Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Siyasal Yazılar

Uygarlık Çatışması mı Sınıf Mücadelesi mi? Makalesine Dipnot-04

DİPNOT

“Kitle” dergisinin 2006 Haziran sayısında ( 59 sayı) yukarıdaki başlıkla yayınlanan makalemizde “ Kapitalizm, bugün “terörist” olarak tanımladığı “siyasal İslam”ın gelişimini ve güçlenmesini bizzat kendisi yaratmış ve yarattığı bu ucubeyi de yine saldırgan ve işgalci amacına uygun olarak kullanmıştır, kullanmaktadır” denilerek, yazıya “ Küresel kapitalizme karşı bağımsızlığın, Ortaçağ gericiliğine karşı laisizmin savunulması, sınıf mücadelesinin değişik görüntüleridir” denilerek devam edilmiştir. Yukarıya alıntıladığımız tespitin “ siyasal İslamın Batı kapitalizmince yaratıldığı”na ilişkin bölümü sosyalistler dışındaki gözlemcilerce de kabul görmektedir. Belki apaçık bir olgunun dolaysız gözlemidir. Ancak, siyasal İslamın, yaratıcısı kapitalizm tarafından kullanıldığı hususu sosyalistler ile diğer gözlemcilerin ayırım çizgisidir. Konu, ırakta, siyasal İslamın silahlı gücü Zerkavinin öldürülmesi ile yeniden güncellik kazanmıştır. Sistemin sözcüleri tarafından son beş yılın değerlendirilmesine ve önerdikleri çözümün içeriğine bakıldığında, aşağıdaki özet bilgiye ulaşmak zor olmayacaktır.

Devamını oku...

 

Uygarlık Çatışması mı Sınıf Mücadelesi mi?-03

Yazımızın ikinci bölümünde, küresel kapitalizmin sözcülerinin “ tarihin sonunun geldiği”ni, “sınıf mücadelelerinin bittiği”ni, görülen çatışmaların “ uygarlıklar arası çatışmalar” olduğuna ilişkin kehanetlerine değinmiş, sınıf mücadelesinin ideolojik,örgütsel ve pratik yöneliminin doğru saptanması açısından bu karşı-devrimci tezlerin iç yüzünün açığa çıkartılmasının, devrimcilerin “ertelenemez” görevleri olduğuna işaret etmiştik. Kapitalizmin ekonomik, politik, siyasi ve kültürel olarak yeni yönelime girdiği 1990 lardan günümüze, bir dizi kavram da günlük yaşama girmiş, ancak kavramları üzerine oturdukları gerçeklikten kopartılıp soyutlanarak “ tapılan ayetler” haline getirilmiştir. Kapitalizmin akıl hocalarının tam da istediği buydu. Gündemi oluşturan kavramların üzerine oturdukları “ reel gerçekliğin” anlaşılması bakımından bıktırıcı olma pahansa kısa bir geriye dönüş zorunluluğu duymaktayız. Tekelci döneme girmesiyle birlikte kapitalizmin devresel bunalımları artmış, tekrarlanan bunalımların  arasındaki süre kısalmıştır, etkisi bir öncekine göre yıkıcı ve şiddetli olmuştur.Birinci bunalım döneminin sorunlarını kendi aralarındaki savaşla aşmaya çalışan kapitalistler, savaş sonrası savaş ekonomisinin göreli rahatlığını yaşamışlarsa da, uzun erimde, savaş bunalımı artırmaktan başka işe yaramamıştır. Merkezi ve yoğun üretime geniş pazarlar arayan kapitalistler birinci paylaşım savaşıyla, sistemin karşısında ve sistemin tasfiyesini hedefleyen bir devrimle karşılaşmışlar, kapitalistler arasındaki çelişkiden Sovyet devrimi gerçekleşmiştir. Savaşın sonucu ekonomide göreli rahatlama yaşayan kapitalizm, birinci devresel bunalımı hazırlayan süreden daha kısa bir sürede ikinci bunalımını yaşayacak, yine bunalım kapitalistler arası savaşa yol açacaktır. İkinci paylaşım savaşı sonucu kapitalizm için bir hüsran olacaktır. Değil pazarlarını genişletmek, yeryüzündeki pazarlarının üçte birini yitirecektir. Doğu Avrupa’da kurulan  Halk Cumhuriyetleri Sovyetlerle birlikte Sosyalist sistemin içinde yer alacaktır. Artık kapitalizm tek sistem değildir ve karşısında kapitalist  sistemi sıkıştıracak, kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfı hareketlerini, sömürge-yarı sömürge ülkelerde bağımsızlık hareketlerini destekleyecek sosyalizm vardır. Nitekim, savaşın hemen ertesinde ulusal kurtuluş savaşlarının çığ gibi büyüdüğü ve yayıldığı, başarılar kazandığı görülecektir. Ulusal Kurtuluş savaşlarının yayılması, başarılar kazanması kapitalizmin sömürge pazarlarından çekilmesi sonucunu doğuracak, dahası, anti-emperyalist  ulusal kurtuluş savaşlarına Komünist-Sosyalist partilerin öncülük etmesiyle bu ülkelerin ileride anti-kapitalist bir çizgi izleme olasılığının güçlü olması, bu ülkelerin sistemden tamamen kopması anlamını taşıyacaktı.

Devamını oku...

 

Uygarlık Çatışması mı Sınıf Mücadelesi mi?-02

 

Yazımızın, geçen sayıdaki bölümünde Huntington’un “uygarlıklar çatışması” ve Fukiyama’nın “Tarihin sonu” adlı tezleriyle, kapitalizmin yeni yöneliminin belirlendiğini, uygun hareket tarzını belirleyen kapitalizmin bütün yerküreyi “kayıtsız-koşulsuz”Pazar haline getirme histerisiyle saldırganlaşan kapitalizmin, önce zaaflarını da kullanarak sosyalist sistemi parçaladığını, giderek gerek açıkça işgal ederek, gerekse ulus devletlerin kronik zafiyetlerini oluşturan “etnik ve dini” farklılıkları kullanarak,”Evrensel Pazar”ın önündeki engelleri ortadan kaldırma çabasına giriştiğini belirtmiş, bu bağlamda kapitalizmin yeni yöneliminin doğru analiz edilmesinin ve ancak devrimci hareketin mevzilenme, ittifaklar, örgüt ve ideolojik bütünlüğünün önündeki sorunlara doğru teşhisler koyarak doğru bir hareket tarzı belirleyebileceğini vurgulamıştık.

 

Kapitalizm, yeni yönelimini topyekûn sadırıyla gerçekleştirmeye çalışırken amaçta sapma olmaksızın yöntemde “farklı”imiş gibi davranmakta ve gerek kitlelerin gerekse aydınlarımızın, olayı kavramasında bulanıklık yaratmaktadır. Sistemin ABD kanadı ağırlıklı olarak “askeri güce” başvururken, AB kanadı sözüm ona bu yönteme “karşı imiş” gibi davranmakta, kapitalizmin sömürü ve yağmasını “insan hakları, demokrasi, özgürlük” gibi-aslında sosyalistlerin program ve söylemleri olan- kavramlar üzerinden gerçekleştirmeye çalışmaktadır. ABD nin askeri zoru kitlesel tepkilere neden olurken, AB nin “demokrasi ve insan hakları” nı sömürünün evrenselleşmesinin aracı olarak kullanması, özellikle saf dirik aydınlar arasında rağbet görmekte, taraftar bulabilmektedir. Bu aydınlar, olaya salt kendi bireysel çerçevelerinden yaklaşıyor olsalardı elbette böyle bir yazının konusu olmayı da hak etmiş olmayacaklardı. Ne var ki, bugün “insan hakları ve demokrasi” adına kapitalizmin sözcülüğüne soyunanlar, geçmişteki Marksist kimliğinin arkasına gizlenerek ve yüzlerine “sosyalist maskesi” geçirerek  “görevlendirildikleri”güçler adına, “lejyon askerleri” ruhuyla saldırmakta ve hizmetlerini sunmaktadırlar. Elbette, “küresel kapitalizmi” tanrılaştıranlar yalnızca bu türler değildir ve bunu yüzlerine “sosyalist maskesi” takarak yapmamaktadırlar. Bu türlerin yüzlerinin açığa çıkartılması, durumun kitlelerce kavranılması önem taşımaktadır.

Devamını oku...

 

Uygarlık Çatışması mı Sınıf Mücadelesi mi?-01

20. yüzyıl biterken,  gerisinde biriktirdiği karşı devrimci potansiyel, süreci adeta “ sil baştan” dedirtircesine geri çevirdi. 1990 larda Sosyalist bloğun yıkılmasıyla, kapitalizm, yaşam damarını tıkayan, adeta sistemin boğazını sıkan tarihi bir engelden kurtulmakla her şeyi yeniden ve “ kendisine göre”  düzenleme savaşını başlattı. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupaki Sosyalizm, Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki devrimci mücadeleler sonucu varlığını korumaktan bile acze düşen kapitalist sistem, yerküre ölçeğinde her şeyi sisteme göre ve sistem için düzenlemenin fırsatını da yakalamış oldu. Karşı devrimci saldırı, iç içe geçmiş ve karmaşık, çok yönlü bütün saldırı araçlarını birlikte, eş zamanlı, art arda ve kesintisiz kullanmanın maddi, kültürel ve psikolojik temellerini artık açıkça “savaş tehdidi” üzerine değil, “ideolojik ve kültürel” varsayımlar ve çarpıtmalar üzerine inşa etmektedir. Bu kapitalizmin tarihinde elbette yeni bir şey değildir, ancak, geçmişte bu yönteme verdiği önemle bu gün kıyaslandığında, bu saldırı türün çapı ve boyutlarıyla düşünüldüğünde, geçmişte başvurduğu bu yöntemin bugün için oldukça kadük kaldığı görülecektir. Örneğin, ortaçağda Batının, zengin ipek ve baharat yollarını ele geçirmek için, dinsel motifle süslediği, “kutsal haçlı seferlerini” yüzyıllardır sürdürdüğü bilinmektedir. Amaç açık ve belli, ancak yöntem de o ölçüde sade ve basit: Geniş halk katmanlarının sömürü ve talan savaşına seferber edilmesinin en güçlü ve en olanaklı aracı, tanrı buyruğu Hıristiyanlığın yeryüzünde egemenliğinin sağlanmasıdır. Ortaçağda başvurulan bu tek yönlü, açık ve basit yöntemle, Batı kapitalizminin bugün başvurduğu karmaşık ve girift yöntem tartışmanın konusun oluşturacaktır.


Bilindiği gibi, Kapitalizm, Sovyetler Birliğinin yıkılışından sonra, gerek kendi iç boğazlaşmaları paylaşım savaşlarıyla, gerekse kapitalizmi kuşatan, etki alanlarını daraltan ve sömürüsüz bir yaşamın mümkün olduğunu ve elde edilebilirliğini ortaya koyan sosyalizm ve ulusal kurtuluş savaşıyla uğradığı prestij kaybının telafisi için yeni olanaklar elde etti. Girdiği bu dönemin yönelimini bir yandan maddi, ideolojik ve kültürel sözüm ona çok yönlü akademik tartışmalarla şekillendirirken, diğer taraftan bununla birlikte ve eş zamanlı olarak yeniden örgütlenmesini olanaklı kılan gündemini oluşturdu. Akademik ve ideolojik tartışmalarda, kapitalizme engel teşkil eden ne varsa, artık olmayacaktı ve bu nedenle “ tarihin sonu” gelmişti. Bu “ bilimsel kepazeliği” akademik tartışma adına Fukiyama üstlenecek ve “tarihin sonunun geldiğini” ilan edecekti. Bunun anlamı, Ulus devletler, kapitalizmin yeni yöneliminde, kendini yeniden ürettiği  “yenidünya düzeninde” ihtiyaç duyduğu sınırsız pazarların bir engeli idi ve artık “ Ulus Devletler” dönemi bitmişti. İkincisi, sınırsız pazarların sınırsız ve tartışmasız mutlak gücü kapitalizmde “ sınıf mücadeleleri”nin de sonu gelmişti. Globalizm, yenidünya düzeni, kareselleşme gibi adlar verilen “ yeni kapitalizm”in sınırsız sömürüsü, tarihin bütün çağlarında insanlığın özlediği yeni bir yaşamdı. Kapitalizm, sözcüleri aracılığı ile ürettiği “ bilimsel çarpıtmanın” gereğini yerine getirmekte geç kalmayacak, Ulus Devletlere karşı topyekûn saldırıyı başlatmakta geç kalmayacaktı. Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra sıra Doğu Avrupa’ya gelecek, İkinci paylaşım savaşından sonra değişik etnik kimliklerin, farklı milliyetlerin bir arada ve barış içinde yaşayabildiğinin açık örneği olan Yugoslavyada “milliyetçilik rüzgârları” estirilecek ve Barışın ülkesi etnik boğazlaşmaların arenası olacaktır.”Etnik ve dini kimlik problemi” adeta yaratılacaktır ve bu hassasiyet kaşınacaktır. Ulus Devletleri- hele bu devletler az buçuk antikapitalist bir yörüngedeyse- kapitalizmin karşısında zayıf düşürmenin en etkili silahı olan milliyetçilikle vurulacaktır. Bir ülkedeki veya bir bölgedeki etnik –dini kışkırtmalar, farklı bölge ve ülkedeki etnik ve dini kışkırtmaları da tetikleyecek ve “ tarafgirlik” yaratılarak, aynı silah, bu ülke ve bölgelere de yayılacaktır. Yugoslavya’daki Sırp-Boşnak çatışmasında, Emperyalistlerin donatıp teçhiz ettiği Arnavut ve Boşnak taraftarlığı, bu meyanda ülkemizde daha çok “ Müslümanların kırılması” gerekçesiyle “Boşnak taraftarlığı” yaratmış ve emperyalistler oyunlarını başarıyla oynamışlardır. Emperyalistlerin Yugoslavya’yı yutmasına direnen Miloseviçten ise nasıl bir “canavar yarattığı” ve yalanına dünya ölçeğinde nasıl güçlü kamuoyu oluşturduğu belleklerdedir. Aynı oyun, Rusyada, emperyalistlerce Çeçenlerin dama taşı olarak kullanılmasında sahnelenmiş, “Çeçen masumiyeti”ne inandırıcılık kazandırılmıştır. Orta-Doğu ve Kafkaslar gibi enerji bölgelerinde etnik ve dini Milliyetçiliğin tırmandırılması ve etkin kılınması, kapitalizmin bu bölgelerdeki etkisini ve gücünü artırmıştır. Dahası, bu öylesine güçlü bir yalan, bir çarpıtmadır ki,  ülke ve bölge aydınları ve sözüm ona ilericileri, etnik-dini kışkırtmaların arkasındaki güçleri ya görememişler, ya da görmek istememişler ve misyonları gereği karşı olmaları gereken emperyalist-kapitalizmin bu temelli kışkırtmalarına araç olmuşlar, saldırılara meşruiyet kazandırmışlardır. Kapitalizmin paralı bilim adamı Fukiyama bile, “eski solcularca” bu denli baş tacı edilmesine herhalde şaşırmıştır.

Irak’ın işgali ülkemiz kamuoyunda Anti-Amerikancı bir görünüm yaratmıştır. “ Görünüm” diyoruz, çünkü kalıcı bir örgütlenme ya da bir yurtsever cephe oluşturmanın alt yapısının ipuçlarını veren bir tepki değildir. Mevcut eğilimin “ dinsel temelli” olduğu görülmektedir. Kapitalizmin teknisyenleri, sınıfsal örgüt ve bilinçten yoksun tepkiyi ıslah etme becerisine sahip olduklarını şimdiye değin çok kez gösterdiler, bunu şimdi de yapabilirler. Onlar için ortam uygundur ve karşı koyucu ve tepkiyi sınıfsal-yurtsever mecraya kanalize edici kapsayıcı sınıf örgütlenmesinin var olmayışı, olanların kitlesel düzeyde etkin olmamaları, kapitalistler için bulunmaz bir fırsattır. Oyunun senaryosu kapitalizm tarafından yazılmıştır ve oyuncular senaryoya uygun seçilmiştir. Irak’ın işgaline tepkinin görünen başat biçiminin  “dinsel motif ve kaygılı” olması, görünümün Hristiyan-İslam çatışması olarak adlandırılması ve bu adlandırmanın inandırıcılık kazanması da, senaristlerin uzun vadeli ve her adımlarını kendi içlerinde bütünlüklü ve tutarlı attıklarını göstermektedirler. Acaba Fukiyamanın “tarihin sonunu” getiren akademik demagojisi ile Samuel Huntington’un “ uygarlıklar çatışması” kapitalizmin saldırılarının üstünü örtme görevinde çakışma noktasında mı buluşmuşlardır? Bilindiği gibi Kapitalizmin yeni ideologu Huntigton’a göre, tarihin ileri taşıyıcılığında, uygarlığın gelişmesinde her biri kendi içinde anlamlı ve belirleyici olan unsurlar önemini kaybediyor, belirleyicilik uygarlıklar çatışmasına yükleniyor. Huntingtonun uygarlık adlandırması ise “dinsel belirleyicilik”….Yani, yeryüzünün iki büyük uygarlığı İslamiyet ve Hıristiyanlık. İşte bu noktada yukarıda belirttiğimiz endişe de kendini ele vermektedir ve Irakın işgaline “ dinsel” kaygıyla yaklaşmanın, kapitalizmin demagogu Huntingtonu haklı çıkarmak olacağını düşünmekteyiz. Açılımlara sonraki sayıda devam edeceğiz.

 

Yeni Sömürgeciliğin Değişkenleri/08

Yazının önceki bölümlerinde yeni sömürgeciliğin değişkenlerinde üç olguya vurgu yapılmış, dikkat çekilmişti. Birincisi; Sermaye birikimi gelmiş olduğu düzey itibariyle, doğumunu ve varlığını borçlu olduğu ulusal sınırları ortadan kaldırarak küresel boyutta tüm yer küreyi egemenliği altına almak istemektedir. Bu niteliği ile süreç içinde oluşan Uluslar arası sermaye bir dönemler sömürüden pay alan ulusal sermayenin egemenlik/sömürü alanını da ortadan kaldırmış, bu sermayeyi tasfiye etmiştir. Bu gün ulusal sermaye kapitalizmin yan sanayii olma özelliğine indirgenmiş, egemenlik alanlarında söz ve karar hakkını yitirmiştir. ( Bu koşullarda neden ulusalcılığın tarihsel sürecini tamamladığına ve çözüm olamayacağına, artık bütün ülkeler için neden demokratik devrim sürecinin tamamlanarak sosyalizmin inşasının kaçınılmaz tek devrim programı olduğuna ilişkin tezimizin dayanak noktası da budur).  Bunun en kısa yoldan ortaya çıkardığı sonucunun tanımı sömürünün ağırlaştırılarak sürdürülmesidir. İkincisi, ağırlaşan sömürüye karşı kitlesel tepkilerin pasifize edilmesinin yolu da bir yandan baskıcı rejimlerin inşası, diğer yandan kitlerin etnik ve dinsel aidiyetlerinin farklılığı üzerine kurulu sosyolojik, kültürel, psikolojik olarak uzunca bir “edilgenleştirme/siyasal olarak yedekleme” süreci sonunda emperyalist/kapitalist iktidarlara bağımlı hale getirilmesidir. Üçüncüsü, Sömürünün işsiz bıraktığı, adeta açlıkla burun buruna yaşayan toplumsal kesimin çaresizliklerini kullanarak bir “sadaka toplumu” yaratılması yoluyla toplumun oldukça geniş bir kesimini kapsayan alt kültüre mensup işsiz-yarı işsiz kesimlerin dinsel-geleneksel biat/tapınma kültürü içine çekilebilmesidir. AKP nin gerek yerel yönetimlerinin gerekse genel yönetim/iktidar politikasının yaygın olarak ücretsiz odun- kömür, yiyecek içecek dağıtması ve dinsel göndermelerle taçlandırması kırsal kesimlerde yaygın oy potansiyeline sahip olmasının nedenidir. Sistemin en gerekli ihtiyaçlarını karşılamaktan yoksun bıraktığı, bu nedenle sistemle en çok sorunu olması gereken işsiz-yarı işsiz yoksul kesimlerin en iktidar yanlısı görünmelerinin altında yatan gerçek de budur. Sistemin görünen yüzü olarak AKP iktidarının bu politikası yoksul kitlelerin büyük kesiminde kabul görmüş, kitleler ideolojik ve politik olarak yedeklenmiş, AKP politikalarının destekçisi olmuştur. Klasik burjuva toplumlarında görülen, işçi sınıfının genel bütünlüğü içinde ayrıcalıklı küçük bir “işçi aristokrasisi” yaratarak ulaşmak istediği işçilerin genel toplamını sistemin destekçisi durumuna getirme amaç ve gayreti, sisteme bağımlı ülkelerde daha az giderle daha çok kitleye hitap eden sadaka ekonomisi yoluyla yapılmaktadır. Sömürü sistemiyle en çok çelişkisi olan toplumsal kesimin sistemin en yakın destekçisi konumuna getirilerek çelişkilerin yumuşatılmaya çalışılması, toplumsal öfke ve patlamaların ertelenip/ötelenmesi, iktidarların sistemle kitleler arasında kırılgan, yarını ne olacağı kestirilmeyen bir “suni denge” oluşturma politikasının sonucudur. Bu politikaların sistem açısından elle tutulur sonucu toplumun iktidara siyasal olarak yedeklenmesidir ve istenilen de zaten budur. Sadaka ekonomisiyle ve biat/tapınma kültürü ile sisteme yedeklenmeyen, sisteme karşı tepkisini bir şekilde dışa vuran, ilericiler, yurtseverler, sosyalistler, komünistler, çevreciler, feministler… Sistemle barışık olmayan toplumun çeşitli kesimleri imkan dahilindeki araçlarla tepkilerini bireysel ya da örgütlü olarak ortaya koymalarıyla baskıcı politikaları derhal karşılarında bulacaklar ve iktidarın hedefi olacaklardır.

Devamını oku...

 

Yeni Sömürgeciliğin Değişkenleri/07

“Sistem AKP’yi iktidara taşırken eline iki kart vermiştir. Birincisi; ılımlı İslam kartı, ikincisi etnik kart. AKP ilk elde birinci kartın gereklerini yerine getirmiş, toplumsal yaşamı ılımlı İslam’a endeksli olarak dinselleştirmiştir. Şimdi sıra Kürt kartındadır. Bu iki kart AKP’ye Büyük orta Doğu projesinin Türkiye ayağını düzenlemek için iktidar kartı olarak verilmiştir. Bu nedenle biz gelinen noktanın “Kürt sorunu”nu çözmeyle ilişkisi olduğunu düşünenlerden değiliz. Kürt sorunu Emek-Sermaye çelişkisinin yoğunlaştığı bir alandır ve çözümü de Emek-Sermaye çelişkisinin çözümünün içindedir.”

Yukarıdaki alıntı, bu başlık altında Kitle dergisinin Mayıs 2013 sayısında yayımlanan yazının bitiş paragrafıdır. Henüz sözüm ona “Kürt sorununun çözümü” konusunda “ılımlı islamın” iktidar partisi AKP, Kürt etnik siyasetinin temsilcisi BDP ve PKK kendi aralarındaki barışın adını “toplumsal barış” olarak adlandırmamış, PKK’nın silahlı güçlerinin geri çekilmesi başlamamış, PKK sürece ilişkin meşhur açıklamasını henüz yapmamış, iktidar partisinin toplumsal yaşamın bireysel alanını bile dinsel referanslarla düzenlemeye cüret edebileceği tahmin bile edilememişti. Bu iki sayının yayımlanması aralığında bölgede ve ülkede önemli ve sıcak gelişmeler yaşandı. Şimdi sürecin başlamasına ilişkin PKK’nın meşhur açıklaması ve açıklamayı izleyen gelişmeler yeniden hatırlanmalıdır. PKK’nın bu açıklaması satır başlarıyla şöyleydi: “Türkiye cephesinde Türkler ve Kürtler olmak üzere, bütün Orta Doğu halkları “İslam şemsiyesi” altında birleşmelidir. Musul ve Kerkük Misakı Milliye dahil edilmelidir”. PKK’nın açıklaması satır başlarıyla budur. Ancak  “birleşme şemsiyesinin islam” olmasına ve Musul-Kerkük’ün Misakı Milli sınırları içine alınmasına” ilişkin açıklamanın satır araları dikkatli okunduğunda “biz bunu bir yerlerden daha duymuştuk” nakaratı hemen hatırlanacaktır.

Devamını oku...

 

Yeni Sömürgeciliğin Değişkenleri/06

Öncelikle bu başlık altında yayımlanan yazının beş bölümünün içeriğine, soruna yaklaşım biçimimize ilişkin düşünce ve yaklaşımlarını ciddiye aldığımız arkadaşlarımızdan, dostlarımızdan gelen eleştirilere kısaca değinmek istiyoruz. Yönetilen eleştirilerin başlıcası yazının başlığı olan “ yeni sömürgeciliğin değişkenleriyle” ilintilidir. İleri sürülen itiraz şu: “Kapitalizm emek sömürüsü üzerine kurulmuştur. İki yüz yıldan bu yana da böyle sürmekte olup, yok olup gidene kadar da böyle devam edecektir. Emek sömürüsünün ortadan kalkmasıyla da zaten kapitalizmin kendisi ortadan kalkacaktır.” İleri sürülenler doğru ve itiraz kabul etmez. Doğru, ancak eksik bir yaklaşım. Eksiklik, bizi cevap vermeye zorlayacak kadar da bağışlanmaz bir yanlışı beraberinde getirmiştir.  Yaklaşımı tamamlayan ikin unsurun, üretim araçlarının özel mülkiyetinin ve Pazar sorununun yaklaşımın dışında bırakılması kapitalizmi sadece ve yalnızca “işçilerin emek sömürüsüne” indirgemek olur ki, bu yaklaşım Marksizmi değil ekonomizmi, sınıf iktidarını değil burjuvaziyle uzlaşılarak bu çelişkinin yumuşatılmasını öngören “reformizm” i işaret eder. İngiliz Fabianları da Marksist olduklarını ileri sürmüşler, ancak işçi sınıının ekonomik temelli örgütlenmelerle sömürüyü dengeleyeceklerini ileri sürmüşlerdi. Fabianlardan yüz elli yıl sonra bizzat kapitalizmin kendisi, sömürü yöntemlerini her türlü olanağı kullanarak hiçbir sınır tanımadan ve buna tahammül bile göstermeyeceğinin ispatıdır. Hayat Fabianların tatlı rüyalarını kabusa çevirmiştir.  Elbette emek sömürüsü-biz buna emeğin artık değer sömürüsü diyelim- kapitalizmin varlık nedenidir, emek sermaye çelişkisi kapitalizmle işçi sınıfı arasındaki uzlaşmaz temel çelişkidir. Çelişkinin çözümü üretim araçlarının özel mülkiyetinin işçi sınıfının iktidarı aracılığı ile toplumsal mülkiyete dönüştürülmesiyle son bulur. Kapitalizm işçi sınıfının emeğini üretim sürecinde sömürür.

Devamını oku...

 
Diğer Makaleler...
Sanatsal Yazılar