Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Burjuva demokratik düzenlerde genel seçimler, kitlelerin iradelerinin ya doğrudan ya da “inceltilmiş” biçimlerde, ileri sürdüğü ve seçtirdiği “seçilmişler” aracılığı ile burjuvazinin kendi meşruiyetini sağlamaya yönelik bir eylemidir. Bunun için ya doğrudan ve açıkça sistemin gönüllü sürdürücüsü partiler bu niteliğe uygun adaylarla, ya da esas olarak sistemle ilgili bir sorunu olmamakla beraber sistemin vahşi ve “çuvala sığmayan” karakteri karşısında mırın kırın etmeyi, mızrağın ucunu törpülemeyi, “muhaliflik” “düzen değişikliği” olarak kitlelere sunan parti ve adaylarla kitlelerin karşısına dikilir. Aslında her ikiz durumda da sistem kendi meşruiyetini onaylattırmaktadır. Evet ama oyun burjuva demokrasisi ya da burjuva demokratik kırıntıları içinde konulan kurallar çerçevesinde oynanırsa kural budur. Ya oyunun oynanacağı sahne “yerli” olmasına karşın, senaryo ithal, aktörler devşirme ise bu oyuna karşı tavır ne olacaktır? Ülkemiz 2011 yılı haziran seçimlerine tam da ikinci cümlede tanımlanan koşullar içinde ve bulanık bir havada girmektedir. Seçimin favorileri bir yanda Kapitalist sistemin monte ettiği “ılımlı İslamcı” AKP, diğer yanda “muhalif” miş gibi yapan CHP…

Artık hiçbir klasik kapitalist ülke kalmadığına ve klasik kapitalizmin ürünü olan Burjuva demokrasisinin hiçbir kapitalist ülkede işlerliğine inanmadığımızdan Burjuva demokrasisinin işlerliği içinde yapılan seçimlerden söz etmeye gerek bile duymuyoruz. Ayrımı burjuva demokratik kırıntılar çerçevesinde yapılan seçimler ve bu çerçeveye ve bu çerçevenin koşullarına uymayan seçimler olarak değerlendirmenin uygun olacağını düşünmekteyiz. İrdelemeye çalıştığımız 2011 Haziran seçimlerinin hangi koşullarda gerçekleştiğinin anlaşılması ve tavrın belirlenmesi açısından sınıf ilişki ve çelişkileri bağlamında mevcut durumun doğru değerlendirilmesi gerekir. Otuz yıl öncesinin klasik burjuva demokrasisinin işlerlikte olduğu ülkelerde genel ya da yerel seçimlerde devrimcilerin takınacağı tavır, dünya devrimci hareketinin pratiği içinde irdelenmiş ve işçi sınıfı partilerine bu birikim ve deneyim aktarılmıştır. Kural olarak devrimciler, sınıf mücadelesinin gelişimi ve kazanımı açısından burjuva demokrasisinin hiçbir olanağını reddetmedikleri gibi seçimleri de işçi sınıfının bir mücadele aracı olarak reddetmezler. Bu anlamda seçimler, bir örgütlenme, ajitasyon ve propaganda aracı olarak kullanılabilecek bir platformdur ve bu olanaklar sonuna kadar kullanılmalıdır. Seçime katılan burjuva partilerinin temsil ettiği sınıfın/sınıfların iç yüzleri, mevcut siyasal sistemin sömürü ve savaşın, açlık ve yoksulluğun nedeni olduğu, vaatlerin bir yalanlar yumağı olduğu seçim ortamının sağladığı olanaklarla geniş kitlerle anlatılırken, kitlelerin siyasal sistemden soyutlanması temel amaç olarak belirlenir. Bu durum Kapitalist ülkelerin klasik burjuva değer yargılarını ve hukukunu yaşam biçimi olarak benimseyip kabullendiği otuz yıl öncesinin değerlendirmesidir. Ancak yukarıda değindiğimiz gibi bugünün sosyo- ekonomik/kültürel koşullarında gerek merkez kapitalist ülkelerde gerekse emperyalist/kapitalizme bağımlı ülkelerde klasik burjuva demokrasisinden söz edilemeyeceğine olan inancımızla birlikte, klasik burjuva demokrasisinden değil ama burjuva demokratik haklardan söz edilebilen ülkelerde işçi sınıfı partilerinin seçim alanlarını bu amaçla kullanma şansına hala sahip olduğunu düşünüyoruz. Ancak, söz konusu irdelemenin yapılacağı ülke klasik burjuva demokratik hakların kullanımının söz konusu olmadığı Türkiyedir. Bu seçimlerde kimin neyi seçmesi ve kime oy vermesi istenecektir.? Günlük medyanın olağanlaştırdığı ve sokağın kanıksadığı durumuyla mevcut kitlesel algılama nedir? 12 eylül öncesinde batılı sistem içinde kendine yer arayan ülkemizde seçimler, sistemin sınırlarını çizdiği kurumlar ve kurallar çerçevesinde ve mevcut sınıfların temsilcilerinin kitlelerden parti ve programlarına oy verilmesini istemesi şeklinde gerçekleştirilirken, 12 Eylül ağır aksak da olsa yerleştirilmeye çalışılan çarpık kapitalist ilişkilerin politik siyasal dengesini bozmuş, çağdışı güçlerin dirilmesine ve yeniden örgütlenmesine kapı açmıştır. 12 Eylüle kadar olan süreçte siyasal partiler ulusal/uluslar arası kapitalizme olan yakınlıkları ile değerlendirilirken, 12 Eylül ile başlayan süreç bir etkinlik olarak varlıkları yadsınmayan, ancak politik belirleyicilik gücünden uzak olan “dinsel öğeli” siyasal güçleri ortaya sürmüştür. 12 eylülün gerekçelerinden biri, irticai hareketlerin güçlenmesi, kamuda etkinlik kazanması ve bunun “Laik Türkiye Cumhuriyeti için bir tehdit ve tehlike” oluşturması idi. 12 Eylülün gerçekleştirilmesi ile darbecilerin iktidarının ilk gerçekleştirdiği şey, toplumu dinsel yaşam biçimine itmek olmuştur. 12 Eylülün ilk üç yıllık uygulamasında İmam Hatip ve kuran kurslarının sayıları, Tüm cumhuriyet döneminde yapılan açılan imam Hatip ve kuran kursları sayısının birkaç katına ulaşmıştır. Uçaklardan halka “ayetler” atılması, orta öğretimde din derslerinin zorunlu tutulması ve anayasal hüküm haline getirilmesi sözüm ona laik 12 eylül faşizminin dinsel içerikli dayatmalarından sadece birkaç örnektir. Yine 12 Eylül anayasasının oylanmasında sözde laik 12 Eylülcülerin Cemaatlerle pazarlık yaparak evet oyu aldıkları da bir sır değildir. Toplumun 12 Eylülcüler, irticacı hareketleri darbelerine gerekçe gösterip darbe yaparlarken, Toplumu bizzat kendilerinin hızla dinsel yaşam biçimine sürüklemelerinin nedeni, bugünün AKP iktidarının kitlesel temelini hazırlıktır. Aslında, 1950 li yıllardan beri bu güçler “Merkez sağ” olarak adlandırılan siyasal partilerin içine yuvalanmışlar, ancak kendilerinin iktidar olma şanslarının olmadığı bilinciyle oylarını bu partilerin iktidara taşınması için kullanmışlar ve bu güçler de destekledikleri sağ partilerin iktidarlarında “desteklerinin” karşılığını kamuda örgütlenme, maddi güç elde etme şeklinde almışlardır. İrticacı güçler 1974 seçimlerinde Erbakan’ın Milli Selamet Partisiyle diğer merkez sağ partilerden farklı politik bir güç olarak varlıklarını duyurmaya başlamışlardır. Dinsel güçlerin klasik merkez sağ partilerden ayrı olarak politik sahnede yer edinmelerinin çoklu sebepleri elbette vardır ve başka bir irdelemenin konusudur. Ancak emperyalist/kapitalizmin özel bir tercihi olmaktan çok, dinsel duyuş ve düşünüşün dışa vurumu, maddeleşmesi olarak kabulü gerekir. 12 Eylül ile başlayan süreç ciddi anlamda kitlesel algılamanın, duyuş ve düşünmenin yeniden programlandığı bir süreçtir ve asıl varılmak istenen sonuç da budur. 12 Eylül, dinsel güçlerin simgesi ve maddi siyasal/politik örgütlenmesi olan Erbakanın MSP’sini kapatırken, bu partinin tabanına-imam hatipler, kuran kursları, cemaat örgütlenmeleri v.b- değil dokunmak, tersine genişlemesi, büyümesi ve etkinliklerinin sınırlarının genişletilmesi için her türlü olanağı sağlamıştır. Bu 12 Eylül programının bir parçasıdır ve bu dinci güçler, darbe sonrası iktidara hazırladıkları “Ilımlı İslamcı” partinin seçimler yoluyla iktidara gelmesini sağlayacak olan hazır oy depolarıdır. Bu “ılımlı İslamcı” parti, Erbakan’ın samimi dindar/dinci” partisi değildir. 12 Eylül darbesini yaptıran Emperyalist/Kapitalizmin ülkemizdeki kayıtsız şartsız iktidarının ve bu partinin tabanı da Erbakan’ın dinsel yaşam biçiminin kabullendirildiği yoksul kesimlerdir. Biz 12 Eylülcülerin bile, darbeyi planlayanların bu planından haberdar olduklarını düşünmüyoruz. Onlar paşaydı, kudretliydiler ve darbe yaparlardı… 12 Eylül süreci Emperyalist/Kapitalizmin küreselleşme sürecinin ülkemizdeki başlangıcıdır ve bunu idrak edecek düşünce birikiminin 12 Eylül generallerinde aranması onlara “iltifat” edilmesi, anlama ve idrak kapasitesi yüklenmesi demektir. Küreselleşmede Türkiyeye biçilen rol açıktır: Küreselleşmenin Ortadoğu ayağında, Orta doğunun ve Kuzey Afrikanın sistemin yeniden örgütlenmesine uygun olarak biçimlendirilmesinde bu coğrafyanın “sınıf başkanı” rolünü üstlenecektir. Türkiye, inanç itibariyle bir İslam ülkesidir ve “sınıf başkanlığına” getirildiği coğrafyada yaşayan halk da Müslümandır. O halde Türkiye “keskin” laisizm anlayışını ve bu anlayışın orijini olan Kemalizmi terk ederek “ılımlı islamı” benimserse, halkı Müslüman olan Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin sistemin çıkarlarına ve ihtiyaçlarına uygun yeniden örgütlenmesi sorunsuz gerçekleştirilebilir. Yoksa emperyalizm yeni bir haçlı savaşını göze almak zorundadır ki, bu seçeneğin ekonomik, politik ve siyasal bedeli çok ağır olacağından birinci seçenek uygulanabilir bir seçenektir. 1980 lı yıllar bu seçenek için oldukça uygun bir ortam da yaratmıştır. 12 Eylül bir yandan dinselleşme sürecini yaygınlaştırırken, bir yandan da sınıf hareketi içinde birlikte mücadele eden Kürt etnik kökenli grupların sınıfsal mücadeleden etnik/ulusçu mücadeleye zemin hazırladıkları görülmektedir. 12 Eylül ile birlikte etnik unsurların uzun döneme damgasını vuran silahlı mücadeleleri başlar. !2 eylülcüler, darbe gerekçeleri olan “ anarşi ve terörü bitirme” iddialarında da çuvallamışlardır. Çünkü yakındıkları PKK nın silahlı mücadelesi darbeye gerekçe yaptıkları sağ-sol çatışmasının nicelik ve nitelik olarak çok üzerindedir. !2 Eylül, darbeye gerekçe gösterdiği her iki gerekçesinde de çuvalladığına göre, darbenin gerekçesi geniş yığınların inandırılmaya çalışıldığı "irtica ve anarşi-Terör” olamaz. B dönemi takip eden Özal iktidarları boyunca da dinselleşme sürecinin ve etnik çatışmanın bir demokrasi ve demokratikleşme sorunu olduğu, Türkiyenin yapısal kurumlarının, eğitim ve kültürünün Kemalizmden arındırılması gerektiği CİA ajanları eliyle, ABD-AB diplomatik ve kültürel kişi ve kurumlarınca ülkenin sıcak gündemi olarak belirlenmiştir. Türkiye solu etnik hareketin peşine takılmış, adeta onun sözcülüğünü üstlenmiştir. Bu durumdan hoşnut olan AB, fonların ağzını açarak yandaşı ve kendilerini “sol-liberal” olarak adlandıran kesimleri memnun etmiştir!!! AB fonlarından beslenenler etnik ve dinsel çığırtkanların propaganda bombardımanına tutulmuştur. Emperyalizmin ideologları için de oldukça bol malzeme ve gerekçe sağlanmıştır. Birinci paylaşım savaşıyla pazarının üçte birini, ikinci paylaşım savaşı ile pazarının neredeyse yarısını ve itibarını yitirerek maymuna dönen emperyalist/kapitalizm “Bağımsızlık savaşları” ve sosyalizm kâbusundan kurtulmanın olanağını yakalamıştır ve bu kabusu bir kez daha görmek istememektedir. Sınıf mücadelelerinin bittiği, uygarlıklar- dinsel ve etnik kökenli çatışmalar- çatışmasının başladığı bir dönem diye tanımlanacaktır bu dönem… Paradigmalar yeniden tanımlanır ve pilot bölge seçilen Balkanlarda ve orta doğuda, Kuzey Afrikada ve Kafkaslarda bu içerikli kışkırtmalar bir program dâhilinde yürütülür. AKP bu sürecin ürünüdür ve misyonu bu sürecin tamamlanmasıdır. 2011 Haziran seçimlerinin siyasal ve psikolojik atmosferi budur. Dinsel ve etnik köken yarışması… Görünüşte birbirine zıt, yan yana gelmez, birbirlerinin gırtlağına yapışan siyam ikizleri…. AKP ve DTP nin politik argümanlarındaki farklılığa ve görünüşteki zıtlığa rağmen hedeflenen amaca ulaşılmasında ortak çaba gösterdikleri tartışılmaz. Klasik burjuva sistemin varlığına işaret eden hiçbir belirti yoktur. Sınıfsal farklılıkların-ideolojik-politik-örgütsel- adı bile geçmemekte, emekçi kesim etnik ve dinsel siyasal yapılar arasında parçalanmıştır ve zaten emperyalist/kapitalizmin de öngördüğü program budur. Bu parçalanmışlık AKP de “ileri demokrasi” olarak adlandırılırken etnik kökenlilerde “ demokratik cumhuriyet” olarak ifade edilmektedir. İçinde sınıf partisinin, örgütlülüğünün, kazanımlarının bulunmadığı “demokrasi” ve “ demokratiklik”… Tam da Huntingtonun “sınıf mücadelelerinin bittiğine” ilişkin kehanetinin gerçekleşmesi….

2011 Haziran seçimlerine bu atmosferde gidilmektedir. Yukarıda özetlenmeye çalışılan durum karşısında bu seçimlerin sonuçları itibariyle alışılagelen seçimlerden oldukça farklı amaç ve hedefinin olduğu tartışmasızdır. Bu nedenle devrimcilerin bir dönemeç oluşturabilecek önemdeki bu seçimde kayıtsız kalması da düşünülemez, düşünülmemelidir. AKP nin iktidar yapıldığı sekiz yıl içinde, AKP kendisini iktidara taşıyanların hedeflerini önemli ölçüde gerçekleştirmiştir. Emperyalist/Kapitalizmin “Büyük Orta Doğu ve Kuzey Afrika” projesinin gerçekleştirilmesinde ihtiyaç duyulan”dinsel-inançsal” kitlesel destek, önemli ölçüde sağlanmıştır. İslamlaşma ve dinsel kurumlaşma süreci Ortadoğu ülkeleriyle paralellik kazanmış, dinsel temelli yönetme birliği sağlanmıştır. İslam ülkeleri içinde kırık dökük laisizimiyle çağdaş burjuva yaşam biçimine İslami yaşam biçimiyle alternatif oluşturulmuş, Dinsel inanç ve iktidar birlikteliğinin geniş kitlesel desteğinin sağlanmasıyla sıra, emperyalizmin tam da bu noktada ihtiyaç duyduğu Türkiyenin Ortadoğuda Emperyalizmin “Koç başı” görevini yerine getirmesine sıra gelmiştir. Tekrar vurgulayalım, ABD ve AB nin, AKP yi iktidar yapması nasıl ki bir tesadüf değilse, AKP nin dinsel görünüşlü iktidarına da “demokratiklik” adına, “demokrasi” adına övgüler düzmesi tesadüf değildir. Ulaşılmak istenen amaç ile kullanılan araç farklıdır. Emperyalizmin AKP eliyle araç olarak kullandığı dinsel inançla, ulaşmak istediği amaç aynı değildir. Amaç ile aracın bütünlüklü, birbirini tamamlayıcı ilişkisi yoktur. Amaç, küresel kapitalizmin mutlak egemenliği, kayıtsız şartsız sömürüsü ve ilerici güçlerin bütün karşı devrimci yöntemlerle tasfiye edilmesidir. Dolayısıyla, emperyalist kapitalizmin ulaşmak istediği amaçta, kitlelerin inancını kullanan AKP, bu kitleleri de Kapitalist sömürüye peşkeş çekmektedir. Son otuz yıldır emperyalizmin ideologlarının, sözcülerinin Türkiyeye ılımlı İslam gömleği biçmeleri, bunun için de laisizmden uzaklaşılması gerektiği yönündeki yıkıcı çabalarının adı da demokratikleşme idi… Bütün yerkürede faşist darbelerin, emperyalist işgallerin tezgâhlayıcısı emperyalizm Türkiyeye ılımlı islamı dayatmakla demokrat oluveriyordu… Ilımlı İslam bir ABD-AB projesiydi ve emperyalist sömürürün önünü açan her şey emperyalizm için iyi idi. Bu nedenle ve kayıtsız şartsız ülke topraklarına oturması, katmerli sömürüsünü devam ettirmesi, eğitimden sağlığa, kültürden spora yaşamın her alanının sömürünün bir parçası yapmak, ülke insanını köleleştirmek için Türkiyedeki yarım yamalak laisizm bertaraf edilerek, kitleler dinsel inançla teslim alınmalı, düşünme ve itiraz yetenekleri kökünden kazınmalıydı. Laisizm, sınıf mücadelesinde işçi sınıfının yadsınamaz mücadele bileşenlerinden ve araçlarından biridir. Haziran seçimlerinde sayısal çokluğuna rağmen bize göre – sayılarına göre değil misyonlarına göre-seçime üç parti girmektedir. AKP, CHP ve TKP. Gelinen noktada TKP nin misyonu seçimi bir ajitasyon ve propaganda aracı olarak kullanmaktır. Burjuva iktidarların, emperyalist/kapitalizmin, gericiliğin ipliğini pazara çıkarmaktır. Emek eksenli sol partilerin ise bu koşullarda, hiçbir kapitalist ülkenin kendi ülkesinde iktidar yapmayacağı, ancak ülkemizde ite kaka iktidar koltuğuna oturtulan AKP tehlikesini bertaraf etme gücünden yoksun olduğu, mevcut seçim sisteminde nicel bir çoğunluk oluşturma durumunun olmadığı açıktır. CHP ye ise böylesi bir dönemeç noktasında sisteme karşı ve sisteme rağmen iktidar olabileceğine ilişkin bir düşüncenin de ileri sürülemeyeceği açıktır. Ancak, dinsel yaşam biçimine karşı çağdaş yaşam biçimini, dinsel değerlere karşı çağdaş değerleri, irticacı/dinsel gericiliğe karşı laisizmi ön plana çıkarması, bu partinin desteklenmesi için yeterli gerekçeyi oluşturacaktır.

 
Sanatsal Yazılar