Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Küsmelerin Müzmin Tarihi-14

“Yazmak canım istemiyor artık. Bu kimi ilgilendirir ki benden başka. Zaten şimdiye kadar da kimseyi ilgilendirmedi. Şöyle üst perdeden “sevgili okur” diye başlamak da hiç içimden gelmiyor doğrusu. “Sevgili okurlarım sizin için”… Değil valla, kimse için değil,  hele hele sizin için hiç değil… Kendim için yazdım, kendi duygularım için, kendi iç dünyamı dizginlemek için, kahrolası egomu tatmin etmek için yazdım. Boğazımı sıkan eli gevşetmek için yazdım, nefesimi düğümleyen pis havayı dağıtmak için, gözüme perde çeken sisi defetmek için yazdım… Bunca emek verdim, bunca çaba harcadım, uykusuz kaldım, bir cümlede, bir sözcükte tıkanıp kaldığımda saçımı başımı yoldum, acaba hangi sözcüğü seçsem, şu cümleyi nasıl daha güzel, daha anlaşılır kılsam diye saçımı başımı yoldum… Hop oturup, hop kalktım… Gecenin saat bilmem kaçı, gözlerim kan çanağı olmuşken ısrarla, inatla yazdım… İstedim ki bir ses bulsun kelimeler, bir işaret versin ötelerden birileri… Övgüler yağdırmasın varsın, varsın burun kıvırsın, isterse küfretsin… Ama farkına varsın, ayaklarının üstüne dikilip gözünü ufka çevirsin… “Zor ve meşakkatli ama bu yol yürünmeye değer” desin… “Yoksa bu toz duman her birimizi teker teker boğacak, bu vahşette atom zerrecikleri gibi savrulup bilinmeyen kayalıklara çarparak tuz buz olacağız” desin.  Günler, aylar, yıllar bekledim… Ne bir ses, ne bir nefes… Farkına varmamak için uyuşukluğunuza öylesine teslim oldunuz ki öylesine memnun görünüyorsunuz ki hiçliğinizden, hiç olmak için adeta çırpınıyorsunuz sanki… Şimdi kalkıp bu yazıya  “sevgili okur” diye başlamak, yılışık ve yapışkan bir tavırla ve kocaman bir yalana teslim olarak sizi adam yerine koymak olacaktır. Bunu yapmayacağım, sizin de benden bunu beklemek hakkınız yok, bu hakkı size vermem, siz de kim oluyorsunuz…”

Doğrusunu isterseniz bu yazının yazılmaya başlandığı bu saatlerde ne bir eksik ne bir fazla aynen böyle düşündüm. Düşündüğüm gibi de aktardım yazıya… Haklı olduğumdan zerrece kuşku duymaksızın yazı masasını terk edip pencereden yarı belime sarkarak caddeyi izlemeye başladım. Yağmur çiseliyor… Yavaş yavaş, belli belirsiz, serin bir rüzgar gibi gelip geçiyor… Saldırı halinde gelip rüzgârın etkisiyle kıyıya çarpan dalgalar yüzümü kamçılayıp geçiyor.  Ne telaşla yürüyen kalabalıklar, ne caddelerde kadın avına çıkmış müzmin bekarlar, ne de kadınlara kur yapan eski zaman usulü delikanlılar farkında yağmurun… İşgal edilmiş bir ülkenin öncü savaşçıları gibi birer birer damlalarıyla, ardında sakladıkları savaşçıların düşman mevzilerine sızmasını görev edinmiş keşif kolu gibi ağır ağır, usul usul ve kimsenin dikkatini çekmeden alan kontrolü yapıyor. İki adım ileri bir adım geri… Yavaş yavaş, çaktırmadan yaklaşıyor. Bazen iri damlalarıyla, bazen bir çisenti… Yoğun bir trafikte olağan hızın üstünde seyreden bir aracın kırmızı ışıkta bekleyen araçları son anda fark eden sürücünün ansızın yaptığı acı freninin geceyi ayağa kaldırmasıyla birinci dalga saldırıya geçiyor. Ansızın, beklenmeksizin… Caddede aylak aylak dolaşanlar kaçışmaya, araçların korna sesleri sıklaşmaya başladı. Çiselemeye aldırış etmeyen sokak lambalarının ışıkları akın eden yağmur dalgaları karşısında titremeye başladı.  Öncü keşif gücüyle, saldırı birliği, çisentiyle sağanak yağmur tek vücut oldu, geceye saldırıyor, yapışkan sıcağa saldırıyor, aymaz aymaz titreyen sokak lambalarının kirli ışıklarına saldırıyor. Her bir damla sadağından oklarını aynı anda çıkarıp kirli, yılışık ve yapışkan haramilerin kalbine saplıyorlar. “Tek atış bile boşa gitmemeli” diyor ufak tefek, çelimsiz bir damla… “ Tek atış bile boşa gitmemeli”.. Gitmiyor, tek atış bile boşa gitmiyor. Mundar bedenlerin toprağı kirletmesine izin verilmiyor, sel olan damlalar mundar bedenleri ansızın ortadan kaldırıyor. Toprak ve gül kokusu karışıyor yağmurun serinliğine  “Ya şimdi ya hiçbir zaman”… Arkasından ikinci dalga, üçüncü dalga… Bütün kuvvetler aynı noktaya vuruyor… Damlaların sertliği ve sürekliliği mermeri delecek kadar amansız… Damlaların akınları dört yöne dağılıyor, kavisler çiziyor, alçalıyor, yüksekten vuruyor, beton bloklara çarpıp dağılanlar oluyor. Hiç kimse mundar bedenlere çarpıp parçalananlara, arkada kalanlara dönüp bakmıyor. “Saldırıya başlarken kılı kırk yarmalı, velâkin bir kez saldırı başlayınca aman verilmemeli” diyor koluyla bulutları ayaklarıyla toprağı sürükleyen bir damla… Arkadan bir dalga daha, bir dalga daha… Yağmur dalgalarının yüzümü acıttığını hissediyorum… Başımı çevirip yağmurun geldiği yöne bakıyorum… Ardı arkası kesilmeyen bir sağanağa dönüşüyor çiseleme. Geceyi serinleten yağmur, gecenin ölgün, kirli -sarı ışıklarından kırılıp geçerken geriye,  caddede biriken sularda rengârenk ışık huzmeleri bırakıyor. Caddenin lambaları yağmuru gizlemeye çalışırken yağmur ışıklara canlı renkler katıyor, ışığı aydınlatıyor… Yağmur… Haziran gecelerinin yağmuru… Islatan ama üşütmeyen, pazarlıksız ama güler yüzlü… Korkusuz ve cesur… Sanki bin yıldır bu anı beklemişler de “ ya şimdi, ya hiçbir zaman” gibi keskin ve kesin bir inanışın savaşçılarının sarsılmaz iradeleri karşısında göğsümü, kalbimi, gözlerimi, kafamı hışım gibi yağan yağmura teslim ediyorum… En arkalarında benim… Beraberinde getirdikleri rüzgarın esintisi, yöneldikleri hedef, dudaklarındaki gülümseme yabancım değil, aşinayım… Kurgulanmış bir rüyanın, hipnozlanmış bir beynin böylesine mükemmel bir gösteriyi tasarlamakta yetersiz kalacağına bahse girerim. “Cenneti yeryüzüne getireceksek başka yolu yok” diyor çelimsiz damla. Bedenimin yarısı, kafam, gözlerim, yüzüm yağmurların destansı hareketiyle birlikte, diğer yarısı yazı masasının başında… Gözlerimle gördüm ki her bir damla insan suretinde nakşedildi hayat denen kavgaya… Kalbimle inandım ki, doğru bir yönde yağan yağmur çorak toprağın canıdır, ölümün dirilişidir. Cenneti yeryüzüne indireceksek damlalarımızın yekvücut oklarının menzilindeki sokak lambalarının kirli sarı ışıkları titremelidir. Kentin üstüne çöken boğucu hava yerini serin Haziran gecelerine bıraktı. Yağmur damlaları geceyi yıkadı, çiçekleri ağaçları yıkadı. Şehrin üzerine çöken sis bulutlarını dağıttı. Ufuk, aydınlık ve berrak. Yıldızlar ıpıl ıpıl, bir çocuğa göz eder gibi uzaktan bir yanıp bir sönüyorlar. Sanki o ufacık tefecik cüssesinden beklenmeyen bir çabuklukla, gökyüzünü bir mendil gibi avuçlarında çeviren sihirbaz çabukluğu ile saldıran o değilmiş de asasına dayanarak ağır ağır yürüyen bir derviş hoşgörüsüyle akşam sefalarının taç yapraklarından aşağı doğru akmaya başlıyor damlalar. Sevgiyle, sevecenlikle. Gece gül kokuyor, damlalar gülümsüyor. Doğanın ve hayatın teşekkürüne “bu hayatın kavgası, hepimizin kavgası” ve  “bizimkilerin zaferi” diye karşılık veriyorlar… Sarhoş edici bir esriklik içindeyim… Kavgadan geldim, kavgayı gördüm… Bir kavganın böylesine zarif, böylesine zarafetle bezenmiş olduğuna ilk kez tanık oldum.

Dönüşte büroma çay içmeye davet ettiğim çelimsiz damla utangaç ve çekingen bir tavırla girdi büronun kapısından. Birbirimizi bir yerlerden tanıyoruz, nereden kim bilir? Ne o sordu, ne ben söyledim. Bilgisayarda başladığım yazıyı gördü, güldü. “Biz” dedi, “sevgili okur” demeye dilinin varmadığı okurlarız. Alınma ama siz aydınların cennetin yeryüzüne indirilmesini ne kadar istediğinizden emin değilim. Sen bile bize katılırken bütün beynin ve bedeninle katılmadın. Bedeninin üst tarafı bizimleydi, ama yarısını büronda bırakmışsın. Çok konuşup az iş yapıyorsunuz. “Ya hep ya hiç” kararlılığına sahip olmadıkça her şey yarım yamalak olur. Ne sanıyorsunuz, cenneti istemekle onu elde etmek aynı şey midir”?. Neyi ne kadar istiyorsan o kadar onun içinde olmadığın sürece sadece istersin, istemek alma değildir. İstersin ama istediğin cennetin kapısındaki haramileri bertaraf etmeden o cennetin kapısından kimseyi içeri sokmazlar.  Bize katıldığın için sana teşekkür ediyoruz ama bir “sevgili okur” seslenişini de hak ettiğimizi düşünüyoruz. Yazının başlığı bile “küsmek”. Kime ve niçin?.

“Ben aydınım” dedim. Sizin damlaların kudretini gördüm. Bir teki bile geri durmadı, biri diğerinin yerini aldı, öbürü berikinin elinden tuttu. Aksi olsaydı ne olurdu?. Düşmana küsülmez ama dost bildiklerine küsülür, sen küsmez miydin?. Sabah oluyordu, göz alıcı bir aydınlanmanın göz kamaştırıcı huzur ve sükûnetiyle uyandı şehir. 

 
Sanatsal Yazılar