Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Küsmelerin Müzmin Tarihi-15

Bütün cesaretimi toplayıp içinde korku barındıran ve çareyi habire kaçmakta, ertelemekte bulduğum, dahası beynime yedi başlı ejderha gibi dolanan o melun soruyu nihayet ürpererek de olsa önce kendime sonra “boş bulunup” ayaküstü bir merhabayla başlayıp derken bir çay… bir çay daha… arasına sıkışmakla kalmayıp, uzayıp giden sohbet esnasında karşımdaki kişiye sorma cesaretini gösterdim. “Bugünün uygarlığının yaratıcıları insanlığın yeminli ve ezeli düşmanı mıydılar, ya da yaratılan uygarlığın efendileri insanın özgürleşmesi ve evrensel yasalar adına kendi iç dünyalarında besledikleri frankeştaynları kutsal sözcüklerle ambalajlayarak bize yedirdiler mi”? Böylesine havadan sudan, denizden kumsaldan, yaz sıcaklarının mayıştırıcılığından söz edilen bir sohbetin arasına sokuşturulan, anlamadığını mimik hareketlerinden anladığım bu soru karşısında sohbetdaşım “ne diyorsun” der gibi başını salladı. Benim gereksizliğim işte ama ne yapayım, ağzımdan çıktı bir kere. Hem bu gereksizliğim üstelik ilk kez de değil, kendime en çok kızdığım konu da budur ya… Ne diye milletin ağzının tadını kaçırırım bilmem ki…

Muzip muzip gülümsedi sohbetdaşım. “Sandığın kadar aptal değilim” dedi, ama seni yeni tanımıyorum ki,  senin aklından zorun olduğuna bahse girerim. Bir defa bugün sahip olduğun konumunu nefret derecesinde tiksindiğin bugünkü uygarlığın yaratıcılarına borçlusun. Bir işin var, iyi para kazanıyorsun, birçok insanın imrendiği, ulaşamadığı olanaklar elinin altında. Sen benim kadar çok çalışmıyorsun ama benden çok kazanıyorsun. İyi bir mesleğin, iyi bir işin var, birçok insan senin yerinde olmak için can atıyor ama sen bir türlü bunun kıymetini bilmiyorsun. Bırak kimin ne hali varsa görsün, bir lokma ekmeğe muhtaç olanlar kendilerini bırak senin kadar parçalamayı dünyayı umursamıyorlar, onlar hayatlarından gayet memnunken senin bu kurdeşen olma halini anlayamıyorum. Aklını, zekânı kendin için kullanmayı öğren, hayatın tadını çıkar, dünyaya bir kez daha gelmeyeceksin…  Anan seni arı kovanına çomak sokmak için doğurdu galiba”…

“En son Daisy ile Berenger kalmıştı” dedim. Sonunda Daisy de pes etti. O da benzedi nefret ettiklerine. Tam da o andan itibaren artık elinin değdiği çeliği kadifeye çeviren, sesinin melodilerine kuşların konduğu, üzerlik tütsülerinin gülüşlerini nazardan koruduğu Daisy değildi… İmrenilecek bir güzellik, tanrısal bir incelik nasıl oluyordu da bir anlık değişimle iğrenç bir tiksintiye dönüşebiliyordu.

Sayıkladığımı söyledi, Daisy kimdi, Berenger neyin nesiydi?

Hakkı vardı, yukardan almadım. Ona, Daisy ve Berengerin  İon İonesconun “Gergedan” adlı oyununun kişileri olduğunu anlattım. Oyunu özetledim. Kendi halinde, birbirleriyle dayanışma içinde, gevreklerini içlerine bükerek yeşillikler içinde bir kasabada yaşayanlar bir gün kasabanın kahvesinin önünden korkutucu çirkinlikte bir yaratığın geçtiğini görürler. Hani toprağın rengi silahların namlusunda nasıl ürkütücü olur, hani güneşin tutulmasında kirli sarı bir renk bütün yeryüzünü nasıl kasıp kavurur, yeşilinin zırhlarında öylesine kirlenmiş, öylesine çirkin, bastığı yerleri öylesine kasıp kavuran, korkutucu görüntüsüyle mide bulandırıcı yeşil bir gergedandır bu. Gergedanın çirkinliği ve tiksindirici görüntüsü karşısında kasaba halkı ayağa kalkar, tepki gösterirler. Gergedanın üzerine yürüyenler olur. Gergedan gerisin geri döner gider. Ertesi gün yeniden dener ve kahvenin önünden geçer. İlk günün alışılmışlık görüntüsü tepkinin dozunu düşürür. Ertesi gün iki gergedan birlikte gelirler. Kasaba halkı başlarını çevirmekle yetinir. Yeniden geldikleri yere dönerler ve gergedanlar arasında kasaba halkının tepkilerine ilişkin durum değerlendirmesi yapılır. İlk gün şiddetli bir tepki, ikinci gün homurdanma, üçüncü gün sadece başlarını çevirip ilgisiz görünme… “Başaracağız, devam derler”. Ertesi gün birkaç gergedan birlikte gelip, köşeye otururlar ve kahveciye bir çay söylerler. Kahveciye dolgun ücret, çırağa bol bahşiş bırakırlar. Kahveci ve çırak halinden memnundur. Bahşişi ve dolgun ücreti kapan kahveci ve çırak, kahvedekilere bunların öyle pek de kötü olmadıklarını söylerler. İlk raunt kazanılmıştır. Birkaç gün içinde kahvecinin ve çırağın olağan, alışılmış yaşamlarında değişiklikler baş gösterir. Yemeleri değişir, içmeleri değişir, giyim kuşamları değişir. Kasaba halkında imrenme ve istek başlar. Bu olanağı sağlayan kasabaya gelen yaratıklardır ve isteyene aynı olanakların sağlanacağı söylenir. Ancak bunların istedikleri “küçücük” bir şey vardır. Yardımı alanlar gergedanlaşacaktır. Önce karşı çıkmalar başlar, arkasından “şimdiye değin insan olduk da ne oldu, yokluk yoksullukla geçti ömrümüz”… Bir.. İki… Derken sıraya girmeler başlar. Yardımı alanlar gergedanlaşır. Artık kasabanın yerli halkından yerli gergedanlar türemiştir.  Sürü halinde dolaşmaktalar ve geçtikleri yerleri çöl çekirgeleri gibi kavurup, kurutmaktadırlar. O güzelim yeşillikler içindeki kasabanın gergedanlar bölgesi yangın yeri gibi siyah, çorak bir tek yeşilin olmadığı kel bir çöldür. Gergedanlaşmak bir kez başlamıştır ve gergedanlar, gergedanlaşmayı reddedenler üzerinde baskı ve şiddetin ucunu da göstermeye başlamıştır. Gergedanlaşmayı reddedenlerin bir gün başı yarılmakta, ertesi gün başkasının gözü çıkarılmakta… Gergedanların masum ve mağduriyetleri sindirme ve yıldırmaya dönüşmüştür. Kasabada gergedanlaşmayı reddeden üç kişi kalır… Botard,  Berenger ve  sevgilisi Daisiy… Botard gergedanlaşmaya karşı daha militan bir tiptir ama direniş gücünün zayıflamasını görmesiyle “gergedanlaşmaktan başka çare kalmamıştır” diyerek teslim olacaktır. Berenger ve Daisiy ölüm tehditleri karşısında direnirler ancak Daisiy de Gergedanlaşmakla ölüm arasındaki seçenekten gergedanlaşmayı işaretler…Daisy için doğru bir şıktır. Berengerin de kendisi gibi “Gergedanlaşmak” doğru şıkkını işaretlemesi için Daisy’nin ısrarlı çabası sonuç vermeyecektir ve Berengerin” insanım, insan kalacağım” restiyle son bulacaktır. Daisiy de gergedanlaşmış, Berenger direnişte tek başına kalmıştır. Tahmin edileceği gibi Berengerin direnişi gergedanlar tarafından Beringerin öldürülmesiyle sonuçlanır ve artık kasaba tamamıyla gergedanların hakimiyetine girmiştir.

“Duymamıştım bu öyküyü” dedi.

Lafı nereye getireceğini biliyorum. Berenger mi olmak istiyorsun. Sanki Berengeri kutsar gibi bir ruh halin var.

“Belki” dedim. En son çare… Ancak bizim çaremiz bitmiş değil ki…Berengeri kutsamıyorum, tersine meseleyi eksik düşündüğünü ve gereğini yapmadığını düşünüyorum.

“Seni anlamıyorum” dedi. Adam sonuna kadar direnmiş, teslim olmamış, sonunda öldürülmüş. Daha ne yapsın ?...

“işte mesele de bu ya…”. Devrimciler ne ölümü kutsarlar, ne de ölmeyi… Ölüm kaçınılmaz ise nasıl ölüneceğini de en iyisini onlar bilir. Dünün bugüne ne taşıdığını, rüzgârın nereden estiğini sıradan insanın sezmesini, görmesini elbette bekleyemezsin ama devrimcileri farklı kılan, sokaktaki günlük yaşamını idame ettirmekten başka dertleri olmayan, daha doğrusu onları kendi hayatları konusunda düşünmeye fırsat bırakmayan sistemin örgütlü gücüne karşı, hayatları ellerinden alınan bu insanların gözlerini açmaktır. Sistemin örgütlü ve yok edici gücüne karşı kendi örgütlü ve yaratıcı güçlerini yaratmaları konusunda uyarmak, destek vermektir. Berengerin tek başına ölümü seçmekle yapması gerekenleri yaptığı sonucuna mı varılacaktır. Ancak kitlelerin örgütlü gücünün gergedanlaşmayı önleyeceği bilincine sahip olsaydı tek başına ölmeyi seçmek yerine örgütlü gücün direnişini ve yaratıcılığını seçerdi ve gergedanların insan soyunun tüketilmesine fırsat verme yerine gergedanların soyunun kurutulmasının yolunu gösterirdi.

Şimdi bulunduğumuz noktada bile Berengerin çok gerisinde olduğumuzu saklayıp gizleyelim mi?. Bir hakkın teslimini ve bir yanlışın tespitini yapmayı sanırım en çok Berengerler  isterler ve bu onların hakkı…Berenger gergedanlaşmaktansa insan olarak kalmayı seçmiştir ve bu yiğitçe direnişinin kendisinin ölümüne sebep olacağını bilir. Ama bireysel yiğitlikler, içinde barındırabileceği yanlışların, zafiyetlerin üstünü kapatan örtü olmamalıdır. Bir şey daha: Devrimciler inisiyatif adamlarıdır ve yaratıcılıkları da buradan gelir. Ansızın gelişen olaylar karşısında iradeleriyle davranırlar ve inisiyatiflerini koyarlar. Ancak kullanılan inisiyatif asla kişisel değildir ve devrimci hareketin bütününün kazanımına hizmet eder. Hatta inancım odur ki an ve durumun gerektirdiği şartlarda atılgan ve gözü pek olmanın kaçınılmaz kıldığı hallerde geri durmak, başını öte yana çevirmek bir devrimcinin tavrı olamaz. Böylesi durumlarda kişisel gözü pekliğin, atılganlığın, inisiyatif koymanın “ oblomovcular” tarafından “maceracılıkla” suçlanıldığına da tanık olunmuştur. Böylelerine devrimci demeye de dilim varmaz. Kastettiğim şey devrimcilerin varlık nedenleri geleceğin mutlu insanını yaratmaktır, bunun önündeki engellerin nasıl kaldırılacağının yolunu açmak, göstermektir. Bu hem bir insanlık sorunu hem de bir vicdan meselesidir. Bilginizi, birikiminizi insanların insanca yaşayabileceği yarınlara özgülemezseniz bu değil devrimci olma sıfatına layık olmayı insan olma sıfatına bile ne kadar layık olduğunuz çok tartışmalıdır.“İnsan olarak doğdum, insan olarak kalacağım, ölümüm pahsına”… Bu direniş ruhunu selamlayalım ve kutsayalım  Böylesine bir irade ve inanç önünde elbette şapka çıkaralım ama insan olarak doğup da insanlıktan çıkartılanlara gösterecek bir yolunuz olması gerekmez mi?. Berengerin yapması gereken gergedanlaşmaya karşı kitlesel örgütlenmenin, direnişin bilincini taşımasıdır. Benim inancım insanlığın Berengerlere mutlak ihtiyaçlarının olduğudur. Ancak Berengerin de kişisel direnişi toplumsal direnişe çevirme bilincine ihtiyacı vardır. Dahası, yaşamını çevreleyen atmosferin, içinde yaşadığı siyasal sistemin ancak gergedanlar yaratarak ayakta kalabileceğini, eşikteki tehlike olduğunu, şayet bu sistem yok edilmezse sistemin insanlığı gergedanlaştırarak yok edeceği bilincine ihtiyacı vardır. Bence Berenger sistemin görünen aldatıcı yüzüne inandı, onun açısından sistem olağandı ve bu sistemin eline geçirdiği ilk fırsatta insanları gergedanlaştıracağı, artık sistemin gelinen noktada bundan başka çaresinin de kalmadığı bilincine sahip değildi. Gergedanlarla tek başına kaldığında da onurlu bir seçeneği işaretleyip ölümünü hazırladı. Yani Berengerin kültürel kodları yaratıcı devrimci bilincin üstünü örttü ve kapattı. İçinde yaşadığı ve yaşam biçimi haline getirdiği kapitalizmin bireycilik kültürü, sinsi bir kurt gibi işgal etti beynini, gözlerini görmez etti. Gelinen noktada kapitalizmin egemen kültürü budur ve yaşamını bu kültürel kodlar çemberine hapseden insan sistemin makul ve makbul insanıdır.  Şimdi senin benim hakkındaki düşüncelerini de ben böyle okuyorum ve sana haksızlık yaptığımı da düşünmüyorum. Mesleğim benim kişiliğim değil ki, hayatımı kazanma aracım. Işıltılı bir yaşam… Belki… Bunu bir ışıltı olarak gören kim”… Kişisel zavallılığını şaşalarla, gösterişlerle, böbürlenmelerle örtmeye çalışan içi boşaltılmış çuvala benzeyen zavallılar… Kapitalizmin uygarlığı buraya kadar ve dahası da yok…  Sistemin değer yargılarından herhangi birisini bir kez kabullenmeye başladın mı, gergedanlaşmana ramak kaldı demektir… Eee, ne diyelim, Allah kurtarsın…. 

Sence de bugünün uygarlığının temsilcileri de insanları önce bireycileştirerek teker teker gergedanlaştıranlar değil midir? Berenger tek başına direnmeyi seçti diye övgüler dizecek değilim. Tersine, Berengeri tek başına direnmeye zorlayarak gergedanlara yem edenler de aynı kahramanlık menkıbesi ile kitlesel örgütlenmenin üstünü çizerek yiğitliği, özverisi tartışmasız namuslu insanları sonu ölümle biten kişisel kahramanlık açmazına sürükleyenlerdir. Onlar mı çok cingöz, bizler mi bu kadar safız?. 

 
Sanatsal Yazılar