Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

1970 li yılların ortalarında THKP/C kökenli bir grubun, Filistin’in İsrail-ABD işgaline karşı direnişinden etkilenerek, bu direnişin bütün Ortadoğu Halklarınca bu coğrafyaya yayılacağını, ABD işbirlikçisi Arap yönetimlerinin birer birer yıkılacağını tespitle Ortadoğu’da Antiemperyalist bir halk hareketinin beklentisi içine girmelerini yukarıdaki başlık şeklinde formüle etmelerinin üzerinden kırk yıl geçti. Bu süre içinde Ortadoğu’da Arap yönetimleri/ ABD ittifakı yeni şekil ve boyutlarıyla işbirliğini daha geniş alana yaymakla kalmayıp, etkisi altında kalınan Filistin Halk hareketi de “sol” ağırlıklı kitlesel özelliğinden uzaklaştırılarak İslami bir yapıya büründürüldü. Uzun ve çetin mücadelelerin ürünü olan Filistinli sol hareketler bizzat Arap/ABD yönetimlerince adeta tasfiye edilerek, Hamas gibi İslamcı bir grubun etkinliği sağlandı. “Orta Doğu devrimci çemberi” tespitini yapan arkadaşlar elbette tespitlerinin sonuçlarını değerlendirmişlerdir. İş bununla da sınırlı kalmayacaktı elbette. Emperyalist/Kapitalizmin yapısal değişiklikleri, yeniden reorganizasyonu Ortadoğuyu yeniden biçimlendirecek ve Büyük Ortadoğu ve kuzey Afrika projesine uygun olarak yapılandıracaktı. Ulusal Bağımsızlıkçılık iddiasındaki Baas rejimleri emperyalistler tarafından “ıslah”edilerek emperyalizmin “uyum” projesine uygun hale getirilecektir. Ortadoğu halkları, Emperyalizmin Orta Doğudaki görünen yüzü İsraile karşı tepkiyi, bir yandan Arap yönetimlerinin sosyal ve psikolojik etkisiyle, diğer yandan gerici “zor” yöntemleriyle bir kenara bırakıp, “İsraille birlikte yaşamayı”, yani emperyalist sömürüyü meşrulaştırmayı istikbal sorunu olarak görmeye başlayacaklardır. Konunun kavranması için biraz geriye gitmek gerekecektir.

 

İkinci paylaşım savaşı sonrası, Emperyalist/Kapitalist sisteme karşı ortaya çıkan, Sovyetler Birliği merkezli “sosyalist sistem” Orta Doğu ve Afrikadaki sınıf mücadelelerine destek vermek yerine, bu alanlardaki emperyalist pazarı kuşatma altına alma politikasını benimseyerek, bu ülkelerde “Uulusal Bağımsızlıkçı” Baas rejimlerinin” iktidara gelmesini ve bu yolla emperyalizmin Orta Doğu ve Afrikadaki gücünü kırma politikasını güdecektir. Öyle ki, Sanayi yatırımlarına yönelmek, ticari ilişkileri geliştirmek, maddi kaynak aktarımı Sovyetlerin bu dönemdeki başlıca politikası olacaktır. Mısırda Nasır yönetimi, Cezayirde Bin Bela-Bumedyenin Fransızlara karşı direnişi, Afganistanda Necibulluh-Babrak Karmal yönetiminin iş başına getirilişi, Irak ve Suriyede Baas Partilerinin iktidara taşınışı ve desteklenmesi bu politikanın görünen yüzleridir. Tarih itibariyle birkaç yıl öncesine denk gelen İranda Musaddık yönetimine verilen destek de aynı politikanın ürünüdür. Orta Doğunun üretim ilişkileri bakımından geriliği, feodal güçlerin/aşiretlerin ekonomik, politik siyasal alanda belirleyici gücü karşısında, zaten örgütsüz ve siyasal bilinçten yoksun diğer kesimlere iktidar olma/ittifak etme şansını vermeyecektir. Sovyetlerin “Emperyalizmin bölgedeki nüfuzunu kırma” adına iktidara taşıdığı, iktidarını desteklediği güçler bu güçlerdir. Hemen belirtmek gerekir ki, Sovyetler Birliği bu dönemde, zayıf ve cılız da olsa varlıkları tartışılmayacak olan bu ülkelerdeki sınıf örgütlerinin, Komünist ve Sosyalist partilerin mücadelelerine soğuk bakacak, desteklemek bir yana varlıklarını olumsuz ve gereksiz bile bulacaktır. Sınıfsal yapıları gereği bu güçlerin amacı “salt iktidar” olmak ve iktidarın nimetlerini paylaşmaktır. Kendilerine iktidar olma yolunu açan ve iktidarlarını destekleyen güçlerin emperyalist Batı veya Sosyalist Doğu olmasının bunları ilgilendiren yönü ve yanı yoktur. Beklentiyle gerçek arasındaki paradoksal çelişki de burada ortaya çıkmaktadır. Dünya ilerici Kamuoyunun Sovyetlerce iktidara taşınan ve desteklenen bu iktidar sahiplerinden “Antiemperyalist, demokrat” tavır beklentisi bir türlü gerçekleşmemiş ve adeta Sovyetler eliyle “Tiranlar” rejimi yaratılmış, Diktatör bozuntuları iktidara taşınmıştır. Babadan oğla devrolunan iktidarlarla halk arasında burjuva içerikli demokratik bir köprünün kurulmasını beklemek düşünülemezdi. Bu durumun ortaya çıkardığı olgu, despot yönetimlerden halkın bıkkınlık getirmesidir. Halkın kitlesel tepkisi ve tedirginliği emperyalistlere bu ülkelerdeki beklenen fırsatı sağlamış ve bu potansiyel tepki emperyalistler açısından işlenmeye hazır bir cevher olarak değerlendirilmiştir. İranda Petrolleri Millileştirmekle işe başlayan Musaddık rejimi CİA darbesiyle devrilmiş, yerine ABD nin ve Batının gözdesi Şah rejimi ikame edilmiştir. Mısırda Nasır’ın Antiemperyalizmi, Emperyalizme Orta Doğunun giriş kapısını aralayan Sedat rejimine yerini bırakmıştır. Suriye ve Irakın Baas Partileri “ıslah edilmiş” ve tehlikeli olmaktan çıkarılmıştır. Afganistandaki Sovyet destekli Babrak Karmal-Necibullah yönetimi CİA nın eğitip konuşlandırdığı İslamcı güçler/Taliban tarafından devrilerek, Sovyetlerin siyasal nüfuzu kırılmıştır. 1980 lerde tamamlanan süreçle birlikte, tamamlandığını düşündüğümüz emperyalizmin, Sovyetleri tasfiye politikası meyvelerini vermiş, sınıfsal tabanı olmayan “siyasal ilericilik” yaratma politikasının doğurduğu siyasal boşluk yine emperyalizm tarafından “siyasal islam/ılımlı İslam”la doldurulmuştur. Orta Doğu ve Afrikadaki siyasal rejimler, bizzat emperyalizm eliyle yaratılan ve kitlesellik kazanan siyasal islamın etkisi altına girerek yönlerini bizzat Emperyalizm tarafından yaratılan dini- şer’i rejimlere dönmüşlerdir. Orta doğuda ve Kuzey Afrikada Siyasal İslam/ılımlı İslam, bir emperyalizm projesidir. Bu bölgedeki siyasal rejimlerin, dışa dönük görünümleri ne olursa olsun bir ABD-AB projesi olan “siyasal İslam” olarak belirlenmesinin hiç de tesadüfî olmadığı açıktır. Emperyalizmin bu bölgedeki “İslamlaştırma” sürecinin tamamlanması, Küresel kapitalizmin kendini yeniden örgütlediği ve bilinen işleyiş ve iktidar biçimlerinden uzaklaşarak “küresel entegrasyonun” sağlandığı yeni bir dönemle örtüşecektir. Orta Doğu ve Kuzey Afrika ve giderek Kafkasların Küresel Kapitalizmce yeni işleyişe uygun biçimlendirilmesi için gerekli hazırlıklar tamamlanmıştır ve artık bu bölgelerin sistemin işleyişi içindeki yeri ve konumu, yani stratejik konumu ve durumu da yeniden belirlenecektir. Bu bölgelerin sisteme entegre edilmesinin adı da konulmuştur: Büyük Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi. ABD ve AB nin bu bölgeler için öngördüğü “Siyasal İslam”ın, giderek bütün İslam coğrafyasında egemen iktidar biçimi olarak bu denli yoğun çaba sarf etmesinin nedeni de oldukça açıktır. Öncelikle dinsel inanış ve yaşam biçiminin iktidar olarak gösterilmesi, geri ve çağdışı bir yaşam biçiminin ve düşünce sisteminin de bu toplumlarda egemen kılınmasıdır. Toplumsal yaşamın dinsel öğelerle kuşatılması, ümmet kültürünün egemen kılınması “tanrısal iktidar, tanrının iktidarı”yla uğraşmalarını da engelleyecektir. Sınıfsalsal ilişki ve çelişkilere dayalı örgütsel direnç noktalarının güç kazanması, iktidarların sosyal ve siyasal taleplerle zorlanmasının da önüne geçilmiş olacaktır. Emperyalist/Kapitalizmin siyasal islamı bu denli sevmelerinin(!), giderek bir İslam burjuvazisi yaratmalarının, ideolojik sözcülerinin siyasal islamın toplumsallaşmasını güya demokrasi sorunuymuş gibi sunmalarının ve tuzağa toplumsal temel aramalarının, Büyük orta Doğu ve Kuzey Afrika kapsamı içinde kalan bölge ülkelerinde kitlelerin “dinselleşme” eğilimini körüklemelerinin nedeni budur. Sınıfsal çelişkilerin bertaraf edilmesi için toplumun “ dinsel faktörlerce” kuşatılması, toplumsal tabanın “etnik-dinsel” saflaşmasının sağlanması, sosyal ilişkilerin “cemaat-aşiret” bağlamında yerine oturtulması gerekmektedir. Kapitalist Batının ve yerli iktidar sahiplerinin siyasal islamı/ılımlı İslamı bu denli sevmelerinin nedenini de burada aramak gerekir. Özellikle AKP’nin ABD-AB eliyle iktidara hazırlandığı dönemin hemen öncesinden başlayan ve sözüm ona “Diplomatik” nezaket” çerçevesinde ve “düşünce özgürlüğü(!) bağlamında CİA Türkiye istasyon şeflerinin, AB sözcülerinin ve ABD nin her kademeden yetkililerinin ve yerli-yabancı Kapitalizmin kalemşorlarının da hararetle desteklediği, “ Kemalizm’den kurtulmanın” reçetelerinin verildiği bu dönem, zaten kırık dökük bir etkiye sahip “laisizmden” kurtulmanın hazırlık dönemidir. Bu hazırlık dönemi aynı zamanda Emperyalist/Kapitalizmin siyasal islama yatırım yaptığı ve “siyasal islamın” iktidara taşınmasının somut adımlarının atıldığı dönemdir. Sözüm ona aydınların Kemalizme saldırılarını perdelediği “AB düzeyinde bir demokrasi” istemleri ikiyüzlü bir yalandan başka bir şey değildir. Aslında bu aydınların “Demokrasiden” anladıkları da etnik-dinci gericiliğin emperyalist/Kapitalizme payanda yapmak niyetleri AKP iktidarının kendisine muhalefet herkesi uydurma-düzmece belgelerle susturmasıyla ortaya çıkmıştır. Sınıf biliminin alfabesinden haberdar olan herkes bilir ki burjuva demokrasisi burjuvazinin sınıfsal çıkarlarıyla, işçi sınıfının çıkarlarının nispeten dengelenmesidir. Bu kalemşorların onca tutkunu gözüktükleri burjuva demokratlıkları geniş kitlerin çıkarlarıyla, dizginlerinden boşalmış sömürüyle, egemen sınıfların despotluklarıyla ilgilenmez. İlgi alanları kapitalist sömürünün disipline edilmesinde arpalıklarından beslendikleri tekelci sermayeye ve iktidarına demokrasi adına kılavuzluk etmek, kitlesel pasifikasyonda uç beyi görevi görmektir. Bu nedenle yurtseverlere, devrimcilere hayâsızca saldırmalarının da şaşılacak bir yanı da yoktur. Ortadoğu ülkelerindeki despotizm çizgisi tutturulmuştur ve bu despotluk demokrasi adına satışa çıkarılmaktadır. Kapitalist sistemin gerek ülkemizde gerekse Ortadoğu ve Kuzey Afrika-Kafkasya ülkelerinde yarattığı diktatörlere karşı toplumsal tepkinin nötralize edilmesi Emperyalizmin bin bir şaşa ile bu ülkelerdeki İslami hareketleri, bunların taban örgütleri cemaatleri “demokratik” örgütlenmeler ya da “demokrasinin gereği” saymalarının ve dayatmalarının nedeni de budur. Bugün gün yüzüne çıkan görünen ve şudur: Bilinen aydın tavrının iktidara muhalifliği, yerini iktidarla bütünleşmeye ve onun sözcülüğüne soyunmaya başlamıştır. Yadırgamamak gerekir ki bu kesimlerin davranışlarının böylesine ayan beyan ortaya çıkmasının ideolojik ve toplumsal temeli mevcuttur. Kapitalizm gelmiş olduğu düzey itibariyle idareyi maslahatçılığa artık yüz vermemekte ve dayatmaktadır. Sınıfsal çelişkilerin belki de tarihin hiçbir döneminde böylesine uzlaşmazlık kazanmadığı, ülkesel/kitlesel –ancak dağınık, bilinçsiz ve örgütsüz- toplumsal hareketliğin ve çatışmanın düzeyinin küresel boyut kazandığı günümüzde emperyalist kapitalizmin tavrı da oldukça açık ve nettir: “ Safını seç”…Bu kalemşorlar da seçtikleri saflarda savaşmaktadırlar ki, bu sınıf mücadelesinin de netleştiğinin göstergesidir. Yani artık aydınlar için “durumu idare etme” devri kapanmıştır. Ya emekten yana, ya da sömürüden yana saf tutmak zorundadır. Artık küresel kapitalizmin bütün yeryüzünü Pazar ve hegemonya alanı olarak belirlediği 21. yüz yılda, sistemin kürsel entegrasyonu sistemin iç çelişkilerini ortadan kaldırmaz, sistemin işleyişinin yeniden örgütlenmesi, emperyalist Kapitalizmin tarihsel ve toplumsal ömrünün uzadığı anlamına ise hiç gelmez. Tersine, sistem genişledikçe ve şiştikçe küresel ölçekteki krizler bölgesel krizlerden daha amansız ve sarsıcı olacaktır. Artık sistem, kapitalizmin ulusal ölçekte doğduğu tek tek ülkelerin işçi sınıfı ve diğer emekçi katmanların muhalefetiyle karşı karşıya değildir. Küresel hegemonyasını kurduğu bütün yer kürenin işçi sınıfı ve emekçi kesimin muhalefetiyle karşı karşıyadır. Bu olgu, günümüz sınıf mücadelesinin enternasyonal örgütlenme ve dayanışma boyutunun geçmiş dönemlerden daha yakıcı biçimde gündeme geleceğini ve bu gerçeği gözden kaçıran, örgütlenme ve çalışma biçimini uluslar arası sınıf mücadelesiyle entegre edemeyen işçi sınıf örgüt ve partilerinin öncülük/önderlik misyonunu yerine getiremeyeceğinin göstergesidir. Yukarıda günümüz “aydın” ları için vardığımız sonuç işçi sınıfının kitlesel örgütleri için de değişmemektedir. Bunlar için de durumu idare teme devri geride kalmış, sınıf mücadelesinin ayrışan saflarında tavır belirleme zamanı gelmiştir. Toplumun her kesiminden yükselen muhalefetin siyasal iktidar istemine yükselememesinin nedeni, kitlelerin kendiliğindenci hareketlerini yol gösterici ve yol açıcı fonksiyonu yerine getirebilecek sınıf partisinin olmayışıdır. Karşı devrimcilerin sahip oldukları manevra ve tepkileri kendi sınıfsal çıkarlarına tahvil etmedeki becerileri dikkate alındında, kitlesel hareketlerin bulanıklığını kendi lehlerine kullanabilecekleri olasılık dışı değildir.

Orta Doğudaki halk hareketlerini bu bakış açısıyla değerlendirmek, olası yanılgılardan da kaçınmak olacaktır. İslam Coğrafyası ayağa kalkmıştır. Bu bir heyecandır, duyumsanmalı ve alkışlanmalıdır. Ancak, yukarıda değinildiği gibi bu hareketleri örgütlü ve gerçekleştirilmeye hazır projeleri olan hareketler olarak değerlendirmek, hele hele buradan bir “sosyalizm” düşü beklemek olası değildir. Bu hareketlerin kendiliğindenci karakteri başat ve belirleyici yanıdır. İşçi sınıfı örgütlerinin/partilerinin önderlik etmediği, ya da önderlik yeteneğini gösteremediği hareketler, açık ve net hedefi olan hareketler değildir. Kitlesel istek tek ve birdir: iktidardakiler çekilsin: Mevcut iktidarın çekilmesi durumunda iktidar boşluğunu dolduracak bırakalım Marksist bir parti/ ya da örgütü, asgari Burjuva Demokrasinin gereklerini yerine getirecek bir örgütlü güç de mevcut değildir. Öyleyse bu iktidar boşluğunu kim/kimler dolduracaktır? Biz sorunun yanıtını yukarıda vermeye çalıştık. Halkın hoşnutsuzluğu, emperyalist Burjuvazinin orta doğuda yeni iktidar biçimlerini belirlemede araç olarak kullanılacaktır. Mevcut biçimiyle isyanın ihtilale dönüşme olasılığı yoktur. Aşiret ilişkilerinin kullanılarak iktidar yapıldığı bu ülkelerde, bu iktidarlar emperyalizmin ihtiyacına artık cevap vermekten uzaktır. Sistemin işleyişindeki değişiklikler, eski tarz iktidar ilişkileriyle sürdürülemez. İşleyişe uygun iktidarların oylu açılmıştır. Sovyetlerin dağılmasıyla, dağılmadan önceki Sovyet Cumhuriyetleri içinde yer alan Ukrayna, Özbekistan, Gürcistan gibi ülkelerde “renkli devrimlerle”, ülkemizde seçimlerle, yeni işleyiş biçimlerine uygun iktidar arayışlarında olan emperyalist/Kapitalizm Orta Doğuda halkın hoşnutsuzluğunu kullanacaktır. Bu isyanların getireceği yeni yönetimler makyajlanmış “Siyasal İslam”dır. Orta Doğudaki halk hareketleri, örgütsüz ve kendiliğindenci hareketlerin şiddeti ne olursa olsun, öncüsüz ve örgütsüzlüğü nedeniyle “sınıfın iktidarına” gidemeyeceğini, ayrıca Emperyalist/Kapitalizmin “Siyasal İslam”ı neden göklere çıkardığını ve bir “yönetme projesi” olarak dayattığını bir ders olarak önümüze koymuştur. Mevcut gelişmelere bakarak bir “Orta Doğu Devrimci çemberi” beklentisi içinde olmak yanıltıcı olacaktır.

 
Sanatsal Yazılar