Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

YORGO'YA MEKTUP

Merhaba Yorgo. Mektubum eline geçtiğinde şaşıracaksın biraz, malum birbirini tanıyan kişiler mektuplaşırlar aralarında. Oysa biz birbirimizi yüz yüze tanımıyoruz, hiçbir mekânda, meydanda, caddede, şehirde karşılaşıp ne bir çay içimi sohbet ettik, ne şakalaştık, ne ortak sevinçlerimizi paylaştık, ne ortak kederlerimize üzüldük. Metrik ölçülere göre birbirimizden fersah fersah fersah uzağız belki de. Ben, “Dörtnala gelip uzak Asya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan” Anadolu’nun ismi cismi bilinmeyen bir köyünde doğup büyüdüm. Gerçi benim de ismim cismim doğup büyüdüğüm köyün ahalisinden başkalarınca pek bilinmez. Siyasetten anlamam, politika bilmem, Borsa, banker, finans hak getire… Adımı kim, nereden nasıl bilebilir ki… Nasıl söylesem Yorgo, sanki bir ayıbı ifşa ediyormuşum gibi gelebilir sana ama bir de polis kayıtlarında kabarık bir sicilim var… Ne gangsterim, ne de katil… Hatta pısırık bile sayılırım… Bu halimde göz altılara almalardan, işkencelerden geçirilmelerden, hapislerden kurtulamam… Sorgulamalarda bana sorulan sorulardan dehşete düşerim, şuna niye hırsız dedin, buna niye arsız dedin? Sizin orda hırsızın, arsızın altına koltuk verip itibar mı dağıtıyorlar Yorgo. Adama adam, cüdama cüdam demenin suç neresinde Yorgo.

Sen bu yaşlı, kahır dolu dünyanın neresindensin Yorgo?... Dur tahmin edeyim, bizim yakın köylerden olamazsın Yorgo, isimlerimiz benzemiyor ki… Belki ben yanılıyorumdur, belki bir koşumluk uzaktaki Çavuş köyündensin, Gökçam ya da Akdere… Belki de Yorgo hiç gidip görmediğim, yerini haritalarda bile bulamayacağım Avrupa’nın bir ülkesindensin, ya da Amerika’nın bir eyaletinden. Melezsin belki, belki de kara derili, ya da kızıl derilisin… Belki de beyazsın benim gibi… Ne önemi var Yorgo, bu yaşlı dünyanın üzerinde olmamız yetmez mi, aynı gökyüzünün altında yaşamamız, aynı yıldızları seyredip, aynı havayı teneffüs etmemiz yetmez mi Yorgo?.

 

Neler saçmalıyorum Yorgo… Gülüyor musun bana… “Sanki altında yaşanacak gökyüzü, pırıl pırıl ışıltıları izlenecek yıldızlar, teneffüs edilecek hava mı kaldı, ne diyor bu salak” diye bana acıyor, ya da alaya mı alıyorsun… Şaşkınım ve yorgunum Yorgo, ne olup bittiğini anlamaktan acizim… Hiç bir şeye bir anlam veremiyorum, şu kısacık, yaşanılası ömrümüzde yediğimiz bir lokma ekmeğin burnumuzdan getirilmesini, içtiğimiz suların kurutulmasını, nefes aldığımız havanın zehirlenmesini, devasa ormanların yok edilip çölleştirilmesini anlamıyorum, akıl erdiremiyorum Yorgo… Oysa dünya ne kadar büyük, ormanlar ne kadar gümrah, sahiller nasıl da geniş… Ovalar bu kadar verimli, dereler bu kadar berrak akarken neden aç ve susuz kalıyoruz Yorgo… Yazın güneşinde ısınmak, denizlerinde serinlemek, kışın soğuğunda titreme korkusu yaşamadan sıcacık bir evde yaşamak bu kadar zor mu Yorgo. Bir de sizin ülkenizde de şort giyen kadınların katlini vacip gören, altı yaşındaki kızlarla evlenilebileceğine fetva veren ahlak ulemaları bizim ülkemizdeki gibi saygın ve muteber midir Yorgo. Gülme Yorgo, tanımadığım bir insana nasıl şaka yapabilirim ki.

Çocukluğumda sabahın ilk ışıklarıyla uyandığımda penceremden giren serin ilkyaz rüzgârları, kederli son güz esintileri odamı misler gibi kokan yaseminlerin, akşam sefalarının kokularıyla doldurur, dışarıda koyun kuzu melemelerinden bir de arıların vızıltısından başka ses duyulmazdı. Geceleri ay aydınlığında oyun oynardık biz çocuklar, köyümüzün dar sokaklarında koştururken dört adımlık sokakları sonsuz uzaklıklar olarak görürdük. Sonsuzluk duygusunda kıstırılmışlık hissi olur mu Yorgo, işte öylesine özgür, öylesine mutlu hissederdik kendimizi… Zengin değildik elbette ama aç ve açıkta de değildik… Hatta bugün düşünüyorum da yoksulduk da… Yoksulluğumuzu hiç hissetmezdik Yorgo. Hallice olanlar yoksul olanların aşını ekmeğini o imrenilesi nezaketleriyle evlerine ulaştırmadan yemek yemeye başlamazlardı, yaşam için gerekli olanlar ne varsa paylaşılır, çocukların açlık korkusuyla gözbebekleri büyümezdi.

Bugün çoluk çocuğa karışacak kadar büyüdük, kocaman adamlar olduk Yorgo. Çocukluğumun endişesizliğinden eser kalmadı… Endişeli, sinirli lanetin birisi oldum çıktım… Bir şeyler olduğunu hissediyorum ama ne olduğunu anlayamıyorum Yorgo… Ülkemin bir kentinde yaşıyorum, ne koyun kuzu sesleri duyuluyor ne arı vızıltıları… Çiçek görünümünde bir yığın yeşil bitki var, tepelerinde kâh tomurcukları patlamış, kâh ablak ablak çiçekler açmış ama bütün kokularını kaybetmişler. Kokusuz çiçek mi olur Yorgo… Sokaklarda çocuklar, delikanlı kızlar, erkekler çöplerden ekmek topluyorlar, gazetelerin arka sayfalarında bunlarla ilgili iç bunaltıcı haberlerden geçilmiyor… Sinirlerim çok bozuk Yorgo, bunun bir çaresi, bir çıkışı olmalı, değil mi Yorgo. Sokağa çıkmak da canım istemiyor, herkesten kaçıyorum Yorgo. İnsanlar bir tuhaf, gözlerinde zekâ pırıltıları kaybolmuş, yüzlerindeki ifade gerilmiş yay gibi gergin, tavırlarındaki umursamazlık kasabın bıçağını yalayan koyunlar gibi vurdumduymaz… Bu yol mezbahanın yolu mu acaba Yorgo. Koyunlar mezbahaneye pışpışlanarak mı götürülür, ben de bunlardan birimiyim yoksa Yorgo… Az buçuk okumuşluğum vardır, kahveye uğradığımda gazeteleri şöyle bir evirir çeviririm. Bir yanda şirketlerin bilançoları, milyar dolarlık karları, İMF’nin tavsiyeleri, bir yanda açlık, kıyım ve kıtlıklar… Bu nasıl bir dünya Yorgo… Silah fabrikaları tanklar, toplar, füzeler üretip dünyayı yok etmek yerine aç çocuklara mama, evsizlere ev, hastalara ilaç üretemezler mi?... Dünyanın yoksul ülkeleri neden hep birbirleriyle savaştırılıyor Yorgo?... Kimin konuştuğu dilden, derisinin renginden kime ne Yorgo. Çiçeklerin birbirleriyle rengi için savaştıklarını duydun mu Yorgo, Ağaçların boyları, nehirlerin uzunlukları, denizlerin derinlik ya da sığlıkları, balıkların kılçıkları yüzünden birbirlerini yok ettiklerini duydun mu?. İnsanların birbirlerini kitleler halinde öldürmelerinin adına zafer diyorlar, bu nasıl zafer Yorgo. Genç ölülerin üstüne basıp geçerken kahkaha atmak nasıl bir ruh halidir ki, bu hastalıklı yaratıkların üstesinden gelemiyoruz Yorgo. Açlık, soğuk, evsiz barksızlık, insanın kendisini çaresiz hissetmesi, bugünden yarına güvensizlik yazgı mı Yorgo…

Gecelerimi karabasanlar basıyor Yorgo, görünmez eller boğazımı sıkıyor, havasız, nefessiz kalıyorum, ruhumu teslim almaya çalışıyorlar, boğuşuyorum, kaçıp kurtulmak istiyorum. Ne çare Yorgo, tam kurtuldum derken o melun el yeniden boğazıma sarılıyor, birkaç kişiler, ızbandutlar gibi, lain, melun… Mutfaktaki bıçak geliyor aklıma, bir an ellerinden kurtulup mutfağa yöneliyorum… Kocaman bir kasap bıçağı… Bir uzanabilsem, bir geçirebilsem elime, tümünün boğazını keserim, hem de tam boğazını. Sadist değilim Yorgo, başka hiçbir çarem kalmıyor. Ne çare, elimi bıçağa uzatıyorum, tam bıçağın sapına yapışacakken ayaklarımdan yakalanıp yere düşürülüyorum. Yorgun ve bitkinim Yorgo.

Şu an sana bu mektubu yazarken karşımdaki televizyondan akşam haberleri veriliyor. Tanklar şehirleri bombalıyor, köşe başlarında çocuk ve kadın ölüleri… Sayısız kadar çoklar… Işıksız, susuz kalıyor kentler. Sokaklar ıssız ve boş… Korkuyorum Yorgo. Kendimi hiç bu kadar çaresiz hissetmedim.

Dünyanın her neresindeysen Yorgo, uzat elini, bir ses ver, elim sana uzanır, seni duyarım. Uzat elini Yorgo, bir ses ver. Kenetlenirsek parmaklarımızın arasından tanklar geçemeyecek, sokak başlarında gelinlik kız kardeşimin parçalanmış cesedi acı veriyor bana, anamın gözyaşlarına dayanamıyorum artık. Ses ver Yorgo, ölüm kuşları birleşen sesimizde parçalanacak. Uzat elini, ses ver Yorgo….

 
Sanatsal Yazılar