Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Ey Uygarlık… Sus Artık…

Gece kuşağı filmlerine bayılırım. Günün yorgunluğu iradem dışında bedenimi bir külçe gibi oturduğum kanepeye mıhlayıp gözümü açacak hal bırakmamışsa, kahpe felek yapacağını yapmış, beni güldüren, eğlendiren gece kuşağı filmlerini izlemekten mahrum bırakmıştır. Uyuyup kalma huyumu iyi bildiğim için bütün önlemimi alır, o gece çay, kahve uyku kaçırıcı ne varsa hepsini boca eder, feleğe meydan okurum. İzlediğim filmlerin mekânsal görsellerinin görkeminde üzerlerine ödünç geçirilmiş endamlarıyla iğreti şık bayanlara, kalıbının adamı olmayan centilmen erkeklere yer yoktur. Köylü amcalar, ağabeyler, ablalar kâh herk tarlasında toprağa gömülü sabanı çekmekte zorlanan bir çift öküzün boyunduruğuna güç verirler, kâh ırgatlık tarlasının dikey yamaçlarında koro halinde şarkılar türküler söyleyerek orak biçerler. Bir kadın diğerinin alnında biriken terleri koluyla silerken gülümser. İçten bir bakışla sessizce bir teşekkürle yeniden oraklar kavranır. Mekân bazen İrlanda’nın, bazen İskoçya’nın bir köyüdür. Haritada yerini bile bilmediğim bu ülkelerin kadınlı erkekli insanları ne çok benzerler bizim köylülere… Yalnız söyledikleri şarkıların sözlerini bilmem ama dudak okumalarından ne dediklerini anlarım. Aşk, sevda üzerine türküler, ayrılık özlem üzerine şarkılar okurlar. Bizim köylüler gibi sesleri de yanıktır. Bizim köylüler gibi taşırlar meme çocuklarını eşek sırtındaki heybelerinde ve bizim köylüler gibi atlarının terkisine alırlar üç beş yaşlarındaki çocuklarını. Bizim köylüler gibi on metre gerisinden gider yaşmaklı kadınlar burma bıyıklı kocalarının, babalarının peşinden. Büyükler bilmem kaç derece sıcağın altında alın terlerini toprağa damlatırken çocuklarını salıverirler uçsuz bucaksız çayırlara, dere kenarlarına, ırmak boylarına. Oralar ne kadar benzerler,  ovaları, dereleri, tarlaları, su başlarıyla, insanlarıyla bizim ellere. O insanlar sahi benim dayım, amcam, komşumuz Hacer bibimin  oğlu  Latif abim midir?.  O çocuklardan birisi de ben miyimdir?. Bunca birbirine benzeyen ellerin, çocukları da birbirine benzemez olur mu hiç?. Esmer, kumral, kıvırcık saçlı, kızlı erkekli bütün dünyanın çocukları benzerler birbirlerine ve o çocuklardan birisi de benimdir.  Durmadan koşarım çayırların boy alıcı otlarının arasında, dere kenarlarından güzel kokulu otlar toplarım, tepelere çıkar alnımı rüzgâra veririm. Yorulur, uyuya kalırım bir suyun başında. Bütün çocuklar çayırların sınırsız düzlüğünde, upuzun derelerin kenarlarında, sarp tepelerin patikalarında koşuşturur, oynar ve yorulunca bir subaşında uyuyakalırlar. Akşam olunca anne babaları gelir, bütün sıcaklığı ve şefkatiyle çocuğunu kucaklar ve alnına bir öpücük kondurarak uyandırmadan evlerine dönerler. Akşam eve dönüşte evinde hazır yemeği olanlar olmayanlara yemek, ayran, yoğurt süt taşırlar. Karşılığı içten biri gülümseme ve teşekkürdür. “Sağol komşum”. Para bilmeyiz, senet çek adını duymadık bile. Banka borsa adlarını kente gelince öğrendik. Bunca birbirimize benzememize karşın onların neden bizim köylü olmadıklarına ya da bizim neden o köyden olmadığımıza aklım ermez bir türlü. Filmin bilmem neresinde erik ağacına tırmanırken uykuya yenik düşmüşüm. Gözlerimi ovalayıp yeniden ekrana döndüğümde sahilde yatan bir çocuğun oyundan yorgun düşmüş kayıtsız uykusunun başında deklanşöre basan gazeteci kadına gülümsedim “kendi çocukluğunun resmini çekiyor”. Kendime benzettim çocuğun kimseyi takmadan uyuyuşunu. “O çocuk benim dedim gazeteciye, benim gibi koşuşturmaktan yorgun düşmüş, olduğu yerde uyuyakalmış, kıskançlığından kendine benzetiyorsun”. İrlandalı ya da İskoçyalıların Türkçe konuşmadıklarını biliyorum, ekran değişiyor, spiker Türkçe konuşuyor. Bir an ne olduğunu anlamıyorum. “Cesedi kıyıya vuran Suriyeli göçmen çocuğun”… Adı Aylan Kurdi…Üç yaşında… Savaşa sürüklenen ülkesinden güvenli bir ülkeye gitmek için insan kaçakçıları tarafından bindirilen teknenin alabora olmasıyla kardeşi ve annesi de ölmüş… Televizyonu kapatıp kendimi balkona atıyorum. Hava ağarmak üzere. Sabahın bu erken saatlerinde mesaiye yetişmek için duraklarda servis bekleyen kadınlı erkekli otel çalışanları dışında pek bir kimse yok. Şehir uykusunda… Günlük gazeteler fotoğrafı manşetten vermiş. En çok konuşanlar da yerli, yabancı sermaye grubu gazeteleri… Bu fotoğraf uygarlığın bir ayıbıymış… Ne pişkinlik, nasıl bir riyakârlık… “Suçluyu kazıyın, altından insan çıkar” diyen Hocam Faruk Erem”e dönüyorum, “öyle mi hocam”… Gerisini görmemek için gözlerimi, duymamak için kulaklarımı, düşünmemek için beynimi kapatıyorum. Bir yerlere kaçıp kurtulmak istiyorum bu kâbustan, neresi olursa olsun… Kalbimi kapatmaya yetmiyor gücüm, aciz kalıyorum… Çocuk cesetlerinin kıyıya vurmadığı bir yer… Acı bir gülümseme yayılıyor yüzüme… “Şu uygarlık denen kapitalizmin vahşeti gezegende böyle bir yer mi bıraktı a salak oğlum”… “Çakallar, kurtla birlikte olup kuzuyu yiyorlar, koyunla bir olup kuzuya ağlıyorlar, biz salakları da böyle teselli ediyorlar”… Her yanımız ölüm oysa her yerimiz sancı… Yıllar öncesinin bir gazete haberine iliştirilmiş bir fotoğraf geliyor aklıma… Kim Phuck… Vietnamlı bir kız çocuğu… Uygar dünyanın başı ABD’nin Vietnam’a attığı binlerce napalm bombasıyla kardeşi ölen kendi yanan  bir kız çocuğu… Uygarlığı dilinden düşürmeyen Fransa’nın Cezayir Kurtuluşçuları’na karşı vahşeti… Kara Afrika’da kol kola yürüyen açlık ve savaş… Afganistan imalatınız Taliban’ın, Suudi kankanız El Kaide’nin, Nijeryalı kafadaşınız Boko Haram’ın uygarlığınızın vazgeçilmezleri, elinizin de artığı olduğunu  bizden daha iyi bilmenize karşın yer yer, zaman zaman bunların vahşetini kınamayı nasıl başarabiliyorsunuz, ne kadar pişkin, ne yüzsüz, ar duygusundan yoksunsunuz… “Ne diyorum, bunları ben mi söylüyorum”… Bu kez gülüyorum gerçekten, kendime gülüyorum… Sen ki kapitalizmin her canlı için, bütün doğa için ölüm olduğunu bilen sen… Demek hala bunlardan insan olma adına umudunu tüketmedin, hala en acımasız ölümlerden beslendiğini anlamadın, hala, hala, hala… Demek Hitler psiko nevroz bir deli, Musolini bir kaçık, Franco gitar çalan eli kestirecek kadar bir vahşi, öyle mi?. Bunları sahneye bin bir şaşalı törenlerle davet edenler kapitalizm değil, öyle mi?. Haa bak, yahu biraz da bizim ülkemize gel, 12 Eylül filan diyorsanız, gidin başımdan, gelmem arkadaş,  bu ülkede adalet var, savcılar var,  gelmem valla…Sen, hala kıyıya vuran Aylan’ın cesedi karşısında bunların, yerli yabancı yalama  sözcülerinin sırıtkan pişkinliği, utanmaz riyakarlığı karşısında nasıl miden bulanıp da ulu orta kusmuyorsun.

Yazının başlığı bile ne kadar saf salak olduğunu göstermeye yetmiyor mu”. NeymişEy Uygarlık… Sus artık…” Veba mikrobundan medet beklenmez, mikrobun adı ölümdür, kapitalizmin adı da yaşam değildir.  Susmayacak… Şayet susturulmazsa…

 
Sanatsal Yazılar