Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Küsmelerin Müzmin Tarihi-16

Yaz ikindisinde çiselemeye başlayan yağmur boğucu sıcaklara bir serinlik kattı. Bunalan, oflayan puflayan, nefes almakta zorluk çeken parkın ahalisi, çisentinin sağanağa dönüşmesiyle parkın çay bahçesinin şemsiyelerine sığınmaya başladılar. Neredeyse ortalıkta kimsecikler kalmadı. Sağanak öyle bir indiriyor ki kısa sürede toprak göllenmeye başladı. Yoldan geçenler sağanak yağmurda ıslanmamak için şemsiyelerin altında kendilerine bir korunak arıyorlar. Toprak, bir fırsat arıyormuşçasına gizlisindeki hazinesini ortalığa seriverdi… Yağmur damlalarına kokusunu katıyor. Parkın müdavimleri toprak kokusunu içlerine çekiyorlar.

Şu adam… Alışılmışın ötesinde kaygısızlığıyla, sanki koca parkta kendisinden başka kimsecikler yokmuşçasına, sanki yağan yağmur kendisini ıslatmıyormuşçasına, falezlerden aşağı uzattığı ayağını çekmeden ve bedeninin hiçbir organını hareket ettirmeden buda heykeli gibi hareketsiz oturuyor. Adam hakkında şemsiye altı dedikodular öylesine hızlı yayılıyor ki, alaycı üsluplardaki kimi argolar yerini “vah zavallı adamcağız”  acıma belirtilerine bırakıyor.  Bir yandan adamın kendisiyle dalga geçilmesine sessiz kalması, diğer yandan şemsiye altı sakinlerinin eğlenceliklerini pek sevmiş şımarıklıkları sinirlerimi iyiden iyiye bozmaya başladı. Epey bir süre bana doğru bakması için dikkatini çekmeye uğraştım. Bulunduğu yere küçük taş toprak- parçaları atıyorum, dikkatini çekmeye çalışıyorum… Ne yapsam nafile, adam yerinden kımıldamıyor. Kalkıp yanına gittim, omzuna dokundum. İğne batırılmış gibi irkildi, “ özür dilerim geldiğiniz görmedim”. Saçlarından yüzüne doğru inen damlalarını avuç içiyle silerek  “vaktiniz varsa size bir çay ısmarlayayım” dedi. Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilemedim. “ Galiba aklıyla sorunu var”… Yüz çizgilerinden yetmişli yaşlarda olduğunu gösteren bir ben-adem…

“Yağmur yağıyor, üşüyüp hasta olacaksınız. Buyurun kalkın içeri geçelim, orada ısmarlayın, ya da ben size ısmarlayayım”…

 

“Şuraya bakar mısınız?”…  Eliyle işaret ettiği yöne bakıyorum, sık çalılıklar, patika yolda geçiş kordonu oluşturmuş sarmaşıklar, iri yapraklı zambaklar arasında neyi görmem gerektiğini göremedim, neye bakmamı istediğini de anlamadım. Bana fırsat bırakmadan “ çok güzel değil mi” dedi. Neyin çok güzel olduğunu anlamışım gibi “ evet, yaa, çok güzel” dedim. Elimden tuttu, yan yoldan aşağı doğru ağaçlıklara doğru ilerliyoruz. Yağmura, ıslanmışlığına hiç aldırmıyor ama ben üşümeye başladım bile. Belli ki inatçı biri, onu öfkelendirmeden bir an önce korunacak bir yere götürmek için itiraz etmiyorum. Hayatının en ilgi çekici bir manzarasını seyreder gibi gözünü kırpmadan ağaçların yapraklarına bakıyor.  Çok güzel olduğunu bana tasdik ettiriyor. Neyin çok güzel olduğunu anlamadan “ evet, çok güzel” diyorum. “Ben arınmayı onlardan öğrendim” diyor. Eliyle, sanki incinecekmiş gibi, dokunursa dalından kopacakmış gibi, sanki kendisine küsecek ve bir daha yüz vermeyecekmiş gibi öyle özenli, öyle saygılı, nazik ve zarifçe bir zambak yaprağına dokunuyor.  “Bu diyor görsel bir şölen, varsın yağmur ıslatsın, ancak bu anlarda izlenebilir. Zaten bu manzaranın sıcaklığına bir kendinizi kaptırdınız mı ne ıslandığınızı ne de üşüdüğünüzü hissedersiniz”. Jeton ancak düşüyor bende. Yağmur sularının zambak yapraklarından akışını, süzülüşünü izliyor. Kafasını çevirip yağmurun görüş mesafesine giren bitkilerin, ağaçların yapraklarından süzülüşünü yüksek bir tepeden bir ovaya bakar gibi, hiçbir ağacın, hiçbir bitkinin gövdesiyle yaprağıyla yağmurla bütünleşmesinin hiçbir hareketini kaçırmamak için oldukça dikkatli, özenle izliyor. Eliyle dokunuyor, okşuyor yaprakları. Daha çoğunu ve yağmurun toprakla, ağaçlarla dansının her figürünü gözleri ışıldayarak, dudağından eksik etmediği gülümsemesiyle izliyor. Bu bir düş onun için, uyanmak istemediği bir düş. Farkındayım, ara sıra tek tük konuştuğum sözcükleri duymuyor bile. Tepkim saygıya dönüşüyor. O, yavaş yavaş ilerledikçe ben peşinden gidiyorum. Mümkün olsa bütün ağaçlara, çiçeklere yapraklara tek tek merhaba deyip elini sıkacak, hal hatır soracak. Sık ağaçlıklar arasından ilerlerken dokunduğumuz dalların biriktirdiği yağmurun altında sırılsıklam ıslanmışlığımıza artık ben de aldırmıyorum. Yağmur kesildi. Yüksekçe bir taşın üstüne çıkıp görüş alanımızı genişletiyoruz. Hayranlıkla, sevecenlikle görüş alanımızdaki ağaçları, bitkileri, çiçekleri, az ötemizde uzayıp giden, pürüzsüz bir mendil gibi yayılan mavi suları seyrediyor. Sanki incinecekmiş gibi toprağa saygıyla basıyor. Küçük adımlarla, acelesi olmayan insanın aldırmazlığı ile ve sanki sürekliliğini inanıp da beklenmedik bir anda kesiliveren orkestranın melodisinin kulakta değil ama gözlerde hissedilen melodinin kesilmesinin verdiği “ ne yapalım bu kadarmış” kanaatkârlığı ile yavaş yavaş cennetimizi terk ediyoruz. Kahveye gelmek istemedi. Üşüdüğünü hissediyorum. Ben de üşümeye başladım. “Kabul ederseniz biraz ileride bürom var, ev yani”… Gülümsüyor. Bir taksi çevirip büroya geliyoruz. Benim giysilerimden bir şeyler çıkarıyorum, banyoyu gösteriyorum, “ üstünüzü değişin”… Bana bol gelen, uzun gelen giysiler onun üzerinde ekleme gibi duruyor. Pantolon dizkapaklarında, gömlek sırtında gerilmiş, kolları dirseklerde… Gülüyorum… “ Aynaya bakmak ister misin”?. Mahcup, gülümsüyor. Acele çay yapıyorum. Kahvaltılık bir şeyler çıkarıyorum. Tedirginliği gitti. Büroyu gezdiriyorum. Salonda Denizin portresini görüyor. Şaşırıyor. Bir avukatın bürosunda Deniz Gezmiş portresinin ulu orta yere konmasına pek akıl erdiremiyor. Portreyi dokunmak için izin istiyor. “ Rahat olun lütfen” diyorum. Portrenin altındaki dörtlüğü okuyor birkaç kez.

“Demem o ki

Kıyametten önce vardık biz

Kıyamet günü de buradayız

Asilik bulaşmış kanımıza

Uslanmayız”.

“Şiirle portre ne kadar yakışmış birbirlerine. Böyle bir dörtlük ancak Denize yaraşır. Yazan da portre de inanmış insanlar”.

Özenle portreyi yerine koyuyor. Kahve yapmaya mutfağa gittim. Salon kapısı açık, mutfaktan salon görünüyor. Kahvelerimizi getirdim. Portrenin önünde Denizi izliyor. İçeri girdiğimin farkında değil. Dalgın, uzaklarda bir yerde… “Buyurun” sesimle irkildi. “Çok naziksiniz” dedi, “Teşekkür ederim”. Birden ağzımdan çıkıverdi, geri alamadım “Lütfen rahat olun, saray aristokratları gibi her davranışınızı, ağzınızdan çıkan her sözü milimetrik cetvelle ölçmek sıkıntısından kurtarın kendinizi”… İlk kez kahkahayla güldü, “ hep böyle sözünüzle davranışınızla kural dışımısınızdır”.  “Özür dilerim” dedim, amacım sizi incitmek değildi. Yeniden bir kahkaha daha koyuverdi. “Yok dedim, pek öyle biri değilim, ama olmak isterdim”.

“İnsan davranışları kişiliğinin yansımasıdır” dedi. Sizi parktaki davranışınızdan itibaren izliyorum. Parkta benim yağmurda ıslanmam kimsenin umurunda değilken, hatta beni alay konusu yaptıkları halde yanıma geldiniz, benimle siz de ıslandığınız. Beni o halde gören birisinin mutlak ilk yargısı aklıyla zoru olan delinin birisidir. Siz bunun dışında kaldınız, yanıma geldiniz, beni büronuza davet ettiniz. Kendi giysilerinizi verdiniz. Daha önemlisi, avukat olmanıza karşın Denizin portresini uluorta, herkesin göreceği bir yere asmışsınız. Bu sizin hakkınızda bu hükme varmam için yeterli değil mi”?. Söyleyecek bir şey bulamadım, teşekkür etmekle yetindim.

Birkaç saattir beraberiz ama sakıncası yoksa adınızı öğrenebilir miyim?

Adımı söylüyorum. Bakışlarındaki dikkat daha bir artıyor. Sizi gıyaben tanıyorum diyor. Eş dost sohbetlerinde adınız geçerdi. “Peki diyorum sizin adınızı da ben öğrenebilir miyim?. Adını söylüyor. Şahıs olarak hiç tanımadığım kişinin bu isim öyle aklımdaki. Yıllardır bildiğim bir isim.

“Abi, hoş geldin”

Ayağa kalkıyor, kucaklaşıyoruz.

“Denizin portresine yazılan şiirdeki ismi tanıyıp tanımadığını soracaktım,  usulüme gelmedi.

“Abi giriş kapısında avukat levhasında adım var, ama galiba görmediniz.”

Sohbet koyulaştı. Ben o döneme ilişkin merak duyduğum konular üzerinde sohbeti yoğunlaştırıyorum. Abimin anlatımları uzadıkça yüzü geriliyor, sesinin tonu değişiyor. Konuyu değiştirmeye çalışıyorum. Yüzüme bakıp gülümsüyor. “Bizler mitolojik bir travma yaşıyoruz. Orda olmak istiyorum, kafamla, beynimle ordayım. Gözlerimi açtığımda sanki hayat beni zaman tüneline sokarak asla bir saniyesine bile tahammül edemediğim insanlarının, doğasının, değer yargılarının çürüdüğü, çoraklaştığı bir çöle salıvermiş gibi hissediyorum kendimi. Sokaklar o sokak değil, akşamsefaları da küsmüşler, kokularını salıvermiyorlar. Caddeler uyuşuk, meydanlar vurdumduymaz. Arkadaşlar vefasız. Gökyüzünün eski rengi bile yok. Şehre ağan bulutların arasından süzülen kartalları görmeyeli öyle çok zaman oldu ki. Geriye ağaçların, çiçeklerin yapraklarından süzülen yağmurları izlemek kaldı. Ancak böyle anlarda kendi ülkeme, kendi insanlarıma yolculuk edebiliyorum. Onların orda olduğunu biliyorum.

“Deniz yakın arkadaşımdı, yaralandığımda… Gerisini getiremiyor, gözleri doluyor.

Ben yapraklardaki yağmurun süzülüşünde önce gece yazdığımız yazıların gündüz polis tarafından silindiğini, sonra da gündüz yazdığımız yazıların gece polis tarafından silindiğini görürüm. Uyanmak istemediğim düş bu.

Sohbeti şamataya getiriyorum. Abi diyorum düşüne bir kare daha eklesene ya, bir gün polis duvarlara yazdığımız yazıyı silme cesaretini asla kendinde bulamayacak. Birbirimize tarif edilmez bir abi kardeş sıcaklığı ile baka kalıyoruz….

 
Sanatsal Yazılar