam veremedik, hatta şaşkınlık içerisindeydik. Sonra olayın sebebini anladık. Bizden iki kişi kütüphanenin penceresinden faşistlerin bölümüne girmiş, birkaç faşist yaralanmış, gardiyanların telaşı ve jandarmanın ateş ediş sebebi buymuş. Koğuştaki arkadaşların üstündeki ağırlık gitmiş, herkes içten içe faşistlere yapılan misillemenin haklı kıvancını paylaşır olmuştu. Herkes her şeyi biliyordu ama hiç kimse hiç bir şeyi bilmiyordu. Savcılık soruşturmasında “aaaa, sahi öyle mi olmuş” diyen arkadaşlara birçoğumuz kıs kıs gülmüştük. Bu moral içerisinde bir hamam hikâyesi çıkardın, bazılarımız karşı çıktık, “yahu nerden çıktı şu hamam işi, işte su ısıtıp yıkanıyoruz” demiştik. Sen ısrarla cezaevi idaresine hamamı açtırmamız gerektiğini söyleyip duruyordun. İnadın tutmuştu bir kez. Hamam konusunda o gözlüklü arkadaşınla ve idam cezası almış diğer iki arkadaşınla uzun uzun kulisler yaptın. Sonunda o akşam “arkadaşlar demiştin, hamamı açtırdık, yarın hamama gidecek arkadaşlar adlarını yazdırsın” dedin. Hepimiz merak içindeydik, çünkü cezaevinde bir hamamın varlığından haberimiz bile yoktu. Sabah havlusunu, sabununu kapan hamamın yoluna düştü. Ne hamamdı ama içeri girdiğimizde su ya yüz derece sıcak akıyordu ya da yüz derece soğuk. Günde şu kadar kişi olmak üzere haftanın yedi günü her gün hamama gidilecekti. Gitmek istemeyen arkadaşları hamama gitmeleri konusunda neden ikna etmek için dil döktüğünü, hatta birazda zorladığını pek anlayamamış bir anlamda verememiştik. Birkaç arkadaşın gözünden kaçmamıştı. Senin gözlüklü arkadaşın ve mesleği tamircilik olan (……………) örgütünden yargılanan işçi arkadaş her gün hamama gitmelerine rağmen soyunup hiç hamama girmiyorlardı. “Allah Allah diyorduk, herkes haftada bir gün gider bunlar her gün gider ama hiç hamama girmezler, soyunduklarını hiç görmedik”. Bu arkadaşlara şakayla takıldığımızda “hamamda sizi koruyoruz“ derler, hınzır hınzır da gülerlerdi. Hamam işi öylesine eğlenceli hale gelmişti ki, kimse oradaki şamatadan mahrum kalmak istemiyordu. Herkes sırası olmadığı halde sabah hamamın yolunu tutuyordu. O iri yarı hamamcının önüne koyduğun bir kasa üzümde gözümüz kalmış, “elin pezevengine bir kasa üzüm yediriyor, bize bir salkım yok”. Bayağı tepkimizi bile çekmeye başlamıştın. İşin en eğlenceli yanı ise tıp fakültesinde öğrenci olan ve doktor diye seslendiğimiz arkadaşın hamamcının önünde striptiz yapar gibi peştamalını açıp kapayarak yaptığı gösteriydi. Artık adamın oğlancı olduğuna hepimiz inanmıştık ama doktorun niye böyle davrandığını bir türlü kestiremiyorduk. Doğrusu bu şamata hoşumuza da gitmiyor değildi. Doktorun gösterileri “üstü açık” esprilerle süsleniyor, sabaha kadar gülmekten kırılıp geçiyorduk. Yeni bir gösteri heyecanı için sabahı bekliyorduk. Bir gün doktor üstündeki peştamalı tamamen çıkarıp atmış, adamın kucağına oturmuş, adama eliyle üzüm yedirirken “hadi ama cani kom” demesiyle hamamın altı üstüne gelmiş, herkes kahkahadan kırılıp geçmişti. Biz gülüyorduk, neye güldüğümüzü biliyorduk, ama gardiyanlar neye gülüyordu, oradan tesadüfen geçmekte olan cezaevi personeli neye gülüyordu, ya da cezaevinin ayak işlerinde çalıştırılan adli mahkûmlar neye gülüyordu? Ama herkes kahkahayla gülüyordu. Bu bizim için bulunmaz bir eğlence, gırgır ve şamataydı. Cezaevinin sıkıntılı kasvetli yaşamını dağıtıyordu. Önceden tepki duyduğumuz hamam hikâyesi sonradan vazgeçemediğimiz eğlencemiz olmuştu. O gün doktor soyunup, peştamalını bir aşağı bir yukarı kaldırarak hamamcının iştahını kabartmadı, hatta hamamcıya “s..tir git pezevenk” deyip birde tokat atmıştı. Çok geçmeden hamamda cezaevi görevlilerinin saldırısına uğradık. Kahkahalar yerini gardiyan ve jandarmalarla aramızda karşılıklı küfürleşmelere, arkadaşlarımızın dövülmelerine bıraktı. O saldırıda kaşının yarıldığını hatırlıyorum. Hamam hikâyesini, doktorun hamamcının kucağına oturuşunu, striptizini anlamakta geç kalmayacaktık. Meğer bütün bu şamatanın altında idamlık iki arkadaşın kaçırılması planlanmış. Biz hamamdayken doktor o sapık herifin ilgisini çekmek için bu numaralara başvurmuş, hamamdan dışarı çıkması engellenmiş, hamama hiç girmeyen arkadaşlardan biri hamamın giriş kapısını korumaya almış, diğer arkadaş hamamın avlusundaki pencere demirlerini kesmiş. Çok geçmeden arkadaşlarımızdan birinin kaçmayı başardığını, diğer arkadaşımızın yakalandığını duyduk. Kasım ayıydı.

Zor yıllardı. Devrimcilerin yaşamları faşizmin dişlilerinde yok olup gidiyordu. Firar eden arkadaşımız yurt dışında öldü, yakalanan arkadaşımız idam edildi.

Seninle o uzun sohbetimizde bunları konuşurken “sanırım kasımda bu kadar üşümem bundandır” demiştin.

“Alnımdan bir kurşunla vurularak, ya da böğrümden bir bıçak darbesiyle ölmek isterdim, savaş alanlarında döne döne vuruşurken. Bedenimin esir alındığı daracık hücrelerde dost bildiklerimin ihaneti ölümden de ağır geldi, iddiası olmayan, boyundan büyük laf etmeyen saf güzel insanlar da tanıdım, bunca katlanmazlığı hafifleten onlar. Onların anısına dövüşmek gerek demiştin, bir sara nöbeti geçirir gibi titreyerek”… Alnına Kasım rüzgârlarının her vuruşunda çakılıp kalışının nedeni bu muydu?

Sevgili okur, Kasım rüzgârlarının bu bölümünü yazmayı inan hiç istemedim, hatta şimdiden “yazıyı pehlivan tefrikalarına döndürdün, yetti artık” dediğinizi de duyar gibiyim… Kasım rüzgârlarının öznesi kişinin yaşam öyküsünün tanığı olmam, bu sorumluluğun üzerinden atlamama izin vermedi, isteseniz de istemeseniz de –en az sizin kadar benim de yazmayı istemediğimi samimiyetle söylemeliyim- bu bölümü de okumak zorundasınız…

“Nasıl da kaygısızca ağız dolusu gülmüştük o arkadaşı anlattığında… Yanımızda birkaç eski arkadaş daha vardı, laf açıldı işte, geçmişten, yaşananlardan… Sen yeniden anlatmaya başladın o öyküyü… Cezaevine birisi geliyor, siyasilerin kaldığı koğuşa. Tecritten alıyoruz hemen, üst baş, yemek çay vs. Fakat arkadaşın fizik görünümü normal değil… Kısacık ve yürürken hep hafif yana açılan iki bacak, uzunca bir gövde ve o gövde üzerinde iğreti duran, sonradan özensizce iliştirilmiş iri bir portakal büyüklüğünde baş… Giderek davranışlarının da normal olmadığının farkına varıyoruz, ancak bu “anormallik” itici bir anormallik değil, giderek bu arkadaş koğuşun sevgilisi oluveriyor. Aramıza katılıyor, tartışmalarımızı izliyor, devrimciler arasındaki zaman zaman kırıcılığa varan “sosyal emperyalizm” tartışmalarını uzaydan gelmiş gibi dinliyor, şaşkınlığını gizlemek için bazen öksürüyor, bazen tavana bakıyor, daha çok da bu tartışmalardan gına getirmiş “ağır devrimci” pozlarına giriyor… Bütün tartışmalarda illa da bir şey söylemek istiyor ama her tartışmada söylediği tek cümle “yahu arkadaşlar birleşelim” den başka bir şey olmuyor… Çok geçmeden arkadaşımızın terminolojiden, kavramlardan hiç haberdar olmadığı, ama bunu da çaktırmadığı ortaya çıkıyor… Hani, öyle bir koğuşa geldi ki, adı üstünde “siyasi koğuş”… Herkesin bir gruba mensup olduğu ve mensubu olduğu grubun görüşlerini tavizsiz savunduğu bir mekân… Derken, birbirimize alışıyoruz ama arkadaşın gariplikleri alışılacak gibi değil… Farklı grupların kendi komünleri vardır ama bu arkadaş her komündendir, çünkü komünlerin ayrışmış siyasi gruplara ait olduğundan habersiz… SSCB’yi “Sosyal emperyalist” olarak gören gruplar ile diğer gruplar cezaevi yaşamında da birbirlerine karşı mesafeli… Bu arkadaş hiçbir grubu küstürmek istemediği için şöyle bir formül buluyor: Stalin’in ölümüne kadar SSCB devrimcidir diyerek bize, bundan sonra “sosyal emperyalist” diyerek diğer gruplara yeşil ışık yakarak iki grubun da tepkisini önlemiş oluyor böylece… Sıkı bir “devrimci(!)” ama her nasılsa Komün yaşamının içinde olduğu halde komüne katılmıyor… Komün yaşamında, yaşam araçları olanaklar ölçüsünde ortaklaşa paylaşılır. Ailesinin durumu iyi olan arkadaşların katkıları, ailesinin maddi durumu iyi olmayan, ya da ailesi sık sık ziyarete gelme olanağı bulunmayan arkadaşlarla ortaklaşa paylaşılır. Ancak arkadaşımız komünün bütün olanaklarından faydalanıyor fakat kendi olanaklarını komüne vermiyor. Haftada iki gün olan ziyaretlerin hepsinde istisnasız ailesi arkadaşımıza haşlanmış bir tavuk getirir, arkadaşımız o tavuğu gözümüzün içine baka baka yer, o kadar olağan yer ki, onu tanıyan eski arkadaşların hoşgörüleri, yerini onu tanımayan, cezaevine yeni gelen arkadaşların dişlerini gıcırdatmalarına neden olur. Bu arkadaşımızın müthiş zaafı kendisine “oportünist” ya da “revizyonist” denmesidir. Devrimciler arasındaki tartışmalarda bu iki sözcüğün “hoş olmayan bir niteleme” olduğunu, fakat ne olduğunu bilmeden “kötü” olduğunu anlamıştır. Güzel bir bahar ilkyaz günü, güneşin ısıtmaya başladığı avluda volta atan arkadaşların sayılarının kalabalıklaştığı bir görüş günü, ranzaya oturmuş, bir güzelce Türk filmlerinin zalim ağası “Erol Taş”vari tavuğun butlarını dişleyip durur. “Sen bir oportünistsin diyorum, hem de revizyonist cinsinden”. (Her ne demekse, dediğim lafa gülmemek için dudaklarımı ısırıyorum!..) Arkadaşımızın yüzü allak-bullak oluyor, lokma ağzında kalıyor… Bütün mahcubiyetiyle “ben ne yaptım ki diyor, kötü bir şey mi yaptım”… Elbette kötü diyorum, senin yaptığın oportünistlikten başka bir şey değil… Yanımdaki arkadaş ekliyor: “Hem de revizyonist cinsinden…” Der demez kahkahayı patlatıyor… Arkadaşımız bozuluyor, eli ayağı titremeye başlıyor… “O niye güldü bana” diyor. “Ne olacak diyorum, senin gibi oportüniste gülmesin de ne yapsın, burada oportünistlere gülerler”… Ne yapacağını bilmez bir şaşkınlıkla bana bakıyor, yakarırcasına kendisini oportünistlikten kurtarmam için benim yardımımı istiyor… “elbette diyorum, sana seve seve yardım ederim”. “Önce diyorum, bundan sonra sana gelen tavuğu birlikte yiyeceğiz, buradan başlayacağız, gerisini sonra düşünürüz.” Dolabındaki tavuğu çıkarıyor, birlikte yemeğe başlıyoruz… Arkadaşlar, bu tedavi yönteminden kendilerine pay çıkarmak için “yahu diyorlar birer lokmada bize verin”… “Olmaz diyorum, oportünistlik kolay mı tedavi oluyor sanıyorsunuz… Tedavi bitsin, size de veririz… Bir arkadaşımız “ben de oportünistim, beni de tedavi edin diyor”… Bir hışımla ona yöneliyor, dişlerini sıkıyor, saldıracak… “Tavuksuz olmaz diyorum, sen de getir tavuğunu bakarız”… “Bak diyorum senin tedavinin ne kadar zor olduğunu anladın mı, onun tavuğu yok, o oportünist olarak kalacak… Yüzünde bir memnuniyet beliriyor, kasılıyor kasım kasım, bana müteşekkir olduğu her halinden belli… Arkadaşımızın oportünistliğini tedaviye başladığımızın ertesi günü bir görüşte gelen tavuk sayısı ikiye, haftada dörde çıkıyor… Artık tavukların komüne verilmesine karşı çıkmıyor ve böylece bütün devrimci görevlerini eksiksiz yaptığına ilişkin inancını pekiştirerek gönül rahatlığı ile oportünizm illetinden kurtulduğuna şükrediyor… Artık bizden biri o ve eşit söz hakkına sahip… Kazanılmış haklarını sonuna kadar kullanıyor, elinden kurtulmak ne mümkün… Ne sorular, ne sorular… Bıktık usandık… Bazı arkadaşlar “yahu diyorlar şu tavuklarını al git de Allah aşkına bizi rahat bırak” deseler de, “yoo diyorum, devrimci pes etmez, direneceksin diyorum”. Gözleri parlıyor, halinden memnun direniyor, başını şişirmedik arkadaş bırakmıyor. Birçok arkadaşın bedduasını alıyorum, “ulan diyorlar şu tavuk yüzünden başımıza gelene bak”…

Mahkemesi yaklaştıkça huzursuzluğu da artıyor… Bir gün 3. odada toplantı yapıyoruz… Arkadaşımızın mahkemede vereceği ifadeyi konuşacağız… Olayı anlatıyor… Yağmurlu bir günde durakta belediye otobüsü bekliyor. Durağın çevresini devrimciler afişlemişler, faşistlerin afişleri yırttığını görüyor. Bıçağı çekiyor, faşistler kaçıyorlar, birisi dikleniyor. Faşisti iki yerinde bıçaklıyor, bedensel yapısı kaçmaya uygun değil, oracıkta bekçiler tarafından yakalanıyor. Olayı bize nakledişi böyle… O günkü toplantıda arkadaşımızı ikna edici bir ifade bulamıyoruz… Arayışımız günlerce sürüyor, ne yapsak ikna edemiyoruz… Hatta işin bilimsel yanına girip Türk ceza kanunlarıyla çıkıyoruz karşısına… Arkadaşımızın karşısında mülakat sınavındaki öğrenciler gibiyiz… Kendimizi beğendirmeye çalışıyoruz… Tedbirimizi aldık, toplantıya birçok Türk Ceza kanunu getirdik… Bu kitapların birinde mutlaka arkadaşımıza uygun bir ifade biçimi vardır, onu aramalıyız, arkadaşımızı feda edecek halimiz yok ya… Kitapların hepsinin sonunda Türk ceza kanunu olduğunun garkında bile değil… Kapaklarının farklılığı kitapların da farklılığı konusunda ikna edici oluyor, aynı kaynak olduğunun farkında değil… En güzel kitaptan en güzel ifade biçimini buluyoruz… “Arkadaşımız yağmurlu bir havada durakta beklerken tanımadığı birisi cebinden bir bıçak çıkarıyor. Bıçağı, sapının üstüne atıyor ve bıçak dikiliyor. Adam bıçağın üstüne yatıveriyor, adamı arkadaşımız bıçaklamıyor…” Gülmemek için dudaklarını ısıran arkadaşları ikaz ediyoruz, kimilerini toplantının disiplinini bozduğu için koğuştan kovduğumuz bile oluyor. Çok ciddi bir meselenin çok ciddi bir şekilde ele alındığına ikna oluyor arkadaşımız ve ertesi gün mahkemedeki ifadesi böyle olacak… Bu ifade ile suçsuzluğunun kanıtlanacağına olan inancıyla ve gecenin geç saatine kadar kendisi için sarf ettiğimiz emeğimizin karşılığını ödeme hak bilirliği ile dolabına yöneliyor, bizden gizli dolabına sakladığı elmaları çıkarıyor, hepimize birer tane veriyor ama dolap elma dolu… Arkadaşlar dolabın başına üşüşüyorlar, dolaba uzanan ellerden elmaları korumak için canhıraş uğraşıyor. Bir arkadaşımız “vay alçak diyor, bizden elmaları saklamış”.. Araya giriyorum, “arkadaşlar diyorum, ilk geldiğinde oportünistti tamam, ama tedavi edildi bitti. Aslında size sürpriz yapmak istedi, şimdi bütün elmaları komüne verecek, bunu gündüz bana söylemişti”… Hemen öne atılıyor, “sorun isterseniz diyor, elmaları komüne verecektim, size sürpriz yaptım”. Elmaların hepsi çıkıyor ortaya, diğer odalardan gürültüyü duyanlar da elmaların başına üşüşüyorlar.

Ertesi günü mahkemesi vardı, yolunu dört gözle bekledik… Küçük bir aksiliğin dışında her şey planladığımız gibi gerçekleşmiş. “ Yağmurlu bir gündü, durakta otobüs bekliyordum, adam bıçağını çıkardı kesici yanı yukarı gelecek şekilde toprağa sapladı, üstüne yatıverdi”.. Mahkeme başkanı “ama oğlum diyor adam bir değil iki yerinden bıçaklanmış”. Arkadaşımız “efendim” diyor, “kalktı, bıçağın üstüne bir daha yattı”.. Bu küçük aksaklığın ışında her şey gayet iyi gitmiş… Arkadaşımızı çıkaracakmış mahkeme başkanı ama “sana inanıyoruz, seni bir tatile göndereceğiz” demişler… Biraz tereddütlü ama bizim gibi seçme danışmanları hemen imdadına yetişiyoruz arkadaşımızın: “Eğer diyoruz mahkeme, bir sanığın ifadesini çok beğenirse ona ödül verir, tatile gönderir”… Nasıl bir eda, nasıl bir tavır, görülmeye değerdi doğrusu. Kendisi için sarf ettiğimiz emek amacına ulaşmış, hatta arkadaşa bir de tatil kazandırmıştı. Sonucu birlikte kutladık. Çay ocağına yirmilik demlikte bir çay söyledi, bazı “aç gözlü” arkadaşlarımızın aç gözlülüğünü(!) bile olgunlukla karşılayıp ikinci demliği de ısmarladı… Çok geçmeden arkadaşımızı mahkemenin ödül olarak verdiği tatile gönderdik. Bakırköy akıl ve ruh sağlığı hastanesinde altı ay “tatil” yaptıktan sonra “kırk altı” olarak tabir edilen “cezai ehliyetinin olmadığına ilişkin” raporla cezaevini yırttıktan sonra bir daha aramıza dönmedi… Uzun süre yatan arkadaşlar onu çok özledik, hep bir hareketi, bir davranışı ile onu yâd ettik…

Uzunca sayılacak bir zaman sonra onu, yine şakır şakır yağan yağmurun altında o durağın karşısındaki ana caddenin kenarında gördüm. Anlattığım cezaevindeki arkadaş oydu. Karşı caddeye olanca sesimle bağırdım, etrafına bakındı, beni görünce attı kendini trafiğin önüne, hiç acelesi olmayan adımlarla ağır ağır geliyor, tüm trafiği kesti, caddeyi kapadı. Araçların klakson sesleri kulakları sağır edecek… Koştum, koluna girdim kaldırıma çıkardım… Sarıldım, kucakladım, hal hatır sordum… Bıçağı yine cebindeydi…

2008 yılının Kasım ayıydı. Eski arkadaşlarla sohbet ediyorduk. O arkadaşı tanıyan arkadaşlardan birine onu sordum, “öldü” dedi.

 
Sanatsal Yazılar