Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

İkilem

Yanlarına çoluk çocuk, büyük küçük, kadın erkek, hısım akrabaları alıp bayram ziyaretine giden kalabalık bir ailenin erkeklerinin kadınları geride bırakıp, ahalinin kâh yan yana, kâh tek sıra halinde yol almasına benzetirdim, aynı kökteki filizleri geride bırakıp gökyüzüne uzayıp giden ikiz selvi dallarını.  İnsanın kırılma yeri neresiydi, bilinmez, gözle görülmezdi ama işte şu gökyüzünü delecekmiş gibi uzayıp giden ikiz selvi dalları tam çatallarından kırılmıştı. Birisi inadına gökyüzünü delercesine uzayıp giderken, diğeri kaderine teslim olmanın çaresizliği içinde yüzünü toprağa dönmüştü. Yavaş yavaş ölüyor, yavaş yavaş toprağa bırakıyordu kendini. Yaprakları solgun, dalları dirençsiz ve hüzünlü. Ben, görüntüyü seyreden adam, “Topraktan geldik, toprağa gideceğiz” der gibi çaresiz ve ne yapacağımı bilemez durumdayım. Yarı kızgınlık yarı umursamazlıkla “ Başını kaldırıp gözünü gökyüzüne dikersen sonucuna katlanacaksın. Yaşamda sürpriz yok.  Toprak kendisinin terk edildiğini bilir, gökyüzüyle, yıldızlarla, ay ile güneş ile kucaklaşmanı kıskanır, çeker seni kendine, deniz akıntılarının yüzeni dibe çekmesi gibi çeker. Ya ruh direncini oluşturur karşı koyarsın ya da ensenden tuttuğu gibi çeker alır seni aşağıya… Tırmanırken arkana bakacaksan otur oturduğun yerde” diyorum. Dalın çatalından ayrılışının içime çöken huzursuzluğundan kaçıp kurtulma yolunu arıyorum…”Ne halin varsa gör” deyip arkamı dönüp uzaklaştım, âlemin dert babası değildim ya… Kır bayır dolaşarak, sapa patikalara vurdum yolumu, uzattım kasıtlı olarak, başka bir şey düşünmeliyim, rahat, gönül alıcı bir şeyler, beynimi, ruhumu kurtarmalıyım bu sünepe dalın hüznünden. Akşam geç vakit geldim eve, rahat kaygısız görünmeye çalışıyorum hane halkına…”Aç değilim, yorgunum yatacağım” dedim. Beynim beni dinlemiyor, dört yön on altı rüzgâr sayıyorum, yok sayıyor beni, dalın yere uzanmış çaresiz encamını getirip getirip gözümün önüne seriyor… Hem de evire çevire, yukarıdan, aşağıdan, sağdan soldan, dört yönden bütün görüntüsü gözlerimin önünde… Gözlerim beni huzursuz etmeye yeminli, beynimle işbirliği içinde durmadan gözbebeklerime iğneler sokuşturuyor, yetmiyor ruhum ayaklanıyor… Yeter diyorum, meydan okurcasına ayağa kalkıyorum, bir hışım kendimi dışarı atıp selvilere doğru yola çıkıyorum… İnadına ay aydınlık… Beynim, ruhum, gözlerim… Biri sözünü bitirmeden diğeri başlıyor…  “Baban da beklenmedik yaşta çökmüştü, kötü bir insan değildi ki… Ağır bir yük yüklemişti yaşam omuzlarına, bir tek candı, dayanamazdı bu yükü kaldırmaya. Gücü yetmezdi, direnmişti, gözlerinle tanıksın, hiç şeksiz şüphesiz öyleydi, bütün gücüyle direnmişti, sonrası malum… Hiç beklemediğiniz bir anda çöküvermişti… Çocuk yaşta sizi bırakıp gittiği için de unu tuzu kuru olanlar kınamıştı babanı,  bir sürü çocuğu yetim bırakıp gitti diye… Öyle değildi oysa inadına direnmişti, hiç kimselerin direnemeyeceği bir inatla, sabırla direnmişti, gülerek, umut ederek, dahası yalansız, hilesiz hurdasız, hiç kirlenmeden, lekelenmeden direnmişti, ne çare yenik düşmüştü işte kahpe feleğin fendine… Kim ne derse desin, gözünle kalbinle bütün içtenliğinle sen tanıksın babanın yokluğa, yoksulluğa, çaresizliğe direnişine, babanı suçlayabiliyorsan bu selvi dalını da suçla…

 

Suçlamayan… Anlayan bir insan…

Çok mu uzaklarda bir düş…

Sözümüz burada bitti” deyip çekip gittiler. Doğru söze ne denirdi ki, ben tanıktım, benim için, anam için, kardeşlerim içindi bütün çırpınışları babamın ve ben bu çırpınışların hiçbir ayrıntısını unutmayan yıllar sonrasının tanığı…

 “ Yaprakları, sürgünleri, filizleriyle göz göze geliyoruz, utanıyorum “ özür dilerim seni böyle çaresiz bırakıp gittim” demeyi de yediremiyorum kendime… “Evet, seni alçak, seni hain, seni halden bilmez bizi böyle bırakıp gittin” demek yerine bir derviş hoşgörüsüyle gülümsüyorlar yüzüme, sanki teselli ediyorlar beni, yüzüm kızarıyor, ateş basıyor gövdemi, gözlerine bakamıyorum… Bütün içtenliğimle bir mucizenin gerçekleşmesini diliyorum, hemen, ansızın. “ Yine görmek istediğim gibi, göğü delen takla güvercinler gibi rüzgârda nazlı nazlı salınarak yapraklarının yeşiliyle gökyüzünün mavisini kucaklasın”.  Ya olmazsa” korkusuyla patikanın kenarına oturdum,  göz ucuyla başımı yukarı kaldırıp korktuğumu göstermemek için ürkek gözlerle baktım çatalın ayrıldığı yere. O da gözaltından beni izledi, “ Bizim için üzülme”… Konuşuyordu benimle, sesini duydum, basbayağı konuştu benimle, sitemsiz, sesinin zerresinde kırgınlık taşımadan… Yutkundum, sesim çıkmadı.  Umursamazlığımın utancı boğazımı sıkıyor, nefes alamıyorum... Arkama bakmadan uzaklaşıyorum utancımdan… Artık eskisi gibi ne çorak tepeden rüzgârda sallanışını izleyebileceğim, ne de koyu gölgesinde dinleneceğim… Keşke gelmeseydim, keşke görmeseydim nazlı nazlı salınışını, ne kolay olurdu, nasıl acısız, endişesiz, gamsız olurdum.

Üstelik çocukluğumdan aşinaydım, ölümcül yılkı atlarının vurularak öldürülmesine. Odun baltasını kapıp çatalın tam ortasına öldürücü bir darbeyle dalı çatalından ayırmak, yere sermek… Kuruyup ağaç olacak, sobalarda ateş, ocaklarda köz… Cazip… Öldürme duygusu… İnsanın o zifiri karanlık, acımasız içgüdüsü… Ölüm kutsal ve ölümü kutsayan ben… Ben yaşama, yaşatma kültüründen gelmedim ki… Yaşatmayı hayal bile etmedim, ölüm tarlalarında gezinmeyen rüyalarım bile olmadı… Ben bir kahramanım… Salınarak çıkmalıyım meydanlara, kuytu bir köşe bulursam ağlarım alıp yalnızlığımı karşıma… Kör bir kurşunun bedenimi delik deşik etmesinden korkmam da, amentü okumadan da geçemem mezarlık kıyılarından… Ben korkusuz bir kahramanım… Kaptım mı kör baltayı, çelik bana bakar, ben çeliğe bakarım… Çatalın tam ortasına… Güçlü bir darbe… İki metre uzanıvermiş toprağa kaşla göz arası…

Balta elimde, gittim geldim,  gittim geldim. Yer ıssız, kahramanlığımı görecek kimse de yok. Çelik bana bakar, ben çeliğe…  Ey mızmız kalbim, terk etmeliyim seni, varsın kurt kuş yesin, şu çelikten ödünç almalıyım dayanaklığı… Ey kuruntular kralı beynim, sana mı düşmüş kırılmış bir dalın başında gözyaşı dökmek… Okuduğun destanların kahramanları ne oldu, sana ne oldu böyle… Aslıma dönüp kahramanlığımı göstermenin bu ele geçmez fırsatını kaçırmamalıyım.  

Daha sık kullanır oldum o patikayı. Çorak toprağın bağrında kuraklığa inat, diğer filizleri geride bırakarak yarışırcasına birlikte çıkmışlardı gökyüzünü fethetme yolculuğuna. Çorak tepenin üstüne oturup günler boyu saatlerce izlerdim dallarının yeşilini gökyüzünün mavisine armağan eden yolculuklarını. Sen şimdi can çekişen bir yaralısın ve ben çocukluğumdan aşinayım ölümcül yılkı atlarının vurularak öldürülmesine…  

Astım suratımı çeliğe, tuttum nefesimi… Koşuyorum soluk soluğa… Bir darbe… Çatalın tam ortasından…

Yaklaştım yaklaşabildiğim kadar… Önümde görünmez bir manyetik duvar ki aşana aşk olsun… Duvarda bir slayt… Baltanın çeliği erimiş elimde, parmaklarımda okşanan selvinin ölgün yaprakları… Gövdenin teşekkür gülümsemesi… Bir fırtına, bir yağmur… Gökyüzü gürül gürül… Tepemde dört dolanır şimşeklerin yalımı… Kaldırdığım kolumu koparacak rüzgarın şiddeti… Çeliğin mavisinde yemyeşil çimenler gövermiş… Gökyüzünün dibi delinmiş gibi günlerce dinmedi yağmur, fırtınanın şiddetinden evden dışarı adım atmak ne mümkün… Şimşekler dönüp dolaşıp başımın üstünde havai fişek gösterisi yapıyorlar…

Nihayet… İlkyazın ısıtan güneşi… Hava güllük gülistanlık… Hımmm dedim… Tam sırası… Patikanın ıslaklığı yarı belime kadar cımcılık etti bedenimi… Çatal bana bakar, ben çatala… Solgun yapraklar gülümsüyor, ölü dal dirilmiş… İçim içime sığmıyor…

Gaipten sesler duyuyorum. “Sen insansın ben yağmurum, sen öldürürsün, ben can veririm, aslolan hayattır”…

“Eskiden, yaşınızın yetmeyeceği kadar eskiden boldum, tarlalarınıza, ormanlarınıza bereket yağdırır, size can veririm. Şimdi çekildim burçlarıma… Her şeyi öldürme alışkanlığınızla beni de öldürdünüz, toza dumana buladınız.  Denizleriniz çekildi, vahalarınız çorak, çöl oldu… Bir kez yaşatmayı dene. Benim düşüme ortak ol, aynı rüyayı görelim, Denizlerde ak beyaz dalgalar oynaşsın, çayırlarınız yemyeşil, ormanlarınız gümrah, dereleriniz berrak aksın… Çocuklar açlık kelimesini unutsun, susuzluktan dudaklar çatlamasın… Öldürme, yaşat… Bırakıp gitme, ayağa kaldır. Fırlatıp atma, destek ol… Bir demet karanfil… Almaz mısın? Karanfiller benim ürünüm, kokusu ve kırmızısı benden… İkindiüstü damlalarımda yaşarsınız en yaşanılası aşklarınızı, şarkılarınız benden alır ilhamını…

Bu rüya değil, hayal görmüyorum. Yağmurun gülen yüzü yine yağmur… İnce, zarif parmaklarıyla uzattığı karanfili aldım, teşekkür ettim. “Kahraman olman gerekmiyor, gülümsemeyi öğren” dedi.

Öldürmek ve yaşatmak… Aslolan hayattır….

Ben çocukluğumdan aşinayım ölümcül yılkı atlarının vurularak öldürülmesine…

 Ya kör bir balta, ya yağlı bir kurşun… Siz öldürürken atların gözlerine bakamazsınız da onların bakışları deler geçer içinizi…

Söyleyin, kimim ben… İçindeki canavarın dünyayı ateşe vermesinden haz alan bir sadist, bir zavallı mı, “gülümserseniz dünya gülümser” diyen bir derviş mi? İnsanlaşacağıma ilişkin hiçbir umut kırıntısı da mı taşımıyorum, kimim ben, kimim?

Biz kendimizin katiliyiz, içimizdeki canavar uzatır durur başını, tütün basmazsak birbirimizin yarasına, olamazsak birbirimize merhem, zapt edene aşk olsun.

Bütün kanlar kırmızı, kanın başka rengi yok. Canavarlaşmak ya da gülümsemek… Herkese…   

Ey okur… Kurtarın beni, kurtarın beni ve kendinizi…

 
Sanatsal Yazılar