Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Bacaksız Gelmedi...

“Dövüşenler de var bu havalarda, el ayak buz tutmuş, yürek cehennem…”

Akşamın alaca karanlığının inmesi ile sokakları boşalan ıssız kasabanın ölgün sokak lambalarının aydınlattığı kimsesiz parkı kaç kez dolaştım, bilmiyorum. Gören, duyan olsa eminim deli derdi, kendi kendime mırıldanıp durdum bu şiirin iki mısrasını…

Bir avuç cehennem yüreklinin yürüyüşüydü hayat. Kimse bilmezdi hangi kuytuda saklanırlar, hangi meydanlarda kılık değiştirip hangi fabrikada grev gözcülüğü yaptıklarını…

Ama ben bilirdim. Tahıl pazarında heybesini omuzlamaya dermanı kalmamış bir ihtiyarın heybesini omuzlayıp köyüne döneceği at arabasına kadar sırtında taşıyan, karşıdan karşıya geçmeye mecalsiz bir ninenin elinden tutarak özenle varacağı yere götüren, sokakta oynarken düşüp kanayan bacağına ağlayan çocuğun eline bir elma şekeri tutuşturup saçını okşayan, Zap suyunun üstüne devrim köprüsü kuran kadınlı.  kızlı erkekli  bir avuç gülümseyen yüzlerdi. Bunaltıcı Ağustos sıcağında kuzeyden esen serin rüzgârlar onlardan gelirdi, oralarda bir yerlerde olmalıydılar. Bazı geceler elektriksiz köy sokaklarını ay aydınlığına boğan, elimi uzatsam tutacak kadar yakınımda, başımın üstünde kocaman ay ile birbirimize bakardık. O bana bakar, ben ona bakarım. O bana seslenmez, ben ona seslenmezdim. İçimizden sessizce konuşurduk, en pratik bir dilin kelimeleri telaffuzunun bin katı, milyon katı hızında konuşurduk, konuştuklarımızın bir kelimesini kaçırmadan. Gökyüzündeki kocaman ay onlardı, bu gün ayın misafiriydiler, gökyüzündeydiler. Ne zaman yağmur yağdı, kallemit İbrahim’in bahçesindeki susam gülünün kokusu toprak kokusuna karışır,  bir baştan öbür uca köyü mis kokulara boğardı… Ben, o köyün sokaklarının bıçkın delikanlısı, bu kadar yakınımda olduklarını nasıl fark etmem… Kimse, ama onlardan başka hiç kimse bu kadar güzel olamaz ki, bu kadar güzel kokmaz ki… Bugün, koku izi süren av köpeği gibi bu yaşta yağmur sonrası akşamsefalarının toprağa karışan kokusunun izini sürmem ilk gençliğimin bir alışkanlığı olmasın…

Eve şöyle bir uğradığımda anamı kirli yorganın yüzünü değiştirirken görürdüm, takılırım anama “ Cennet, hayrola ne iş işliyorsun yine”… “ Kirli yorganın yüzünü değiştiriyorum deli oğlum”… Onları koca bir ülkeyi kirleten, kirlerinin altında pislikleriyle mest asalakların uykularını kaçıracak kirli yorganların parçalayıcıları olarak görürdüm… Temiz, duru havayı teneffüs etmeye tahammülü olmayan yemek artıklarının uşakları, gizlendikleri yeri bulmak için dağ bayır, şehir kasaba onları ararken nasıl da komikleşirler, küçülürler,  gülünç duruma düşerlerdi… Anam da kirli yorgan yüzlerini değiştirirdi, bir gün anamı da ararlar mıydı acaba?

Zaman zaman ruhlarına ulaşamasalar da bedenlerini ele geçirmiş olurlardı, pusuları hepten başarısız sayılmazdı… Bu anlarda kocaman köyün sokaklarına sığmam, akşamın alaca karanlığını bekler, sanki beni gözetleyen birileri varmış gibi o ıssız parkın bodur ağaçlarının altına gizlenir, bıkmaksızın defalarca şiirin o iki mısraını okurdum…

“Dövüşenler de var bu havalarda, el ayak buz kesmiş, yürek cehennem”…

O sade vakur, sahici bir davranışla bir abi, bir baba yakınlığında yakınlık gösteren o cehennem yüreklilerden birisiyle tesadüfen karşılaştığımda, bunun onlardan biri olduğunu nasıl da hemencecik bilemem ki… Dedim ya, gülüşlerinden, kokularından tanırım diye… Hemen tanıdım da kim olduğunu bilmedim… Üç kişiydiler… El sıkıştık, hal hatır, hangi köylüyüm, dersler filan… İçlerinden ufak tefek, birisi bir ağacın altında benimle konuşurken diğer ikisi Kasabanın asfalta yakın yıkık bahçesinden geleni gideni gözetledi… Arkası geldi, bildiriler, dergiler, okulda boykot örgütlenmesi… Gazetelerin sekiz sütuna manşet haberleri… “Komünistler Amerikan askerlerini Dolmabahçe’de denize attılar”…”Milli Türk Talebi Birliği, Komünizmle Mücadele Derneği mensupları topluca Cuma namazı kıldılar, Müslümanları komünistlerle mücadele etmeye çağırdılar”… İstanbul üniversitesinde solcu öğrenci liderlerinden Taylan özgür öldürüldü… Kirli yorganların kirinde kutsiyet arayanların çöl çekirgeleri gibi geçtikleri yeri kurutup geçtikleri yıllardı… Her gün ya sabah serinliğinde ya akşamüstü kızıllığında bir gül solar, bir cehennem yürek toprağa düşerdi… Arkası geldi… Lise yılları… Okulda boykot… İlk aranma, ilk kaçış… Endişeyle göz attığım gazete manşetleri… O kış ayazında Yusuf’un kıyamadığı çavuş Yusuf’u vurmuştu da “Ordu madalya göndermişti Yusuf’u vuran çavuşa”… Kızıldere’nin kızıl kana doymayan derelerinin sırnaşıklığının kusturucu bulantısı… Denizler idam edildi… Luna parkların dış bükey aynalarındaki görüntülere benzettiğim, bir dudağı ağızlarında, bir dudağı dizlerine inen Zombilerin salya sümük zaferi… Derken Üniversite Yılları… Beyler deresinde üç örgüt üyesi uçaklarla taranarak öldürüldü… “Gökyüzünde kanat çırpan turnalar, Kanadınız ölüme mi bulandı, Biz kırıldık, biz öldük de, Hangi dağda menekşeler çoğaldı”… Uzaklardan yakılan ağıtların yürek parçalayan figanları kulakları sağır ederken, çaresizliğin gelip göz kapaklarınızda taht kurmasına göz mü yumulurdu, “ Anladığını anlatmayan alçaktı”.  Alçaklığın kol gezdiği bu zifiri karanlıkta, çok değil bir mum ışığı bile olamamak alçaklığın daniskası değil miydi?

Anladığını anlatacaksın… Kendi kendine konuşurdu, bazen içinden bazen mırıltıyla. Kendi kendine konuştu, kimselerin duyamayacağı bir sesle, usulca, mırıldanarak… Sağır duvarlara anlatacaksın, ıssız dağların doruklarına anlatacaksın, çocukların beşiklerine, ninelerin gözbebeklerine anlatacaksın. Anlatacaksın, nasıl anlatacaksan öyle anlatacaksın… Seni duyarlar… İstersen avazın çıktığı kadar bağır, istersen hiç kimselerin duyamayacağı sessizlikte konuş, istersen içinden bağır… Sesini duyurmalısın… Umutsuz olmak yakışmaz sana, seni duyacak hep birilerinin olduğunu unutmadan anlat… Bıkmadan, usanmadan anlat, durup dinlenmeden anlat… Konuşarak anlat, yazarak anlat, meydanlara çıkarak anlat… Bir dil bul, bir yol bul anlat… İnanmıştı ve anlatacaktı… Kendi kendine konuşurdu, bazen içinden bazen mırıltıyla. Sesinin önündeki engelleri tepelemesi, enkazı kaldırması gerekiyordu. Ne kadar cesurdu, ne kadar başarılıydı bilemem ama inanmıştı ve anlatacaktı… Bir dağ toplu iğneyle kazılarak devrilir miydi? Zaman zaman umutsuzluğa düştü, karamsarlığı boğazını sıktı… Olsundu, anlatacaktı, o dağı toplu iğneyle yerinden kaldıracaktı, o kirli yorganların altından fışkıran pis kokuların kökünü kazıyacaktı… Kirli yorganların bekçileri dağıtılmalıydı… Çoktular ve yalnızdı… Bir dağın ağırlığındaydı omuzlarındaki sorumluluğun ağırlığı… Günlerce gecelerini gündüzlerine kattılar, aşsız ekmeksiz, sigarasız, çaysız… Bulundukları Üniversiteyi yemek artıklarına bırakmamak için canlarını dişlerine takmışlardı, alanlar onlara terkedilmeyecek, bırakılmayacaktı, direnilecekti. O günlerden biriydi, kıştı, hava ayaza kesiyordu. Hareket saati çoktan gelmiş olmasına karşın o gelmemişti… Arkadaşları bıkkınlık getirecek kadar uzun süre beklediler, görünürlerde yoktu, gelmemişti işte… Güvenirlerdi, ataklığına, çevikliğine, gözü pekliğine… Arkadaşları kadar atak, gözü pek değilse de korkak da sayılmazdı hani… Bulunduğu kitlenin önderiydi,  ama gelmedi…

“Bacaksız gelmedi” dediler, dağıldılar.

Bacaksız “ kirli yorgan bekçilerinin” pususuna düşmüş, çatışmada silahını ateşlemişti ama vurulmuş, pusuyu yırtamamıştı. Çatışma alanından uzaklaşmaya çalışmış, neresi olduğunu bilmediği bir sokakta kapaklanıp kalmıştı. Kanı içine akıyordu…

 İçimizden biriydi, çok şeyler konuşuldu bacaksız hakkında… Kimi katil ve kahraman dedi, kimi serseri ve soylu… Yıllar sonra bu olayı anımsadı… Gökyüzüne baktı, o kocaman ışık yumağı ayı aradı, gökyüzünde ay yoktu. Yeryüzü kokuyordu, sokaklar, caddeler, kasabalar, şehirler kokuyordu. Eliyle burnunu tıkadı, ” Kirli yorgan bekçileri subaşlarını tutmuş, pislik yorganın altından çıktı, bütün yeryüzünü sardı” dedi.

 
Sanatsal Yazılar