Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Küsmelerin Müzmin Tarihi-10

Aralık ayının Akdeniz soğuğunun, buraya elli yıldır ilk kez yağdığı söylenen karla karışık yağmurun dondurucu ayazında iliklerine işleyen titremeleri yatıştırmak için bizim “sosyal mekânımız” kahvenin, ağzına kadar dolu günlük işsizlerinin birbirlerine sokularak ısındığı, sandalyelere ikişer üçer, tıkış tıkış oturan kalabalığın ortasına kendimi atıvermesem kimsecikler benim farkımda olmayacaktı. Soğuk da ne soğuk ama nemli fırtına insanın içine işliyor. Dışarıda kedi, köpek, kuş hiçbir canlı türünün esamisi okunmuyor. Herkes, her canlı bu fırtınalı soğuktan korunacak bir köşe bulmuş, rüzgârın etkisiyle hışırdayan ağaç dallarının çıkardığı sesi saymazsak ortalık çöl yalnızlığında.

Hani Allahları var be bizim “sosyal mekân” ahalisinin, beni severler, ben de onarlı severim. Birbirlerine karşı hasmane bir davranışlarına tanık olmadım. Bazen dışarıdan gelen “ paralı görünümlü” zontalara ağız dalaşlarıyla değilse de yüzlerini ekşiterek gerekli cevabı verirler, kalırız biz bize… Bizim mekânın müdavimleri arasında dincisi, kafatasçısı, faşisti yoktur. Günlük ekmek derdindeler, hani “eline vur ekmeğini al türünden “yurdumun insanları”dır. Ellerine vuruluyordu ve ekmekleri ellerinden alınıyordu da farkında değillerdi. Onlar yine sevecen, yine hoşgörülü ve vicdanlarından hiç eksik etmedikleri acıma duygusuyla kendilerine yalan söyleyen beyaz cam önünde iç geçirmekle meşguldüler. “Demeye de dilim varmıyor ama” kabahatlerini günahlarından daha çok seviyorlardı ve kendilerine söylenen yalanı huşu içinde dinlemekle meşguldüler, “yalanın yalan olduğunun” farkına varmaksızın.

TV de akşam haberleri bu hay-u huy içinde geçti, gitti. Gürültüden hiçbir şey anlamadım. Spiker bayanın, heyecanı ses tonuna yansıyan anonsuyla program başladı. Programın konusu önemli olmalı, dikkatimi çekiyor. Daha sakin bir köşeye oturdum, gürültünün kesilmesi için ricam boşa gitmiyor, konuşulanları anlayabiliyorum. Sunucu konuklarını tanıtıyor: Filanca paşanın, filanca albayın, bilmem nere komutanının, hangi savaş gemisinin amiralinin, hangi gazetecinin eşleri ve kızları ve oğulları… Ergenekon ve Balyoz davası sanıklarının mağdur edilmiş yakınları… Eşler bakımlı, çocuklar temiz ve iyi beslenmiş, genç kızlar güzelliklerinin mağrur havası içinde… Sunucunun ses tonu mağdur edilmiş insanların iç dünyalarına, psikolojilerine, izleyicilerin pür dikkat bu mağduriyeti anlamalarına ayarlanmış… Bu davaların birinden hüküm giymiş emekli bir generalin mektubu okunuyor. Su katılmamış bir yurtseverlik ve demokratlık örneği… En çok da buna takıyorum. “Nazım bizi bağışlasın” demiş… Ne yalan söyleyeyim, böylesine katıksız bir demokrat ve içtenlikli bir yurtsever olamayıp gittiğime hayıflanıyorum… İnsanın “iyi ki varsınız paşalar diyesi geliyor, yoksa halimiz nice olurdu”… Halimizin nice olduğunu ise düşünmek bile istemedim. “Nazımın kıymetini bilemedik” demiş paşa mektubunda , “Bağışla bizi Nazım”. Keşke yaşasaydı da sizi bağışlasaydı, ama burası biraz kuşkulu bence paşam, yani Nazımın bağışlama kat sayısı oldukça düşük bildiğim kadar, inşallah bağışlar… Programda mağduriyetleri sergilenenler genellikle kuvvet ya da ordu komutanı olanlar… Daha alt rütbedekilerin adları şöyle bir garnitür cinsinden anılıyor. Yani “mağduriyetlerde de önemli olanın “rütbe hiyerarşisi” olduğu anlaşılıyor. Programın tamamına damgasını vuran “mağdur”ların eşlerinin ve çocuklarının anılarıyla bezenmiş içerdekilere, mahkûm edilmiş generallere ardı arkası kesilmeyen övgüler, övgüler, övgüler… Hoşgörüde birinci sınıf, yurtseverlikte birinci sınıf, aydın insan olmada birinci sınıf… Demokratlıkta zaten kimseciklerin ellerine su dökemeyeceği generaller… Yurtseverliklerinden, hoş görülerinden, aydın insan olmalarından –hâşâ- demokratlıklarından kuşku duymadığımız generaller… Kuşku duymasına duymuyoruz ama kendimi frenleyememe acizliğimden olsa gerek, ağzımdan çıkan “pes yahu” lafı kalabalığı dalgalandırıyor… Gözlerin üzerime çevrildiğini hissediyorum… Ettiğim haltın farkına varmamla tedirginliğim arttı, kimseye çaktırmadan etrafı kolaçan ediyorum. Yerimden kalkıyorum. Kahvenin penceresine yanaşıp camdan dışarıya bakıyorum, içeride iki tane polis var. Ya anons etmişlerse… Ya “ bizimle karakola kadar geleceksin” derlerse… Valla “pes” yani… Kanyak yudumlamış Alaska kaçakları gibiyim, ne soğuğu be, içim yanıyor valla. Dışarıdaki rüzgârın insanın ayaklarını çelen şiddetine, yüzümü kırbaçlayan soğuğuna aldırmadan ve arkama bakmadan uzaklaşıyorum. Tanımadığım bu şehrin hangi caddelerine daldım, hangi ara sokaklarını arşınladım, farkında bile değilim. Sokaklar değiştikçe kendi kendime konuşmalarımın konuları da değişiyor. Bir sokak boyunca düzmece iddialarla, asılsız delillerle mahkûm edilen bu insanlara içtenlikle üzülüyorum. Muktedirler savaşının mağlupları… Bir zaman muktedir olanların “ hayata dönüş operasyonu” adı altında övündükleri “kale gibi hapishanelerinde” devrimcilerin katledilmelerinde, sakat bırakılmalarında kazandıkları “muhteşem zaferin” şerefine bilmem ne toplantılarında kadeh kaldırdıkları fotoğraf gözümün önüne geldikçe içim daralıyor, adımlarım daha bir hızlanıyor, sokaklar ha bire değişiyor. Önümden geçen, ağzında kemik taşıyan köpeğin üstüne atlamamak için kendimi zor tutuyorum. “Burdur cezaevinde dozerin kolunu kopardığı Velinin kolu olmasın köpeğin ağzındaki”…“Sizler” diyorum “daha dün gibi kısa bir tarihte muktedirdiniz, gündeminizin değişmez konusu “demokratik düzeni tağyir tebdil ve ilgaya teşebbüs eden” devrimcileri tepelemek gibi bir edayla otururdunuz oturduğunuz koltuklara, tepelerdiniz de. Şimdi sizlerin suçlandığı gibi düzmece delillerle suçlanır, hükümler kurulurdu genç ömürlerimize… Üstelik paşam akıl almaz işkencelerden geçirilirdik. İşkence görmeyen bir devrimci arkadaşlarının gördüğü işkence karşısında yüzü yere geçer, kendine işkence ederdi. Siz elbette işkence görmediniz ve bu insanlık suçuyla yaşamınızın hiçbir anında yüz yüze gelmenizi istemem. Genç yaşlı, kadın kız, çoluk çocuk hapishaneye çevirdiğiniz kocaman ülkemizde kendinizi korunaklı adalarda dokunulmaz sayardınız. Bu gün size galip gelen muktedirlerin korunaklı hapishanelerinde sizlerin hükümleri onaylanıyor. Üzülüyorum sizler adına, içtenlikle üzülüyor ve mahkûm edildiğiniz kanıtların düzmece olduğundan zerrece kuşkum yok. Ama ne çare dünü unutamıyorum, bize bakışlarınızı unutamıyorum, kinininizi, nefretinizi unutamıyorum. Sadece darbelerde değil bu ülkenin tarihi boyunca av hayvanı gibi sürekli kovaladığınız devrimcilerin yaşamlarını cehenneme çevirdiğinizi unutamıyorum… Soğuğa aldırmadan yağmur damlalarının caddeleri aydınlatan ışıklardan süzülüp geçişlerini seyrediyorum. Hayat gibi, inişli çıkışlı, günahı ve sevabı üst üste binen uzun bir serüven. Ya gözünüzü kaçırırsınız, ya da dalar gidersiniz düne,yağmur damlaların altında ıslanarak… Tutuklu bulunduğunuz hapishanelerde üzerinize yağmur yağdı mı bilmem ama şayet yağmasa bile bir an yağmurda ıslandığınızı hayal etmişseniz bile sizin de dalıp dalıp gittiğinize bahse girerim. Bu ülkenin aydınlık yüzlerine karşı bekçiliğini yaptığınız sistemin neme nem bir şey olduğunu anlamışsınızdır ve “ vay anasını be, şu devrimcilerin yirmili yaşlarda söyledikleri yetmişli yaşlarda başımıza geldi” demişsinizdir. “Sistem kullanır ve suyunuz bittiğinde posanızı çöpe atar”. Böyle diyorduk daha yirmili yaşlarımızda ve siz bu sistemin adına “ demokrasi” diyordunuz demokrasinin ne olduğunu bilmeden. Ve demokrasiniz kuşaklar boyu dişlerini etlerimize geçirmeye hazır ejderhalar gibi peşimizdeydi. Ve tuzaklara düşürülürdük pusularda. Ve bizi beklerdi işkenceler, hapishaneler, ölümler, idamlar… Ve sizler vatanseverdiniz on yedi yaşındaki çocuğun yaşını büyüterek asacak kadar… Hapishaneler bizim için devrimin okuluydu ve oradan mezun olamayan sınıfta kalırdı. Okur, araştırır ve düşünürdük. Bir de hapishaneden kaçma planları alırdı zamanımızın çoğunu… Uslanmayacaktık ve asilik kanımıza işlemişti. Bunun için –övünmek gibi olacak ama paşam- insandık, bunun içindi türkülerimizin yanıklığı, şiirlerimizin insan yüreğini delip geçmesi. Hal böyleydi de sizlerin tutuklanmasına bunca itiraz eden, TV’lerde programlar yapan, makaleler yazıp köşe yazıları döşenen bunca demokrat bizler için neredeydi ve hala bugün aynı düzmece kanıtlarla mahkum edilen devrimciler için bu demokratların niçin sesi çıkmaz?. Eminim benim kadar siz de bu soruyu soruyorsunuzdur ve bu durumdan rahatsızlık duyuyorsunuzdur. Mesela şöyle bir sonuç çıkardığınızdan öylesine eminim ki… “ askeri darbelerle devrimcileri bize çiğnettiler, şimdi de bizi çiğniyorlar”… Kim mi?. Elbette bu soruyu sormayacak kadar meseleyi kavramışsınızdır, kim olduğunu öğrenmişsinizdir.

Kısa sürede özgürlüğünüze kavuşmanızı diliyorum. Belki demokrat yazarlar, TV program yapımcılarının işleri hafifler de aynı düzmece kanıtlarla mahkûm edilen, yaşamları ellerinden alınan devrimciler için de aynı gayret ve duyarlılıkla kamu oyunu bilgilendirirler, devrimcilerin de sahipsiz olmadıklarını gösterirler…

Ayağınıza bir terlik geçirip, ütüsüz bir pantolon ve bir tişörtle çıkın deniz kenarına. Dalgaları seyredin, suyu, gökyüzünü, kuş ve rüzgâr seslerini… Ve yüksek selse haykırın paşam, samimi niyetiniz kitap sayfaları arasına sıkışıp kalmasın:” Kahrolsun emperyalizm, Kahrolsun faşizm, kahrolsun yaşamaya değecek kadar güzel olan bu hayatı cehenneme çevirenler”… Hapishaneleri olmayan bir dünya mümkündür deyin. Eminim Nazım sizi duyacaktır ve o engin hoşgörüsüyle sizi ancak o zaman bağışlayacaktır. Paşam biliyor musunuz sizlere hiç küsmedim, çünkü hiç paşa arkadaşım olmadı.

 
Sanatsal Yazılar