Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Eşkiya Zamanlar

“Bu ne ya dedi, dağda mı yaşıyoruz, eşkıyalık düzeninde mi yaşıyoruz”… Annesiyle gitmemek için inatla direnen çocuğunu çekiştirerek sürükleyen genç kadın, kasabanın tenha sokaklarında arsız bir sırıtışla sırnaşan yarım efe kasaba delikanlısının kendisine musallat olmasından paniğe kapılmış, ansızın dar sokaktan çıkan adamı canına minnet bilip kenar mahallenin bıçkınına böyle posta koymuştu. Adam durumu hemen anlamış, özenle belinden çıkardığı gümüş kakmalı kamasını sırnaşık bıçkının bacağına saplayıvermişti… Kadını kaş göz işaretiyle olay yerinden uzaklaştırmaya çalışırken, bir taraftan da kadına “ keşke eşkıya düzeninde yaşasaydık” dedi, “ bu pislikler boka yapışmış böcek gibi inlerinden çıkmaya cesaret edemezlerdi, eşkıyalık devri bitince, çakallara gün doğdu” diye söylenmişti kendi kendine. Kadın arkasına bakmadan ara sokaklarda izini kaybettirmişti. Dişlerini sıkarak yerde debelenen sırnaşık yarım efenin saçlarından kavrayan adam, bıçağının kanını bıçkın kahramanımızın yüzünden boynuna doğru silerek temizlerken, “ boynunu keserim senin” dedi. Okkalı bir tokatla savrulan yarım efe imdat dileyen farenin kediden medet umması gibi adamdan medet umarken gözleri korkudan fal taşı gibi açılmıştı. Adam sıvıştı, dar sokaklarda izini kaybettirdi. Yoldan geçenler, seyyar satıcılar, ev kadınları daha çok da çocuklar adamın feryadıyla etrafında birikmeye başladılar. “ Ateş Ali, Ateş Ali” diyor da bıçkınımız başka bir şey demiyordu. Kendisini bıçaklayan adamın adıymış Ateş Ali, kalabalığa öyle söyledi. Adamın adını duyanlar içlerinden bir “ hımmm” çekiyorlardı ama kadın neyin nesiydi bilen yoktu.
Çocukluğumun tanıklık ettiği bu olayla duymuştum “eşkıya sözcüğünü” ve merakım da bu olayla başlamıştı eşkıyaların yaşamlarını araştırmaya. Fiziksel özellikleriyle Beden Eğitimi öğretmeni dışında her şey olmaya yatkın Beden Eğitimi öğretmenimiz, sebebini bilmediğimiz bir nedenle Tarih öğretmenimizle takışmış, söylendiğine göre öğretmenler odasının bulunduğu uzunca koridorda Tarih öğretmenimizden okkalı bir tokat yemişti. Okul idaresine olayı anlatırken Tarih öğretmenimiz için “ eşkıya, eşkıya” dediğini kulaklarımla duymuş, bu eşkıyaların ne menem bir şey olduğuna ilişkin merakım da büsbütün artmıştı. Tarih öğretmenimizi sever, Beden Eğitimi öğretmenimizden korkardık. “eşkıya, eşkıya” lafı tarihçimizin yakın arkadaşı deli Neşet hocamızın da kulağına gitmiş olmalı ki, yatılı okulda bizim mütalaa dediğimiz gece derslerini öğretmenler topluca denetlemeye geldiklerinde tarih öğretmenimize şakayla “ artık bizim de bir Köroğlumuz var, hem de eşkıyaların kralı” dediğini duymuştum. O günkü dört saatlik mütalaa boyunca “ eşkıya, Köroğlu” sözcükleri dilimde dolanıp durdu. Ders bitimine yakın tarihçimiz yanıma geldi, “ bir sorum olup olmadığını” sordu. “ Evet, sorum var da ders çıkışı sorsam olur mu “ dedim. “Sor lan kerata dedi, birazdan çıkacağız, ders çıkışı beni bulamazsın”. Bir çırpıda soruverdim. “ Köroğlu eşkıya mıdır”? Fizikçimizi aldı bir gülme, tarihçimiz mahcup oldu. Soruyu fizikçimiz yanıtladı, “ hem de eşkıyaların kralı” dedi. Tarihçimiz arkadaşlarıyla gitmemiş, ders çıkışı beni bekliyordu, “ şimdi derslerinle ilgilen, marş marş yatakhane”.

Ertesi gün kasabanın pazarıydı. Çorumlu Ahmet, yer sergisinde “ hediyesi yirmi beş kuruş” a kitaplar satardı. Bir umut orda… Bir Köroğlu kitabı… Öğlen paydosunda soluğu kitap sergisinde aldım… Renkli kapaklı bir Köroğlu… Kitabı kaptığım gibi yatılıya sınır, bahçenin çimlerine uzanıp okumaya başladım… Bolu Beyi… Babası at seyisi Yusuf… Seyisi Yusuf’un gözlerini kızgın mille dağlayan Bolu beyi… Zulmün simgesi Bolu beyi, Osmanlının yağdanlığı Bolu beyi…Arkasını iktidara dayayıp zulmünün sonsuzluğunu ilan eden Bolu beyi…
Gözleri kör edilen seyis Yusuf “Ruşen Ali” dedi, “bu senin zalim Bolu beyinin zulmünü başına yıkmada yoldaşın olacak olan tay”… Hımmm… Köroğlunun adı Ruşen Ali… Bu tay da Köroğlunun atı, arkadaşı, yoldaşı Kırat…Zalimin minderinde zalimle güreş tutulmaz ki..Ver elini Bolu dağları… Çamlıbel yaylası… Arkadaşları, yoldaşları… Han Ayvaz, Dağdeviren, Zincirkıran, Kabresığmaz, Yolkesen, Deli Hasan, Koca Arap, Kiziroğlu Mustafa Bey, Celali Bey, Demircioğlu, Hoylu Bey…Daha nice yiğitler… Kitap bitti… Dilimde durmadan tekrarladığım “ Bizden selam olsun Bolu beyine, Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır”… Köroğlu Bolu beyine selam eylemesine eylemiştir de, beylerin iktidarların gölgesinde bey olduğunu, dağların iktidarlara kafa tutan hışmı karşısında Bolu beyinin esamesinin bile okunmayacağını bilemez ki…Beylere dağa çıkanı görülmüş müdür ki hiç…
Köroğlunu ve yoldaşlarının adlarını çağdaş Köroğlu ile yoldaşlarının arkadaşlarının adlarıyla eşleştiriyorum… Mesela bizim Deniz Köroğlu oluyor, Kiziroğlu Mustafa Bey Mahir, Hoylu Bey Ulaş, Demircioğlu Cihan, Zincirkıran İbrahim, Ayvaz da Erdal oluveriyor… Sonra dünyanın uzak ülkelerinin Köroğluları düşüyor aklıma…Lenin, Ho Şi Minh, Giap, Mao, Che…
Sierra Maestra dağlarından Batista zorbasına Meydan okuyan Che’ye “ bizim de dağlarımız vardır Che Guavera” diye selam gönderen Metin Demirtaşın şiiri düşüyor aklıma…
Çocukluğumun ruhumda, beynimde silinmez izler bırakan Köroğluları ile de zalim, zulümkar Bolu Beyleriyle de çocuk yaşımdan bugüne kadar hep iç içe, yüz yüze karşı karşıya oldum. Ne devletlünün Bolu Beyleri tükendi, ne devletlü zalimlerin zulmüne boyun eğmeyen Köroğluları… Bolu Beyleri var oldukça Köroğluları da var olacaktı, gerçekti ya da efsaneydi… Var olmasına vardı da aradan geçen bunca zaman sonra elli yıllık bir hikayenin gelip kapımı çalmasındaki alamet de neyin nesiydi… Bolu beyleri daha bir zalim, Köroğluları daha bir inatçı mı olmuşlardı… Bir gazete haberinin dudağıma yayılan gülümsemeyi acı ve öfkeye dönüştürmesinin kerameti neydi?
Öfkem, kudurmuş gericiliğin gemi azıya almasına mı, gericiliğin hedefinde olanların bile umursamazlıklarına mıydı?... Dün “yetmez ama evet” diyerek gericiliğin sırtını sıvazlayanların bu gün hedef tahtasına konulmaları karşısında yanılma kuyruğuna girenlerin zavallılıkları, örselenmiş kişilikleri bu meyanda umurumda bile olmuyor.
Barış isteği dilekçeyi imzalayan aydınların kanlarıyla duş alacakmış faşist bozuntusu… Geriye yaslanıp gözlerimi kapıyorum. “Mert dayanır namert kaçar” yılları. Devrimcilerin bölük pörçük de olsa örgütlü olduğu yıllar…Bugünün yer değiştirmişi ırkçı faşistlerinin devletin, polisin desteği ile kitlesel katlim yılları… Canını dişine takmış devrimcilerin tek başlarına çakal sürülerinin arasına dalıp bozguna uğrattığı, inlerinden söküp attığı yıllar… Ahh… Devrimci örgütlenme sen nelere kadirmişsin… Yokluğun nasıl da cehennemin öbür adıymış… Nasıl da bu cibiliyeti bozuk çakalların ulumalarıyla böldün gece uykularımızı… Yok yok, bu iş bu kadar ucuz, biz bu kadar ölüm uykusuna yatmış olamayız… Ne o meydanları unuttuk, ne de çakal seslerini. Asıl çakallar korksun, biz de ne Çamlıbel Yaylası biter, ne de Köroğluları…Hodri meydan… Sonracığıma eşkıya zamanlara vurgunluğumuzu sizden daha iyi bilen kim olabilir ki…Canımız pahasına size hiç eyvallahımız olmadı… Gün gelir sesleniriz biz de eşkıya zamanlardan,
Çamlıbel yaylasından. Zulmünüz biter, saraylarınız virane olur, biter fani ömrünüz bir sonbahar olur. Geriye zamanın objektifinde çirkin bir surat olarak kalırsınız. Bizim çocuklarımız da bizim öykülerimizi okuyarak büyürler.
“Bizden selam olsun Bolu beylerine”…

 

 
Sanatsal Yazılar