Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Kahramanlar Geçidi

Şayet benim gibi sokaklarını yalnızca ay ışığının, evlerini ölgün, sarı ışıklı gaz lambalarından başka aydınlatacak ışıklı cisimlerin bilinmediği bir köyde doğup büyümüşseniz beyninize kazınan ilk kahramanlarınız sürüde yarım ay boynuzlu koç, sığırda boynu mavi boncuklu, boynuzu muskalı, ala benekli tosundur. Her ikisi de etrafında çizdiği dairede başını yarı döndürüp ön ayağı ile toprağı eşelemeye başlayınca sürünün ya da sığırın aklı başından gider, bir alay dolusu yaratık onların da kendileri gibi bir baş dört ayaktan ibaret olduklarına bakmaksızın başlarını birbirlerinin kıçına sokarak başlarlar kaçışmaya… İşte, kahramanınız bir kez daha rüştünü ispat etmiştir, bütün meydan onlarındır… Sadece benim değil, bütün yeryüzünün eşsiz kahramanlarıdırlar artık. Çocuk dünyamda kahramanların sadece kara toprak üstünde var olduklarına iman etmek üzere iken gökyüzünden bir şimşek gibi dalıp civcivleri pençelerine doladıkları gibi aynı hızla, neredeyse doksan derecelik bir dikeylikle gökyüzüne fırladığına şaşkınlıkla tanık olduğunuzda kahramanlarınızın mekânları da genişler. “Haa dersiniz, gökyüzünün de kahramanları varmış”… Gökyüzünün kahramanları genellikle yağmur bulutlarının köyün üstüne akıştığı, gündüzün griye boyandığı anlarda ortaya çıkarlardı… Bizim oralara her mevsim yağmur yağmaz, hele yazın hiç dersem yeridir. Yağmuru davet etmek için köyün hocasının Cuma namazı çıkışlarında bizim Arifgazi tepesinde yağmur duasına çıkılacağını kısık sesiyle ve çok önemli bir şeyler söyleyecekmiş gibi kuruntuyla ilan etmesini hiç kaçırmaz, hemen Arifgazi tepesinin yolunu tutardım… Öyle ya onca okunan ayet, onca yapılan dua boşa gidecek değildi ya, yağmur bulutları ansızın köyü saracak ve benim kahramanlarım pençelerine doladığı civciv yavrularıyla göğü yararcasına gökyüzünün derinliklerinde kaybolacaklar, ben de hayranlıkla onları izleyecektim. Duaların yeterince etkili, ayetlerin alışılagelmişliğinden midir nedir, bilemem ama dua sonrası beklediğim yağmurun yağmamasını onca zahmetle, ter içinde nefesimiz kesilerek tırmandığımız Arifgazi tepesinde huşu içinde okuduğumuz duaların tanrıya geç ulaştığını düşünür, emanet yerini bulur bulmaz yağmur bulutlarının köyü ablukaya alacağına ilişkin inancımdan zerre kuşku duymazdım. 

Bizim oralara genellikle yazın yağmur yağmaz, hasatın son günlerine doğru akşamüzeri kızaran günbatımını iç karartıcı perdeler gibi örten bulutlardan tek tük damlalar düşmeye başlardı. Hadi ikindiüstü olsa neyse ama gece karanlığında kahramanlarımı göremezdim ki… Olsun, tanrının mutlak bir bildiği vardı ve işine de karışılmazdı, yarın hem de öğle vakti bu bulutlar yine bizim köyün üzerinde olurdu. O yılın yaz ayında kapkara bulutlar iniverdi… İşte kahramanlarım kamikaze dalışlarını yapıyorlar… Önlerinde iki takla güvercin… Birazdan ikisi de kahramanlarımın kahredici pençelerinde olacaklar… Gözümü kırpmadan kahramanlarımın iki yumruk büyüklüğündeki güvercinleri önüne katıp kovalayışlarını izliyorum… Akbabalar da güvercinler de tepemize kadar alçalıp yükseliyorlar. Kahramanım güvercinlere yan cepheden saldırıp önünü kesmeye çalışırken güvercinler başka bir hareket geliştirip atakları boşa çıkarıyor. Güvercinler alçalıyorlar, yükseliyorlar, ayrılıyorlar, tekrar birleşiyorlar… Canım sıkılmaya başlıyor… İki takla güvercin kahramanlarımı madara ettiler, resmen dalga geçtiler, alaya aldılar.… Tereddütsüz iman ettiğim o keskin pençeler yorgunluktan kanatların altına sığınıp kaçarcasına uzaklaştılar gökyüzünden… İmanımdan şüphem yoktu ama beynim de benimle dalgasını geçti… Her kuşun eti yenmezmiş… Sahi ben hiç kuş eti de yememiştim ki… Dayımın avladığı, etine pilav suyu çoktan ocağa konmuş kekliği el çabukluğu ile niçin salıvermiştim de bir yığın zılgıt yemiştim… Boynuzları yaldızlı koçlar, boğazları muskalı tosunlar rakiplerini ya da tesadüfen rastladıkları ve hiç de kavgaya yüzü olmayan diğer koçları ya da tosunları  linç edercesine perişan etmeseydi acaba benim kahramanlarım olur muydu?... Bu melun düşünce elbette çocukluk çağımı geride bıraktığım, ergenliğe adım attığım yaşlarda üşüştü beynime… Belki de beynim benimle dalgasını geçmek için beklemişti bunca zaman… ilkokulun bitmesiyle ortaokulu okumak için geldiğim kasabada sadece yaşadığım mekanlar değişmekle kalmadı, baştan aşağı her şey değişti… Dilim değişti, daha doğrusu değişmedi ama mecburiyetten“ değişmiş” gibi yaptı. Artık sere serpe, uçsuz bucaksız ovalarda birbiri peşi sıra sıralanan, üstü açılmadık küfürlerim sarp kayalarda yankılanıp geri dönmüyor. Birkaç kez ahalinin “aaa, ne kadar ayıp”ı ile karşılaşınca biraz utanıp yüzüm kızarır ama yine de biz baş başa kalınca Allah ne verdiyse gereğini yapıyoruz. Giderek kahramanlarım değişti. Boynuzları yaldızlı koçlar, boğazları muskalı tosunlar da yok burada. Kahramanlarım akbabaları alaya alan, dalga geçen, nanik yapan,  inatlarıyla düşmanlığımı ve saygımı kazanan, yumruk büyüklüğünde güvercinlere de rastlamadım kasabanın gökyüzünde. Kasaba çocuklarının, gençlerinin kahramanları benim kahramanlarıma hiç benzemiyordu. El kadar kitapların içine sıkıştırılmış, renkli fotoğraflı, üzerlerinde Tommiks, Teksas, Zagor daha bilmem ne yazan, hiç duymadığım garip yaratıklardı. El kadar kitaplara sığanlardan kahraman mı olurmuş… Tuhaftı.. Merak ettim, karmakarışık, eciş bücüş harflerle balon gibi çizilmiş şekilsiz yuvarlakların içinde bir sürü laf ebeliği… Özel tanrı imalatı görünümünde, saçları arkaya taranmış, belindeki kasatura kaması boyunu aşmış bıçkın adamın işi durmadan Kızılderili avlamak… Yahu bunlar ne menem bir kahramandır be, benim  boynuzları yaldızlı  koçum bunlara bir toslasa  valla analarının şeyini gösterir…  Ne yalan söyleyeyim, hırpani kılıklı Kızılderilileri kendime daha yakın buldum… Bu vahşi Kızılderili kabileler masum Amerikalıların kafa derilerini yüzüp ayaklarına çarık yapıyorlardı. “Aaa, bu kadar da olmaz canım” dediğim zamanlar çok oldu ama yine de ne yalan söyleyeyim, işin içinde hep bir bit yeniği olduğunu düşünüp, içten içe Kızılderililerden yana olurdum. Yaşım ilerledikçe ve okuduğum sınıflar yükseldikçe kahramanlar ve katiller konusunda ahalinin aynı şeyi düşünmediğini gördüm. Kızılderili hırpaniliği ile Pazar günleri indikleri kasabada kahvelerine gittiğim köylülerle bir kısım öğretmenlerimin kahramanları, kasaba eşrafının gözünde eşkıya, kasaba eşrafının kahramanları bizim öğretmenlerin gözünde katildi. Hırpani kılıklı köylülerin saygıyla ve övgüyle adlarını andıkları parkalı, botlu soylu delikanlıları eşrafın gözünde bir avuç serseriydi. Ve kadim bir sırra ulaşmak için kim bilir daha ne kadar yol kat etmem, kaç fırın ekmek yemem gerekirdi. Tabi pamuk prenses masallarındaki gibi bir gece ansızın oluvermedi ama beynimin gücümü tüketen, rahatımı kaçıran ısrarı sonucu kadim sır üzerindeki perde aralanıverdi… Benim boynuzları yaldızlı koçum, boğazı muskalı tosunum bir katildi ve etrafına korku salıyordu. Kendileri dışındakilerin yaşam haklarının birer gaspçısıydılar… Civcivleri pençelerine takıp göğü yararak uçan akbabalar civcivlerin birer katiliydi ve onlarla alay edercesine dalga geçen güvercinlere saygım da bundandı. Tommiks, Teksas, Zagor daha bilmem ne Amerikan zirzopları,  Kızılderili bilge halkın birer katiliydi ve soylarını kurutarak bir halkı yok etmişlerdi.

 

Geldik bu güne…

Bu yazıyı yazmama neden olan bir gazete haberiydi…

“Hayvan otlatıyorduk. Gelip babamı aldılar. Beni ifade vermem için çağırdılar, gittim. İçeri girer girmez nereden geldiğini bilmediğim tekme, tokat coplarla sersemledim. Ağzım gözüm kan içindeydi. Kaburga kemiğim kırılmış. Bir delikten aşağı yuvarladılar. Ortalık karanlık, göz gözü görmüyor. Babamı sesinden tanıdım. Bir rütbeli beni sürükleyerek çekti, çırılçıplak soydu, tecavüz ederken babam duymasın diye bağıramadım”…

Meğer benim boynuzları yaldızlı koçun, boynu muskalı tosunun, civcivleri pençesine takıp gökyüzünün derinliklerinde kaybolan akbabanın katillikleri bunların yanında ne kadar masummuş…    

 
Sanatsal Yazılar