Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Uğultu

Ekin sanat dergisinin kasım sayısı için yazı zamanımın geldiğini söylediler. Yazmalıyım… Şöyle çelikten çivi gibi bir yazı olmalı, duvarları parçalayıp, sarayların kalbine çakılmalı, hanedanların korkulu rüyaları olmalı… Vallaha mı lan… Haaa, haaa, haaa… Hassiktir, bunun yazıyla çiziyle olmayacağını sen de biliyorsun ama zevahiri kurtarmanın ucuz yolunu buldun… Yaslan oğlum yaslanabileceğin kadar, bir gün nasıl olsa sırtını dayadığın o yastığı bulamayacaksın bu gidişle… Iıhhh… Yazı yazmak istemiyor canım… Her defasında bir yudum aldığım çay ikinci yudum da buz gibi oluyor… Kış güneşinin belki de son ışınları altında ruhum kararıyor. Önümdeki gazeteyi bir hışım buruşturup fırlatıyorum. Başka bir gezegende başka bir yerde olmalıyım. Her yer ceset kokusu… Silahlar ölüm kusuyor, denizler ceset yutuyor. Silvan’da bir çocuğum, Diyarbakır’da bir genç kız… Gülümseyerek çıktığım sokak başında alnımdan bir kurşunla vuruluyorum. Urfa’da bir delikanlıyım, bedenim delik deşik… Ben deyim elli kurşun, sen de yüz… Barış götürmeye gittiğim Urfa sokaklarında cesedim bir tankın arkasına bağlanıp sürükleniyor, cesedimi seyrediyorum, ürperiyorum… Silopi’de hendeğin arkasında korku dolu gözlerle açıyorum pencerenin perdesini… Sahilde Aylan bebeğin cesedinin görüntüleri beynimde tazeliğini henüz kaybetmeden meğer kayalıklarda cesedi bulunan yedi çocuk, ölüm vadisi ülkelerinden kaçarken denizlerin azgın dalgalarında topluca ölüme teslim olan insan cesetleri… Yedi başlı ejderha durmadan kan istiyor, durmadan kan içiyor. Sinekkaydı traşlı uzmanlar uzmanlıklarını konuşturuyorlar… Ne kadar sakinler, ölüm ne kadar uzaklarında, Azrail kankileri sanki… Hiç çizgi film izlemedin mi, aç kollarını, giyin pelerinlerini uçan adam mı olacaksın, görünmeyen kurtarıcı mı, her ne halt olacaksan ol, orada ol, uzatıver parmaklarındaki ateşi, zulmün alevleri gökleri sarsın, zalimleri kahredici ateşlerinde yak,  savaş karargahı sarayların duvarlarına yıldırımlarını düşür, savaş makinelerini ateşe ver, paranın saltanatında insan görünümüne bürünenlerin yüzlerindeki maskeyi çıkar, kargalar gaaagg…gaaklarıyla  alaya alsın cüzamlı yüzlerinin çirkinliğini… Paradan imal edilmiş dillerini kopar, aç köpeklerin önüne at…

Bütün bunları yapmaya gece yarısı başla, çocukları uykularından uyandırma… Bu kirliliği görmesinler… Şafak vaktine kadar bitir bu işleri… Güneş yeniden doğsun, saklandığı yerden çıksın ovalar, gökyüzü yeniden mavileşsin, denizler yeniden ebelik etsin yakamozlu gecelere… Ansızın kolumun yukarı kalkışına bakıyorum… Gülüyorum kendi kendime… Ellerime bakıyorum… Tutun elimden, herkes, her ülke, her kıta, her insan… Küreselleşen boku, küreselleşerek kenetlenen ellerimizle temizleyeceğiz, başka çaremiz yok…

 Dalıp gidiyorum yine, beynim en zalim oyunlarından birini daha oynuyor, girdiğim zaman tünelinde hiç hatırlamak istemediğim düne götürüyor beni. O anlar, gazetelere, görsel medyaya yansıyan insan görünümlü yaratıkların, İslamcı faşistlerin böğüren sesleri… Tam bir çakal sürüsü… İçlerinden birisinin dişleri kırılsa köpek sürüsü gibi arkalarına bakmadan kaçacaklar…Ne çare dişlerini kıracak kötek yok elde… O Çelebi duruşlu, vakur abimin görüntüleri geliyor gözümün önüne…

Severdim onu, zaman zaman bir dostluk duygusuyla, zaman zaman bir abi, bir arkadaş, daha çok bir yoldaş yakınlığı ile… Gerçi o fırtınalı günlerin pratiğinde yolumuz hiç kesişmemiş, hiç tanışmamıştık. Onlara altmış sekizliler deniyordu, bize yetmişsekizliler… Adını eş dost çevrelerinde duyardım da kimdi neciydi, pek oralı olmazdım. Bir gün bir resim sergisinde bir arkadaş aracılığı ile tanıştırıldım. Ayaküstü. Nezaketen hoş beş… Hepsi bu kadar. Aradan ben deyim altı ay siz deyin bir yıl geçti.  Bizim tayfayla yarı gırgır yarı şamata daha çok da ciddi yanları ağır basan bir tartışmada her nasıl olduysa hiç istemediğim halde ağzımı bozmuş, gerisini de getirmiştim… Yüzünden hiç eksik etmediği o gülümsemeyle yine karşımdaydı… Kendimi topladım, elini omzuma koydu. “Bir çay içelim mi, vaktin var mı?”. “Olur dedim, tabi çaylar senden”… Ankara’nın aydın kesimlerinin uğrak yeri Mülkiyelilere geldik, “Rakı içelim” dedi, “ benden”…

Teşekkür ettim, alkol kullanmadığımı söyledim. “Yaa dedi”… Lafa nereden başlayacağını bilmemenin tedirginliğini hissettim ama bilmezlikten gelip hiç oralı olmadım… “Bir duble alsaydın, rahatlardın” dedi. “Yok dedim, bir duble bile beni sersemletmeye yeter”… “Ben de onu diyorum ya dedi, seni ilk tanıdığımda da hep gergin ve tedirgindin, biraz sersemlemen iyi olur”… Tedirgin olmaya alışığım ama ya sersemlik beni esir alırsa”… Aslında rahat görünüyor olmasına karşın huzursuzluğu benden kalır değildi… Lafı çekmedim, “kaygısız görünmek için kendini çok zorluyorsun dedim”… Kafasını kaldırmasıyla gözlerini kaçırması bir oldu… “Değme bir psikiyatrist bile lafı dolandırmadan ve böylesine kesin teşhis koyamazken senin bu yeteneğinin nereden geldiğini merak ediyorum, üstelik doktor olmadığını da biliyorum”… Bir an sustu, öylece kala kaldı… Öyle parayla pulla ilişkisi olan para düzeninin cepleri dolu kalpleri karanlık “tokdurlarından” değildi, açların, çaresizlerin doktoruydu ve her yanıyla çırılçıplak, pürüzsüz bir insandı…

Benim hakkımda çok şey biliyormuş. Biraz asabiymişim, nazik ve saygılı… İnatçı ve içine kapalı… “Bu da psikiyatrist teşhisi” dedim. Ben de sizi tanıyorum, yani ismen… Psikiyatrist olduğunuzu biliyorum… Bu ilk karşılaşmamızdı ve sonu geldi… Fırsat buldukça muayenehanesine giderdim, beni ilgilendiren yanı doktorluğu değildi elbette, aramızdaki sıcaklık, abi kardeş yakınlığı… İslamcı faşistlerin toplu katliamlarının birinde öldürüldü… Bir incelik bir zarafet abidesi şayet faşizmin hedef tahtasına konulmuşsa, “ben insanım” diyen herkes faşizmin hedef tahtasındadır.  Birkaç yıl sonra bu ülkede şeriatın kurulmasının kaçınılmazlığına olan mutlak inancını “kanlı mı olacak, kansız mı” diyen zihniyet iktidardaydı…  Bu günlerde yanılma kuyruğuna giren sözüm ona liberallerin, sözüm ona çapsız solcuların faşizmin bu görünümüne alkış sesleri hala kulaklarımda uğulduyor.

Zamanın ara duraklarında duramadım, canhıraş zaman makinesinden çıkmaya can atıyorum. Yaşanan hiçbir şeyi hatırlamak istemiyorum. Ben debelendikçe beynimin intikam iştahı kabarıp “dur hele sana daha neler edeceğim” gibi yarı alaycı edepsizliğiyle başa çıkamıyorum. Bir şeritten yıldırım hızıyla geçen yakılan köyler, ateşe verilen evler, profesyonel katillerin silahlarından bir genç kızın son kez gökyüzünün derinliklerine bakarken iki kaşının ortasına sıkılan kurşunlar, duvar diplerinde adsız çocuk ölüleri,  dirhem dirhem satılan ülkem, Suruç’ta gencecik delikanlıların kana bulanan bedenleri, Ankara’da gar katliamı… Faşizmin ayak sesleri…

“Anladın mı şimdi diyor “ beynim,  “bu daha başlangıç”… Yaz bakalım İdris efendi, neymiş  “küresel kapitalizm koşullarında faşizm üzerine bir deneme”… Otursana lan oturduğun yerde, rahat mı tepti seni, kazan paranı, keyfine bak… Yakında daha nelerle tanışacaksın… Onu da o zaman anlayacaksın…

Aklım, kenetlenen ellerin küresel zincirinde… Faşizme karşı örgütlü emek duvarı… Bir barış çığlığı… Eminim yarasalar geceyi göremeyecek… 

 
Sanatsal Yazılar