Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Her sistem gibi kapitalizm de kendini yeniden örgütleyerek varlığının devamını sağlamaya çalışır. Bunu yaparken, bir dönem sistemin işleyişinde başat rol oynamış, yönetme ve yönlendirme işlevini yerine getirmiş yöntemler, sistemin ulaşmış olduğu düzey açısından bir dönem sonra yeni işleyişe cevap vermekte yetersiz kalabilir, yeni örgütlenme biçimleri kaçınılmaz hale gelebilir. Bu olgu insan yaşamında olduğu gibi doğa ve toplum yaşamında da kendini gösterir. Özellikle kaydettiği aşamalar açısından iradi müdahalelerin kaçınılmaz olduğu toplumsal yaşamda bu olgu, sistemin içinde bulunduğu durumun anlaşılması açısından önem arz eder, sistem yeni yöntem ve yönelimleri dayatabilir.

Tam da bu noktada işleyişe cevap vermekten uzak yönlendirici faktörler atılarak,  sisteme canlılık kazandıracak yeni yöntem, işleyiş ve örgütlenmeler eskinin yerini alır.

 

Kapitalist sistemin tarih sahnesine çıkışından günümüze değin geçen yaklaşık iki yüz yılda sistem, birçok kez tökezlemiş ve her tökezlemesini işleyişe uygun yönelimlerle aşmaya çalışmıştır.

Bugün, güncel olan, ancak işleyişinin zorunlu bir aşamasının sonucu olarak Irakın işgali, İsrail eliyle Lübnan’a saldırısı, sistemin yeni yöneliminin sonucudur ve bu olgu kavranılmaksızın işleyiş bir bütün olarak anlaşılmaz. Olaylar karşısındaki tavır, ah vahlarla geçiştirilen küçük burjuva serzenişleri olmaktan da öteye gidemez.

Burjuvazi tarih sahnesine” özgürlükler adına” ( tabi feodalizmin ekonomik, aristokrasinin politik siyasi baskı ve kısıtlamalarına karşı) çıktı ve anladığı özgürlük “ekonomide serbest rekabet” siyasada, liberalizm idi. Çünkü burjuvaziyi toplumsal ve siyasal erk haline getirecek olan yönelim bu idi ve bu yönelime ulaşmak için ve ulaşıncaya kadar “ özgürlükçü”idi. Tabi, burjuvazi “ kendine “müslümandı” ve liberal demokrasi de kendi sınıfsal çıkarlarına uygunluk gösterdiği sürece “ demokrasi” idi. Yoksa diğer toplumsal katmanların da görece özgürlüklerden sınıfsal çıkarları doğrultusunda yararlanması gibi bir derdi doğal olarak olmayacaktı. Hızlı bir “uluslaşma süreci” ve kutsiyet kazandırılan “ulusal devlet” ,ulusal pazar oluşturmanın ilk ve ertelenmez göreviydi. Süreç tamamlandı, feodal imparatorluklar içinde yer alan milliyetler “ulus devleti” oluşturmakla burjuvazinin ihtiyaç duyduğu ulusal pazarı da yaratmış oldular. Yirminci yüzyılın başlarında, serbest rekabetle ekonomik ve toplumsal güç olma sürecini tamamlayan, bu süreye kadar işleyişinde serbest rekabet kurallarına riayet eden kapitalizm, yirminci yüzyılın başlarında ise, kendisini var eden kurallara artık tahammül edemezdi. Çünkü kendisini bu aşamaya taşıyan yöntemlerle varlığını ve sıçramasını devam ettirmek olanaksızlaşmış ve başkaca yönelimlere ihtiyaç duymaya başlamıştır. Artık serbest rekabet kurallarına göre işleyen bir kapitalizmden eser kalmamış ve tekelci döneme geçilmiştir. Her yeni dönemin kendisine uygun işleyiş, araç ve gereçlerini oluşturması da kaçınılmazdı ve tekelci kapitalizm döneminde de burjuvazinin artık ekonomide serbest rekabete, siyasada liberalizme ihtiyacı kalmamıştır. Ulus devlet bir dönem daha işlevini tamamlayabilirdi ve henüz, ulus devlete duyulan ihtiyaç bitmemişti. Bu döneme kadar sömürünün başlıca biçimi “artık değer sömürüsü”  iken, tekelci aşamayla birlikte burjuvazi,  sömürü alanlarını da genişletmiş, merkez kapitalist ülkelerde- sadece proleteryanın artık değer sömürüsü değil- diğer tüm halk katmanlarından da burjuvazinin kasasına değer transferi gerçekleşmeye başlarken, merkez dışı kapitalist ülkeler yağmaya açılmış ve sömürgecilik dönemi başlamıştır. Dolayısıyla merkez dışı kapitalist ülkelerin yeraltı ve yer üstü kaynaklarıyla ucuz işgücü de sömürü alanına girmiş bulunmaktadır. Bir taraftan yoğunlaşan ve iç pazarın artık cevap veremediği üretime Pazar bulmak, diğer taraftan sömürge ülkeler elde ederek yeraltı, yer üstü zenginliklere el koymak, kapitalizmin ulaştığı aşamanın zorunlu sonucuydu ve işlerlik de buna uygun olarak yeniden düzenlenecekti. Emperyalist kapitalizmin, üretimin aşırı birikimiyle üretim araçlarının özel mülkiyetinden kaynaklanan çelişkisine acil çözüm, daha geniş pazarlara sahip olmakla bulunabilirdi ve bütün emperyalist kapitalist ülkeler bu “sihirli güce” sahip olmak için boğazlaşmaya hazırdı ve zaten başkaca çözüm de yoktu. Birinci paylaşım savaşıyla sömürgeler ve nüfuz alanları, savaş galibi emperyalist devletler lehine yeniden düzenlendi. Sömürü yine biçimsel değişikliğe uğramış, meta ihracı ağırlıklı olarak yerini sermaye ihracına bırakmıştır. Yeni işleyişin sonucu olarak “işbirlikçi burjuvazi” marifetiyle sömürü disipline edilmeye başlayacaktır. İki paylaşım savaşı arasında, pazarı aleyhlerine kaybeden emperyalist devletler, yeniden örgütlenmelerini sağlayarak mevcut Pazar paylaşımına karşı itirazlarını yükseltmişler ve çelişki yeni bir savaşla çözülmeye başlamıştır. İkinci paylaşım savaşı ve faşizmin damgasını vurduğu bu evre, kapitalizmin çelişkilerini yoğunlaştırıcı ve sık sık krizlere gebe bir dönem yaratmıştır. Sovyetler Birliğinde kurulan sosyalizmin Doğu Avrupa ile bütünleşmesi sonucu, yeryüzünün üçte biri emperyalist kapitalist sömürü alanının dışına çıkarken, Asya ve Afrikadaki antiemperyalist ulusal kurtuluş savaşları emperyalizme darbeler indirmekte, peş peşe birçok ülke siyasal bağımsızlığını kazanmaktadır. Emperyalist kapitalist sistem gerek metropol ülkelerde, gerekse geri bıraktırılmış ve sosyalist ülkelerde hızla prestij kaybına uğramaktadır. Bu dönem itibariyle uğranılan prestij kaybı iç siyasada “ siyasal demokrasi”nin ikamesiyle karşılanmaya çalışılacak, kitlesel tepkiler seçim sisteminin Anayasal hak olarak düzenlenmesi, eşit oy hakkının kabulü ile, sisteme duyulan tepkiyi sistem içinde eritme politikası etkili olacaktır.  İkinci paylaşım savaşı, sonuç itibariyle bütün sistemin bunalımını derinleştirirken, sistem içinde de İngiltere hâkimiyetini kaybetmekte, ABD sistemin Jandarmalığını üstlenmektedir. Savaşla birlikte sınıf örgütlerinin faşizme karşı gösterdiği direncin gücü, savaş sonrası işçi sınıfı hareketlerinin sistemi tehdit eder boyutta güçlenmesi, kitlesel eylemler ile ekonomik ve demokratik taleplerin yaygınlaşması, yaşam düzeyinin görece iyileşmesi kıta Avrupa’sında “siyasal demokrasiden” “sosyal demokrasiye” geçişin de nedeni olacaktır. Bir taraftan işçi sınıfının ve demokratik güçlerin siyasal yaşamdaki ağırlığı artarken, diğer yandan adım adım emek güçlerinin “iktidara talip olma ağırlığının” ideolojik ve politik önlemleri de alınmaya başlanacaktır. Sınıf ideolojisinden sapmalar bizzat burjuvazinin eliyle ve “sol aydınlar” marifetiyle sınıf hareketinin içine taşınacak, “iktidar olmanın” araçları etkisizleştirilecek ve sınıf hareketi “ ekonomizm” batağına mahkûm edilecektir. Giderek işçi sınıfının “ iktidara talep olma” birikim ve deneyimi” etkisizleştirilecek ve “sosyal demokrasi” eliyle sınıf parti ve örgütleri sistemin parçası haline getirilecektir. Kıta Avrupa’sında içte bunlar yaşanırken, sömürge ülkelerde emperyalist kapitalizmin sömürü mekanizmalarında bir geri adım atmaktan söz etmek mümkün olmayacaktır. Bu ülkelerde sömürü bütün ağırlığı ile devam ederken, Ulusal Kurtuluş Mücadelesi veren ülke halkları burjuvazinin bütün vahşetine ve saldırganlığına tanık olacak, savaşın ekonomik, siyasal, kültürel ve psikolojik yıkıcılığı yaşamlarının bir parçası olacaktır. Geri bıraktırılmış ülkelerin kaynaklarının yağmalanmasından pay alan kapitalist ülkeler işçi sınıfı, ülke burjuvalarının yanında yer almakta, sınıfın parti ve örgütleri de işçi sınıfının kendine özgü değerlerinin dezenformasyonunun gönüllü sözcüleri olacaklardır. Burjuvazi sınıf mücadelesinin “ olmazsa olmazlarını” tahrif ederken, işçi sınıfının ileride kendisi için oluşturacağı “iktidar tehlikesini” bertaraf etmek için ideolojik saptırmalarla sınıfı “ehlileştiriyor”, mücadeleyi de sözüm ona gereksizleştirip ortadan kaldırıyordu(!)... Bu amaca uygun aydınları bizzat “soldan” devşirmekte ve bu sözüm ona bu aydınlar(!) aracılığı ile de ideolojik ve politik zaferini ilan etmektedir. Bu dönem, merkez kapitalist ülkelerde işçi sınıfının ve diğer halk kesimlerinin göreceli refah yıllarıdır. Geri bıraktırılmış ülkelerde ise çarpık kapitalizmin ikame edilmeye başlandığı, alt yapıda yer yer feodal üretim biçimiyle kapitalist üretim biçiminin yan yana bulunduğu, giderek feodal üretim ilişkilerinin kapitalizmin işine geldiği ölçüde ve işine geldiği kadar tasfiye edildiği yıllardır. Üst yapıda ise feodal yaşam tarzının din, gelenek, töre v.b- korunmasına özen gösterilmektir. Üst yapıda gerici ilişkilerin egemenliği, kitlelerin “sol”laşma sürecinin önünde önemli engellerden biridir. Bu olgu ülkemiz dâhil, bütün geri bıraktırılmış toplumların karakteristik yapısını oluşturmaktadır. Örneğin –Lübnan’daki işgali kastederek- “ İslamcı faşistlere karşı savaştığını söyleyen ABD, işgali altındaki Irakın siyasal rejimini “ siyasal İslam olarak” belirlemekte ve Irak Anayasasına, yasaların “ şeriat hükümlerine aykırı olamayacağı”nı koydurmakta, İran ve Suriye’ye göz dağı verirken şeriatın göbeğindeki ve çıkarlarıyla ters düşmeyen Suudi Arabistanı ve diğer Arap emirliklerini koltuğunun altından ayırmamaktadır. Bu nedenle, “AB’ci kesimlerin özellikle geri bıraktırılmış ülkelerde şeriat ve irticaya karşı “ hoşgörü” çağrısında bulunmaları, irticacı örgütlenmenin “demokratik hak” olduğu yalanı, “ bir arada yaşama kuramları” geliştirmeleri  -sanki aynı ülke ve toplumda, zaten iç içe yaşanmıyormuş gibi- anlamlıdır. Bu gün gericiliğin dinsel temeldeki kitlesel tabanının, 12 Eylül öncesinde devrimci grupların kitle tabanını oluşturduğu düşünülürse, emperyalizmin oyununun çapı ve büyüklüğü de ortaya çıkmış, kendilerini “ilerici ve demokrat” olarak adlandıranların bu oyunu yutacak ve hatta “ demokratik hak ve özgürlük” olarak adlandıracak kadar “saf salak” olduklarını, neyin ve kimin hizmetinde olduklarını ortaya koymaktadır. Devrimci Marksist kesim ise ideololojik ve örgütsel zaafiyetleri nedeniyle toplumsal bir güç olmaktan uzak oluşu, karşı devrimin  kitlesel temel oluşturmasına engel olamamaktadır.

Buraya kadar olan açıklamalarımızın amacı, emperyalist-kapitalizmin güncel saldırılarını anlamanın ve adlandırmanın yolunun, sınıf mücadelesinin geçirmiş olduğu aşamaların, sınıfların bu aşamalarda edindiği deney ve tecrübelerin anlaşılmasıyla mümkün olabileceğidir. Sınıf mücadelesinin “ olmazsa olmazları” ne denli etkisizleştirilir ve işçi sınıfı örgütsüz bırakılırsa emperyalist kapitalizmin savaş ve sömürü düzenini pekiştirmesinin önündeki tek engel de ortadan kaldırılmış olacaktır.

İki binli yılların arifesinde  –objektif durumuna uygun olarak-  yeni mevziler kazanan emperyalist kapitalizm, edindiği deney ve tecrübeyle, ideolojik, politik ve kültürel saldırılarını tarihinin hiçbir döneminde görülmeyen boyutta ve çok yönlü olarak artırarak saldırıya geçmiştir. Ancak safların inanabileceği, ya da kasıtlı olarak görmemek için gözlerini kapayanların görmek istemediği bir senaryo ile 11 Eylül olaylarını tezgâhlamış ve sonucunu geniş kitle desteği sağlayarak almış, “ terörizme karşı savaş” adı altında bütün yer küreyi emperyalist kapitalizmin sömürü ve tahakkümüne almak için cehenneme çevirmeye başlamıştır. Bu sütunda yazdığımız diğer yazılarda da ısrarla belirttiğimiz gibi, tarih sahnesine “ Ulus Devlet” ile çıkan ve “Ulus Devlet” ile var olan emperyalizm, gelmiş olduğu seviye itibariyle artık Ulus Devlete ihtiyaç duymak bir yana, bu devletlerin çoğunluğunun kendisinin işbirlikçisi olması bile yetmemiş, Ulus Devletleri ihtiyaç duyulan pazarlar için  “engel” olarak görmeye ve ortadan kaldırmaya başlamıştır. Bilindiği gibi Yugoslavya bunun ilk adımıdır. Etnik ve dini farklılıklar “parçalanmanın” bir aracı olarak kullanılmış ve istenilen sonuç alınmıştır.11 Eylül, sonuçları itibariyle iyi “tasarımlanmış” ve “terörizme karşı savaş” yutturmacısı adı altında Afganistan’ın işgali ile başlayan süreç,  Irak ve Lübnan’ın işgali ile devam ederken, K.Kore, Suriye ve İran’a tehditlerin ardı arkası kesilmez olmuştur. Olay, Bush’un belirttiği gibi bir “Doğu-Batı” çatışması, “İslam-Hıristiyan” çatışması olmayıp, yerküreyi kayıtsız koşulsuz emperyalist kapitalizmin sömürü alanına çevirme girişiminin,  “Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika” projesinin adım adım uygulanmasıdır. Yani sömürü alanlarının küresel kapitalizmin işleyişine uygun olarak yeniden düzenlenmesidir.  Bu nedenle görünürde çatışan taraflar olarak İsrail ve Hizbullah üzerinden değerlendirmelerde bulunmak, tespitler yapmak yanlış ve yanıltıcıdır. İsrail ve Hizbullah aysbergin görünen kısmıdır. Irak ve Lübnan’ın işgalinin bu şekilde tanımlanması emperyalistlerin dezenformasyon üstünlüğüdür, çarpıtma becerisidir. Meşhur “ Medeniyetler çatışması” olayı böyle adlandırmamızı ve bilgi kirliliği içinde olayların gerçek nedeninin üstünün kapatılmasını istemektedir. Bush’un “ İslamcı faşistlerle savaşıyoruz” demagojisine prim yaptırmaktır. Savaş, emperyalizmin tüm insanlığa karşı yürüttüğü savaştır ve savaşın tarafları emperyalistler ile tüm halklardır. Emperyalist kapitalizm, yeni işleyiş biçimine uygun olarak kapitalist merkez ülkelerde emekçi kesimin ekonomik demokratik mevzilerine saldırırken, merkez dışı ülkelerde savaş ve işgalle yeni sömürü biçimini şekillendirmektedir. Bu nedenle, özellikle merkez kapitalist ülkelerde, ikinci savaştan sonra- gerek bu ülkeler işçi sınıfının mücadeleler sonucu elde ettiği ekonomik –demokratik hakların olsun, gerekse sosyalizmin bu ülkelerdeki halk kesimleri arasında yaygınlaşan saygınlığını engellemek amacıyla olsun, kazanılan mevziler alınmakta, demokratik kazanımlar birer birer elden çıkmaktadır. Sendikasızlaştırma, anti terör yasalarının yürürlüğe konulması, işsizliğin ve pahalılığın artması şimdilik ilk görünenlerdir. Kısaca, “ göreceli refah “ açısından da merkez kapitalist ülkeler işçi sınıfı için “Lale devri” bitmiş, bundan böyle kapitalist sömürünün bütün ağırlığı ile yaşanacağı vahşi kapitalizm dönemi yeniden başlamıştır. Bu nedenle eylemli olarak işçi sınıfı savaş karşıtı bir güç olmaktan uzak olsa da, esasen savaşın öncelikli tarafı potansiyel dünya işçi sınıfıdır. Emperyalizm, savaşı diğer bölgelere taşımanın yalanını üretmeye devam etmektedir.”2006 yılı Ağustos ayı ortalarında İngiliz Havayollarına sabotaj” haberi bu yalanın yeni bir halkasıdır ve yalanlar üretilmeye devam edecektir. İşgale karşı BM tavrı da yadırgatıcı olmaktan uzaktır. Aldığı kararlarda “İsrail’e “işgale, yağmaya, öldürmeye son ver” demiyor, diyemiyor, “ işini gürültü koparmadan, sessizce hallet” diyor. Bu nedenledir ki, bugün AB cilerin, ABD cilerin savaş karşısındaki “ ah-vah”ları timsahın gözyaşlarıdır. Savaşa karşı inandırıcılık, sosyalizmin hedeflendiği Marksist tutumla mümkündür. Dinsel ve milliyetçi eğilimler sadece halkları kışkırtır ve yeni boğazlaşmalara yol açar,  emperyalistlerin işine gelir. Savaş, emperyalizmin varlık sebebidir ve savaşa karşı tavır da işçi sınıfı ve diğer emekçi kesimlerin örgütlü gücüyle ve sosyalizmi hedefleyen sınıf partisinin öncülüğü ile mümkündür.

 
Sanatsal Yazılar