Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Küsmelerin Müzmin Tarihi-17

“Sen benim kim olduğumu biliyor musun” efelenmesine karşı “kim olduğunu bilmiyorum ama hiçbir şeye de benzetemiyorum” aforizmasını savurduğu gün o cenahla aram bir daha düzelmedi. O cenahtan her kim ki yolumun üstüne çıktı, gerçekten de onları hiçbir şeye benzetemedim. Adama benzemiyorlardı çünkü simalarında nur, gözlerinde zekâ pırıltısı yoktu. Kuşa da benzemiyorlardı, kanatlarında ruh, ufuklarında sonsuzluk yoktu. Bitki, ağaç, dal, çiçek, böcek… I-ııhhh… Yaprakları yağmur tutmayan bir ağaç, yorguna gölgesi olmayan bir dal da neyin nesiydi… Varlığı ile yokluğu neyi değiştirirdi ki… Bir çiçek… Yeşili olur, çiçekleri olur, kokusu olur… Akşam sefalarını düşün bir, daha sokağın başına varır varmaz seni o büyüleyici kokusuna davet edişindeki zarafeti, inceliği düşün… Bu kokuyu bırakıp da kim evin odasına atmak ister ki kendini… Ağustos böceklerine ne dersin… Yaz akşamlarının sokak şarkıcıları… Bunlar ellerinden gelse ve imkânları dâhilinde olsa ağustos böceklerinin tünediği bütün ağaçları bir gecede kıtır kıtır doğarlar, hemen yerlerine ibadethaneler inşa ederek velinimetlerinden okkalı bir aferin alır, sırtlarını sıvazlatırlar,  avm’ler kurar, göğü delen gökdelenler, müşterileri kuyruklarda bekleyen rezidanslar kurar, akredite edilmiş iş adamı sınıfında yerini alır, iş gezilerinde muktedirlerinin yanı başında gerdan kırarlardı.

Ya geceyi bölen kurbağa sesleri… Şu uykularını beş paralık eden çirkin yaratıklar!… Kurbağaların vırrakladığı dereler derhal doldurulmalı, sesleri de kesilmelidir… Neye benziyordu ki bunlar?

 

 “Tamam, tilki” dedim, bir gülümsemedir tuttu,  vazgeçtim. Bu hayvanın suçu neydi ki hakaret ediyordum…  Analoji kurmadaki bütün ustalığımı kullanmama karşın, eşleştireceğim bir örnekleme bulamadım. Hangi kılıkta, hangi sıfatta, hangi statüde karşıma çıksa bir bakışta ciğerinden tanır,  esamisini okurdum. Kızardım da kendi kendime, hatta kendimde mi bir sorun olduğuna dair kuşkuya düşer, her sokak başında, her cadde köşesinde bunlarla karşılaşmanın da pek olağan olmadığı kuşkusuna kapılırdım. Düşünsenize, güneşin yer yüzünü selamladığı pırıl pırıl bir yaz sabahında  pek nadir de olsa gülümseyerek sokağa adım atar atmaz bu hacıyatmazlar sanki yolumu bekliyormuşçasına sırıtkan, arsız bir suratla karşıma  çıkıvermezler mi?... Bunlar her meslekten, her boydan, her türden misli misline çokturlar, üst üste yığılmış bok çuvalları gibi… Kravatlısından şalvarlısına, takkelisinden jöleli saçlılarına, kadınından erkeğine… En çekilmezleri, en ikiyüzlüleri de “sol geleneği” fırsatçılığın sofrasında ranta çevirenler, sınıf düşmanlarının safında gerdan kıranlardı. Öyle mide bulandırıcıydılar ki hiçbir eczanede bunlardan daha keskin kusma ilacı bulunamazdı. “Sana ne lan” dedim ama valla dert edinmede de üstüme yoktur hani… Lan oğlum, sabah çıkmışsın evden, hava sıcacık, pırıl pırıl, hem sıcaklarda böbreklerin de sorun yaratmıyor. At kendini deniz kenarına, at bacak bacak üstüne, buharı üstünde bir çay… Tellendir sigaranı, alemin dert babası mısın?... Ne gezer… Dedim ya kendime dert yaratmada üstüme yoktur diye.

Tanrım, bu bir gülümseme mi, bir sırıtma mı, yoksa adını bilmediğim, tarifi de mümkün olmayan bir ucube mi?... Annesinin özene bezene saçlarını ördüğü, cicili-bicili, eteği diz üstünde olan, yaşı ancak ilkokul öğrencisi kadar gösteren o belikli sarışın kız çocuğunun, göz altından parçalayıcı bir iştahla içine düşerken,  aynı anda gözlerimin içine bakarak kuşkusuz ne denli haklı olduğu riyakarlığına benden destek göreceğinden emin, çektiği “ lahavleye” , gözlerimi bu eciş-bücüş yaratığın gözlerine dikerek “siktir git şuradan” demekle yetindim. Yüzümün kızardığını hissettim, vücudumu ateş bastı. Tedirgin olan kız çocuğuna gülümsedim, “günaydın” dedim. Çocuk selamıma başıyla, gülümseyerek cevap verdi.

Adettendi her sabah gazetelere göz atmam. “Vaka-i adliye” haberleri yön değiştirmişti. O, kız yüzünden kavga edip kodesi boylayan “ delikanlı” haberlerine bayılır, gülmekten kırılırdım. O sevimli haberleri ara ki bulasın… Kadın cinayetleri son on yılda yüzde bin iki yüz artmıştı. “Aile meclisi kararıyla kardeşine öldürtülerek cesedi nehre atılan on altı yaşındaki Ayşe”nin haberini, boşanmak istediği eşinin bilmem kaç bıçak darbesine maruz kalan Fatma’nın haberi izliyordu. Bir gazete sayfasının tamamı kadın cinayetlerine ayrılmıştı. Gerçi bilmediği bir konu değildi ama yine de çareyi benzer haberlerden gözünü kaçırmakta buldu. Sayfanın kenar başlığında Cennetten arsa pazarlayan tarikat şeyhi güldürdü beni. Arsayı alanın statüsüne ve kimliğine ise bir türlü inanamadım. ..”Vay be” demekle yetindim… Hızla çevirdim rüzgârın iki de bir dağıttığı sayfaları. Nitelikli İŞİD cinayetleri… Türkiye’den şehir adları belirtilerek bu şehirlerin merkezlerinden, kasabalarından, köylerinden aileleriyle birlikte İŞİD’e katılmak için Suriye’ye gidenler… Yabancı basının Türkiye’nin İŞİD’i desteklediğine ilişkin ayan beyan haberleri. Siyasi iktidarın “ namussuzlar, alçaklar” feveranı… Obama’nın üçüncü sınıf figüran görünümlü fotoğrafının altında “ABD’nin İŞİD’ i havadan bombaladığı” haberleri… “Bu adamlar işini biliyor, birinci sınıf bir gösteri” dedim. Sokak tiyatrosu, seyirci alkışlıyor nasıl olsa”… “İyi seyirler”… “Umarım bu oyunun bedelinin hayatınıza mal olacak bir rulet olduğunu anlarsınız, iş işten geçmeden”… İŞİD, İŞİD, İŞİD… Yazılı ve görsel basında, sokakta, kenar mahalle kahve sohbetlerinde İŞİD… Kahve sakinlerinden kalem erbaplarına kadar herkesin uzmanlık alanı “Müslümanlığın bu olmadığı”…  “Bunlar Müslüman değil”… Ne gündemlerinde başka bir konu vardı, ne lisanlarında başka bir söz… Geçim derdi, işsizlik, on ikisinde uyuşturucu batağına sürüklenen oğulları da, on dördünde fuhşa itilen kızları da bu meyanda söz konusu olamazdı… Yaşamlarının bir kutsallıkları da yoktu, kutsiyete değer bir yanları da… Bir an daldım, beynim allak-bullak… Nazımın “bir kez bir dert dinleyen düşmesin önlerine, akan suları çevirir, dağları yırtar ayırır” dediği bu insanlar mıydı?  “Nazım ne kadar da iyimser, ben neden bu kadar kötümserim”… “Karamsarlığımız, bizim küçük burjuva yanlarımız” mıydı? İşte asıl mesele de bu değil mi?.  Ne sanıyorsun, bütün sorun devrimcilerin iktidarı ele geçirmesiyle biteceğini mi?..İnsanlığın yeminli düşmanlarının iktidarına son vermek bu meselenin çözümünden daha karmaşık, daha zor, daha tahammül ve sabır isteyen bir iş değil ki… Karamsarlığa, karamsar olmaya hakkın yok.  Bir devrimcinin görebileceği en güzel rüya, uyanmak istemediği en büyülü düş,sokaklarında şarkı söyleyen, güneşin doğuşundan ayrı bir zevk alan, batışından ayrı bir haz duyan, dereleri berrak, denizleri maviş, gökyüzü pırıl pırıl bir dünyada  mutlu insanlar yaratmak değil mi?. Şu insanların yüzlerine bir bak… Gergin, sinirli… Burnundan kıl aldırmıyorlar… Gökyüzü gri, denizler bulanık. Nehirler, dereler ardı arkasına kuruyor… Uğraşman gerekenin bu dünya,  bu insanlar olduğunu kabullen, yoksa uzaydan yeni bir dünya ve başka bir insan türü ithal edilmeyecek… Sistemin tükettiği her şeyi insanda ve doğada yeniden üretmek değil de başka nedir devrimci olmak… Sen değil miydin sınıf mücadelesinin asıl zor yanının yeni ve mutlu insan yaratmak olduğunu söyleyen… Laboratuarlarında imal ettikleri İŞİD canavarıyla gündem belirleyip kitleleri hedefe kilitleyecek kadar da başarılı olan sistemin uzmanları mı çok kurnaz, sansasyon bombalarıyla uyuşturdukları insanların uykuları mı çok derin, kestiremedim. “Din, tarihin hangi döneminde bundan farklı olmuştu ki… Hıristiyanlık ya da Müslümanlık… Tek tanrılı ya da çok tanrılı dinler… Söylenceler… Hurafeler… Tanrılara kurban edilen, sunaklara kanları akıtılan insanlar… Aklın egemenliğinin üzerine şal örtülürse uyuşturucunun dumanı da beyni esir alır” dedim. Kelli felli yöneticilerin toplumu dinselleştirmek için köşe bucak kuran kursları açmaları, okulları imam hatibe çevirmeleri nasıl açıklanabilir ki başka türlü... Yan masadan gazeteye göz ucuyla bakan mavi tulumlu, muhtemelen gazete okuduğu pastane çalışanının “ meteoroloji uyardı, yağmur var, havayı temizler” homurdanmasının “ oh be” dedirten serinletici havasıyla kendime geldim… “Bizi de temizler mi” dedim, garson güldü. “Ağabey, yağmur yetmez şöyle kıyağından bir fırtına lazım” dedi…  

Ekonomi… İş dünyası… ABD Merkez bankası FED’in bono alımlarını azaltacağı, doların yükseliş eğilimleri… Makro ekonomi alavere dalavereleri… Bankalar, borsalar… Jitem’in cinayetleri, cezaevinden tahliyede alıp götürülenlerin kemiklerinin kuyularda bulunuşu… Tanık beyanlarına göre o dönem cinayetlerin filen içinde olan bir rütbelinin sözüm ona “ilerici medya”daki kahramanlık öyküleri, bir başka uçtan “ilerici kitlenin” sisteme eklemlenme çabaları… Aklıma Yozgat cezaevinden tahliyemde cezaevi kapısında tahliye olmamı bekleyen 12 Eylül işkencelerinin malum“Dal grubu” mensuplarının, tesadüfen o gün nöbetçi olan alevi kökenli bir gardiyana beni kendilerine teslim etme istekleri, gardiyanın bilerek tahliye tarihimin bir hafta sonra olacağı ve beni can hıraş o gün gece yarısı cezaevinden tahliye ettirişi…  Benim cesedimi hangi kuyuya atacaklardı acaba… Teşekkürler gardiyan Salim…   

Haberlerin devamında devrimcilerin uyuşturucu çetelerine karşı canını dişine takmış mücadeleleri… Çeteler üç devrimciyi kurşunlayıp öldürmüşler. Bir kıstırılmışlık histerisi içimi bunalttı yeniden… Kendi kendimi teskin etmeye çalıştım, bir bardak su istedim. Oysa sınıf mücadelesinin kaçınılmazdı bu. Acımasız, korkunç… “Bu çeteler asla arkalarında malum destek olmadan, bir yerlerden güvence almadan devrimcilerin karşısına çıkamazlar”.  Gazeteyi katlayıp masanın üstüne bıraktım.

“Akrep yapmaz insanın insana yaptığını” derler ya, uzmanlaşmış iç karartıcılar da benim kendime yaptığımı yapmada benim kadar asla usta olamazlar.  Güzelim bir günü daha sabahın ilk saatlerinde onarılmayacak derecede berbat ettim, Sanki dağ devrildi de ben altında kaldım. Oysa şu güzel Eylül akşamına yaraşır şeyler yazmak varken, ben mi beceriksizim, kalemim mi haddini bilmiyor, kestiremedim. Küstüm kendi kendime…

Can Yücel ODTÜ de bir konferansında iki saat boyunca çıt çıkarmadan dinleyen dinleyicilere konuşmasının bitiminde, sansürsüz bir söyleyişle “umarım kafanızı (şey etmedim!...)” deyince, salon gülmekten kırılıp geçmişti. Keşke okuru güldürebilme yeteneğim olsaydı, affola…

O, bunları aynen böyle anlattı bize. Biz de, bize anlatılan hikâyesinin noktasına virgülüne dokunmadan naklettik size.

 
Sanatsal Yazılar