Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Küsmelerin Müzmin Tarihi-13

“Aşk, kafatasına sığmayacak kadar çılgın bir beyne, göğüs kafesinden çıkarıp sokağa atacak kadar cesur bir yüreğe sahip olanların işidir” dese biri size, eminim bu lafı eden adamı yarı alayca yarı aldırmaz bir tavırla aşağıdan yukarıya göz ucuyla süzüp vebadan kaçar gibi hemencecik oradan uzcuklaşıverirsiniz. Yanılıyor muyum? Yo yo, bu sizi küçümseme, “bir işe yaramazlar” sınıfına koyma gibi bir niyetimin olmadığına samimiyetle inanmanızı isterim. Üstelik hepinizden önce de bunu ben yaparım. Orta zekâlı adam müsvettelerinin cennetinde aşka övgüler düzüp, üstelik kendimi o cendereye sokarak cehenneme koşar adım gidecek kadar saf ve salak mıyım ben… Yaşadığım toplumda “işe yarar adam” pozu vermenin ne kadar önemli olduğunu bilmez miyim hiç… Ne yalan söyleyeyim onunla karşılaştığımda aynen de böyle düşündüm ve o alaycı tavrımla adamı aşağıdan yukarı süzerek “elbette, buyurun” dedim ama Muharrem amcamın da azarından ve terslemesinden nasibimi aldım.

O yılın Mayıs ayıydı. Kendimi koynuna bıraktığım, beni sarhoş eden ve sürüklediği mecralarda haz aldığım Mayıs… Kolumun kırıldığı, başımın yarıldığı, beni türlü belalara gark eden, hiçbir mihnetine sitem etmediğim Çılgın ve çıldırtan Mayıs… Hangi ay Mayıs kadar insanın kalbini yerinden sökebilir ki… Güneş sisteminin döngüsünde ateşler Mayısa mı düşer, Mayısın ateşi kor olup insanın kalbine mi düşer… Bundan mıdır en çok insan olduğumuzu hatırladığımız ayın Mayıs oluşu… Belki de binlerce yıldır kâhinlerin, bilginlerin bir türlü açıklayamadığı, kutsal kitaplarda yerini bulamadığı aşk, sarhoş edici bir Mayıs çılgınlığıdır da biz bilmiyoruzdur.

Sabahın serin esintisinde çıktığımız yolculukta arabanın açık camından yüzüme vuran rüzgar tatlı bir üşüme hissi veriyor. Kıvrılıyorum koltuğa. Muharrem amcam göz ucuyla beni süzüyor, başını “ hey yarabbi” der gibi iki yana sallayıp gülümsüyor. “Delioğlan sen ne zaman akıllanacaksın, ne zaman adam olacaksın?...

 -Sence ben adam olur muyum Muharrem amca

-Adam olmaya hiç niyetin yok… Zor valla…

-Çok mu umutsuz bir vakıayım

-Senin deliliklerini bilmem mi. Seni Mamaktaki şu  tünel işinden vazgeçirmek için nasıl uğraştık, Bahriye bir yandan ben bir yandan. Bizi azarladın, bir daha görüşe gelmeyin dedin. Senin çılgınlığının, gözü karalığının bu derecesine akıl erdirememiştim.

-Gülüyor. Belki diyor bir parça da olsa bizi da adam eden o günlerin onuruydu, vakarıydı. Biliyor musun deli oğlan diyor, deliliğine kızıyorum, bazen beni de delirteceğinden korkuyorum ama laf aramızda “adam gibi adamsın” be… Bende senin gibi olmak isterim ama galiba bu bir tanrı yeteneği bu, ben de yok.

Ya Muharrem amca diyorum bir eve bir deli yeter, sen benimle uğraşıyorsun, seninle kim uğraşacak.

Yolun üstünde ısrarla bize el kaldıran birisi var. İki eliyle ani, çabuk hareketler yaparak durmamızı istiyor. Muharrem amcam hız kesmiyor, ha bire gaza basıyor. “Muharrem amca dur, adamın acele bir işi olmalı, alalım”. Muharrem amcam bir yandan ters ters bana bakıyor, bir yandan bildiği bütün müstehcen küfürleri sıralayarak adama sövüyor. Israr ediyorum. Yüzü iki karış asık. Durup adamı alıyoruz. Orta yaşlarda biri… Gideceğimiz yeri söyledik. “Ne tesadüf ben de oraya gidiyorum” dedi. Gittiğimiz yer bir kasaba pazarı. Her Pazar gideriz oraya, domates, patlıcan, biber… Mevsimine göre hangi meyve sebzenin samanıysa onu satarız. Adam pazarda indi, nereye gideceğini merak ediyorum, izliyorum adamı. Hal ve tavrıyla, üstünün başının düzgünlüğü ile, konuşma tarzı ve şivesiyle pek pazarcıya benzemiyor.  Ben kasaları indir-bindir telaşı içinde adamı gözden kaybettim, nereye gittiğini göremedim. Arıyorum, nereye gittiğini bulmaya çalışıyorum ama Pazar da kalabalık, göremiyorum etrafımı. Bir bahane bulup bizim tezgahtan birkaç metre ayrılıyorum. Muharrem amcam sık sık beni tezgâhın başında durmam için uyarıyor. Bir ara azarladı beni “ bok mu var iki de bir tezgahtan ayrılıp sağa sola gidiyorsun”…

Kasaba pazarı öğleye doğru dağılır, kalabalık çekilir, ortalık tenhalaşır. Gözüm habire bu adamı arıyor. “Allah Allah bu adamın pazarda ne işi olur”. Yoksa?... Bu “yoksa”nın içimde yarattığı kuşkuyu Muharrem amcama söylemedim. Öyle ya bu kasabaya şehirden otobüsler, minibüsler kalkar, binip rahat rahat yolculuk edecekken, ya da kendi arabasına kurulup aheste aheste gitmek varken sabahın köründe bizim eğri bacaklı kamyoneti seçmesi bir tesadüf olabilir mi?  “Yoksa”…

Tezgâhımızda mal bitti. Önlüğü çıkarıp muharrem amcanın üstüne attım, arkama bakmadan “geliyorum” dedim. Köşe bucak adamı arıyorum. Sanki pazarın bir köşesine demir attı da benim kendisini bulmamı bekliyor gibi… Onu kasaba pazarının kenarında buldum. Elinde bir bardak çay, sigara içiyor. “Merhaba” dedim, “Merhaba, çay”?... Evet dedim, teşekkür ederim. Güldü. İlk kez bu pazarda teşekkür eden bir esnafa rastladım dedi. “Ben de ilk kez bu pazarda pazarcılıkla ilişkisi olduğunu düşünmediğim birisine rastladım” dedim. Gözünün altından bana baktı, kaygısız, sakin. Kışkırtmaya çalışıyorum. Gözüm bir yandan da en yakın tezgahtaki kasalarda. “Tam suratına çakmalıyım kasanın menteşeli yanını”. Bir vuruşta yere düşmeli, sendeleyip ayağa kalkmasına fırsat vermeden haşatını çıkarmalıyım. Elini omzuma attı, elini ittim “ bu kadar samimimi değiliz” dedim. “Özür dilerim, tepki göstereceğini düşünmemiştim, dostça bir yakınlık duyma ifadesiydi”… İyice emin olmuştum, günlük yaşamını kırk elli sözcüğe sığdıran birisi değildi. Türkçeyi zengin, yerinde ve iyi kullanıyordu. Pazarla, pazarcılıkla ilişkisi yok bu adamın. Ancak beynime üşüşen “ yoksa” kuşkusu yaratan zevatı da iyi tanırdı, konuşmasında onların da kabalığı yoktu. Zarif, efendi bir adam portresi çiziyordu. “ sigaran var mı” dedim. Paketini uzattı, bir dal sigara aldım, yaktım. Muharrem amcam arkamdaymış, görmedim. Yine bildik hiddetiyle “kasaları yükledim, gidiyoruz”  dedi. Adam Muharrem amcama  “senin delikanlı beni pek sevmedi galiba” dedi. Muharrem amcam kolumdan çekiştirerek beni sürükledi, bir yandan da yine üstü açılmadık küfürlerle adama veryansın etti. Birkaç adım uzaklaştıktan sonra arkama dönüp “ gidiyoruz, seni de götürelim, gel” dedim. “ Teşekkür ederim. Ben akşam döneceğim, size iyi yolculuklar” dedi. Yolda Muharrem amcam bana yağdı gürledi, “ne diye bilmediğin bir adamı arabaya alıyorsun, başını belaya sokma meraklısı mısın” dedi. Niyetimi anlamıştı. Yolun uçurum bölümünden geçerken “ buraya mı atacaktın” dedi. Hiç konuşmadım. Bu kasabanın pazarı haftanın bir günü, Cuma günü kurulur. Genellikle haftanın iki günü iki kasaba pazarına gideriz, diğer günler köylerde satış yaparız. Günlerin telaşıyla yaşananı unuttum. Adam zihnimden silindi gitti. Öbür Cuma günü yine Muharrem amcanın gayri memnun, genellikle benden şikâyetiyle söylene söylene çıktığımız yolun aynı noktasında aynı vakitte, aynı adam… “Durun”… Muharrem amca okkalı küfürlerinden birini daha sallıyor, durması için ısrar ediyorum. “ Pezevenk bedava araba buldu, abonemiz oldu” diyor. Durup arabaya alıyoruz. Günaydın diyor. İçimden  “günaydın” da beni pek aptal yerine koydun, darıldım bak. Bu sefer ucuz kurtulamayacaksın”. O kuşku içimi kemirmeye başlıyor. Muharrem amcam sakin olmam için iki de bir beni ikaz edip uyarıyor göz ucuyla işaret ederek… Yolda hiç konuşmuyoruz. Pazara geldik, indi. Artık nereye gittiğini merak etmiyorum. İşimize bakıyoruz. Elimin ayağımın titrediğini fark ettim… Öğle vakti geçerek ikindi üstü pazarın dağılma vaktidir. Pazar müşterisi köylülerdir, alacağını, alır, satacağını satar, traktörlerle, ya da köyün dolmuşuyla köylerine dönerler. Tezgahı topladık. Muharrem amcama “geliyorum” dedim. Bir hafta önceki yerindeydi. Yine elinde bir bardak çay, sigara içiyor. “Kimi izliyor acaba”… “Ooo diyorum, tezgahsız pazarcı, merhaba”. Sesimdeki alaycı tonu anlıyor, “merhaba diyor. “Maşallah malı erkenden satmışsın, gitmiyor musun”.Mümkün olsa buradan hiç gitmeyeceğim” diyor. “Neden diyorum, tezgahına bir av düşüremedin mi”.   Beklemiyordu. Şaşırdı. İnsanın içini delip geçen bakışlarından bir yerlerini çok incittiğimi fark ettim. Üzüldüm, ne diyeceğimi bilemedim. Zihnimdeki kuşku içine düştüğüm ikilemi habire derinleştiriyor. Ne diyeceğimi, nasıl davranacağımı bilemiyorum.  Koluna girdim, “biraz yürüyelim mi”?... Muharrem amcam yine kolumdan asılmaya başlıyor “yürü geç kalıyoruz”. Sen git diyorum, benim işim var. Kaş göz işaretiyle Muharrem amcaya gelmemesini söylüyorum. İnat ediyor, gitmiyor. Gitti, arabanın kasasına ayaklarını uzatıp oturdu. Yürüyoruz, pazarı çıktık. Sessizliği o buzdu. “Sandığın gibi değil” dedi. Ama nasıl olduğunu anlatsam da inandırıcı olamayacağımı biliyorum. “ Her insan davranışının nedenini anlatacak inandırıcı sözcükler bulur, belki de anlarım, senin sandığın gibi olmaz” … Konuşmaya adını söyleyerek başlıyor… Duraklıyorum. Bak diyorum daha baştan inandırıcılığını yitirdin. Ben o ismi tanıyorum… Gözüme bakıyor, sinirlerim bozuluyor. İyice ıssız tenha bir yere geldik. Ağaçlık, çalılık, çırpılık  bir yerdeyiz. “Kimliğimi ister misin”. Uzatıyor. Ad, soyad, fotoğraf… Kimliğe göre ta kendisi ama sahtesini yapmak hiç de zor değil. Hele bu işi yapanlar enayi değil ki kendi kimliklerini taşısınlar. Tavrım sertleşiyor. Anlıyor tavrımı… Adımı söylüyorum. İki adım geri çekilip “ seni kucaklamak, alnından öpmek isterdim ama sen beni pek sevmedin”. Seni şahsen tanımam, basından, televizyondan adını çok duydum, sen (X)  örgütün liderlerindensin… Nereden çıkardın diyorum, ne örgütü ne lideri… “ Bu bir devrimcinin alçak gönüllüğü, tevazusu” diyor. Bu ismi kim, hangi devrimci bilmez ki..

Tamam diyorum, seni dinleyeceğim. İstersen hikayeni anlat… “İnanacak mısın, bilemem” ama anlatmak isterim… Ben şairim, yazarım diyor, dergilerde elimden geldiğince görünmeye çalışırım. Bu kasabaya tesadüfen geldim, köylü çocuğuyum. Köyde doğup büyüdüm. Bizim kasabanın pazarı çocukluğumdan kalma çok renkli anılarla doludur. Pazarı gezdim, esnafla hoş beş ettim. Beni bulduğun köşede bir köylü genç kadın peynir yoğurt satıyor. Onlara da “ bereketli olsun” demek istedim. Başı önüne eğikti. “Bereketli olsun” dedim. Başını kaldırmasıyla yüzünü kaplayan gülümsemelerini gördüm… Bu bir gülümsememiydi, bir avcının sadağından çıkarıp kalbimi hedefleyip fırlattığı bir ok muydu, bilemedim. Alamadım kendimi bu gülümsemelerden. Uzaklaşıp uzaklaşıp geri geldim bir kez daha görmek için o gülümsemeleri. Pazar dağılmıştı ama o hala akşama kadar oradaydı, ben hep birkaç dakikada dolanıp dolanıp onun yanına geliyordum, bir kez daha bir kez daha görmek için o gülümsemeleri. Tezgahını toplarken biraz peyniri biraz yoğurdu kalmıştı, hepsini satın aldım. Derdim, o gülümsemeleri daha yakından görmekti. Peyniri yoğurdu torbaya koyarken oyalandım, para verirken oyalandım, üstelik üç kuruş için pazarlık da yaptım. Derdim onu biraz daha oyalayıp o gülüşlerini, yüzüne vuran o tarifsiz güzelliği yeniden bir kez daha yakından görmekti. Günler geçtikçe o yüz, o gülüşler beynime kazındı, unutmak ne kelime, adeta uyuşturucu bağımlısı gibi bağımlısı oldum. Onu bir kere daha göreyim diye bir yıldır her hafta bu pazara gelirim. Onu bir daha göremedim. Sanki başka bir köşede, başka bir noktada görsem sihir bozulur diye onu hep bu köşede beklerim sabahtan akşama kadar. Akşam olunca şehre dönerim. Beni bir gülümsemenin esiri yapan o yılın aylarından Mayıstı… Vakit sabahın on biri…

İçimin “cızz” ettiğini hissettim. “ Özür dilerim” dedim, senden şüphelenmiştim. “Farkındayım dedi,  seni takip eden polis sandın beni.” Duyduğum şüpheden yüzüm kızardı… Yüzüne baktım, öyle anlamlı, öyle temizdi ki… “ Bu da bir şair duyarlığı dedim”… “Mayısa düşen bir gülümseme şairin kalbine düşen bir kor olur”. O bunun farkında mı dedim,gülümsedi.

 
Sanatsal Yazılar