Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Bizim Oğlanlardan Devşirme Oğlanlara

TÜRKİYEDE KARŞI DEVRİM SÜRECİ

1980-2008

Yazının amacı, “bir şeylerin yeniden keşfi” olmayıp, somut olgulardan hareketle karşı devrimin gelişme çizgisini izlemek ve antiemperyalist-antikapitalist sınıf hareketi açısından olanlar, olması gerekenler ve olabilirlikler üzerinde tartışmaktır.

Yazının başlığından da anlaşılacağı gibi, karşı devrim sürecinin 1980’lerden itibaren irdelenmesi, bu tarihin bir başlangıç değil, karşı devrim açısından bir dönüm ve yapılanma sürecinin başlangıcı olduğu nedeniyledir. Karşı devrimin yapılanmasının “niçin 1980” tarihi alındığına ilişkin irdelemenin bu tarihe kadar olan gelişiminin açılımı için Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş sürecinin kısa bir özetinin zorunlu olduğunu düşündük. Bu nedenle giriş bölümü Kuruluş süreci ile 1960 dönemini kapsayacaktır. 1950’lerde başlayan emperyalist-kapitalizme adapte olma süreci adım adım yeniden yapılanmalarla bugüne değin gelmiştir. Bu süreç hazırlık sürecidir. Ancak 12 Eylül 1980’lerde başlayan süreç, hazırlığın tamamlandığı ve sisteme entegre olunmaya başlandığı süreçtir. Bizce 12 Eylül 1980 öncesi ile sonrasının ayırıcı temel özelliği de budur.

 

1920-1950: KISA TARİHÇE:

Bütün imparatorluklar gibi çokuluslu bir yapıya sahip olan Osmanlı imparatorluğu, Burjuva uluslaşma sürecinin etkilerinin imparatorluk bünyesinde hissedilmeye başlanmasıyla Balkanlarda ve Avrupa’daki ulusların bağımsızlıklarının ilan edilmesiyle imparatorluktan kopmuşlar ve bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. İmparatorluk bu tarihten itibaren hem küçülmeye başlamış, toprak kaybına uğramış, hem de prestij kaybına uğramıştır. Gelişen Avrupa kapitalizmi, kapitalist üretim biçimini idame ettiremeyen feodal imparatorluğun bakir topraklarını, her bir emperyalist kapitalist ülke kendisi için “elde edilmesi ve açılması gereken bir Pazar” olarak görmeye başlamışlardır.

Diğer emperyalist-kapitalist ülkelere göre kapitalist gelişmesini geç tamamlayan ve Pazar payı aleyhine olan, kapitalist üretimini hızla geliştiren Almanya’nın, o güne değin paylaşılmış bulunan pazarların yeniden paylaşımını gündeme getirmesiyle emperyalist ülkeler arsında savaş kıvılcımları yayılmaya başlamıştır. Osmanlı imparatorluğunun aczini bilen Almanya kendi açısından Osmanlıyı yanında savaşa sokmakla diğer emperyalistlere karşı Ortadoğu, Balkanlarda Alman Emperyalizmi adına savaşacak, kendi hesabınca da, Almanya’nın savaşın galibi olacağına kesin inançla, kaybettiği topraklarını değilse bile prestijini kurtaracaktır.

Savaşın Almanya’nın yenilgisiyle sonuçlanması sonucu, bilindiği gibi Bretsk-Litovsk anlaşmasıyla Almanya teslim olurken, Sevr anlaşmasıyla da Osmanlı topraklarının savaş galibi emperyalistler tarafından paylaşılması öngörülmüştür.

Birinci paylaşım savaşı, tarih sahnesine, o güne dek görülmeyen iki tarihsel olguya da gerçeklik kazandıracaktır.

Birincisi, emperyalist savaşın taraflarından olan Çarlık Rusya’sında iktidara talip olan Bolşevikler emperyalist savaşı iç savaşa-çarlığa karşı savaşa- dönüştürerek, yalnızca çarlığın değil, daha da önemlisi emperyalizmin, yerkürenin önemli bir coğrafyasında yenilgisini sağlayarak hem sistem karşıtı bir gücün varlığını, hem de kapitalizmin sistem ölçeğinde miadını doldurduğunu ve işçi sınıfının sınıfsız topluma giden yolda iktidarının tarihsel olarak gerçeklendiğini ve farklı kapitalist ülkelerde de bu sürecin başladığını göstermiştir. Kısacası emperyalist kapitalist sistem, o güne dek karşılaşmadığı ve hesabını yapmadığı tarihsel bir gücün varlığı ile tanışacaktır. Artık emperyalist kapitalistler yer kürenin tek hakimi, efendisi değildir.

İkincisi, Emperyalizmin gerek açık işgal yoluyla, gerekse meta ve sermaye ihracı yoluyla
sömürgeleştirdiği sömürge ülkelerden “itirazlar” gelmeye başlamıştır. Bize göre bu “itirazların” salt memnuniyetsizlikten doğan homurtuların ötesine geçerek örgütlü bir güce dönüştüğü ve emperyalizme açıkça savaş açıldığı coğrafi bölge Anadolu’dur. Sevr anlaşmasının yürürlüğü ile Osmanlı toprakları kayıtsız şartsız emperyalistlerin açık sömürgesi haline gelecektir. Savaş galibi emperyalist ülkeler anlaşma gereği çeşitli bölgeleri aralarında paylaşmışlardır. Emperyalistlerin biçimlendirdiği ekonomik yapıya paralel olarak siyasal üst yapıda “sömürge ülke” konumuna uygun olarak çoktan biçimlendirilmeye başlanmıştır. Azınlık hukukunun yaratılması, siyasal, kültürel, dinsel yapılanmaların mevcut duruma uygun şekillenmesi işgalin görünen biçimleridir.

Anadolu ayaklanmasına yön veren kadro asker ve sivil kesimdir. Emperyalist işgale karşı direnişe ve ayaklanmaya katkı sağlayacak bütün, kültürel, siyasi, dinsel ve etnik versiyonlar kullanılacaktır. Osmanlı hanedanı –özellikle hâkim güç İngiliz emperyalizminin- işbirlikçisi olduğu emperyalistlerin istemleriyle isyanın ve isyancıların etkisizleştirilmesi için dinsel kurumları son kertesine kadar kullanır. İhtilal önderlerinin idam fermanları çıkartılır. Yani ihtilalin karşı karşıya olduğu güç yalnızca işgalci emperyalistler değil, aynı zamanda işbirlikçi Osmanlı hanedanıdır da. İşgalciler, ihtilale karşı etkisizleştirme eylemlerini işbirlikçi hanedan eliyle yürütürler.

Anadolu ihtilali emperyalist işgalcilere karşı bir yurt savunmasıdır ve antiemperyalist olan bütün güçler ihtilalin saflarındadır.

Anadolu ihtilali Lozan anlaşmasıyla fiili ve hukuki sonucunu elde etmiştir. Ancak bir noktanın ısrarla altının çizilmesi gerekir. Anadolu isyanı, bütün emperyalistler tarafından kıskaca alınıp boğazlanmaya çalışılırken, henüz iktidarını oturtamamış ve karşı devrimci çarlık yanlısı beyaz orduların iç savaşıyla uğraşan Sovyet yönetiminden önemli destek görecektir. Lenin “ Mustafa Kemal emperyalistlerin gururunu kırdı, burunlarını sürttü” derken, Anadolu ihtilalinin antiemperyalist karakterinin altını çizmekteydi. Bu nedenle, Sovyet devrimiyle Anadolu ihtilali omuz omuza, sırt sırta, karşılıklı yardımlaş ve dostluk üzerinde başarılmıştır denilirse abartı olmayacaktır. Zira emperyalistler her iki ihtilalin ortak düşmanlarıdır ve bu iki ihtilalin emperyalizme karşı ortak davranma ve yardımlaşması her ikisinin de çıkarınadır. Sovyetlerin yanı başında yer alan Anadolu’ya emperyalistlerin yerleşmesi karşısında Sovyet devriminin ciddi tehdit altında olmasının kaçınılmazlığı Sovyet devrimcilerinin bilincindedir. Bu nedenle bu iki ihtilal emperyalizme karşı dayanışma içinde olmak zorundaydı.

Elbette kurtuluş savaşı kadrolarının amacı emperyalist işgalin yenilgiye uğratılması ile sınırlıdır ve “kuruluş” sorunu yoktur. Amaç, işgalden kurtarılmış ülkenin halife-padişaha teslim edilmesidir.

Şayet, emperyalistler açısından sorun bununla sınırlı kalırsa “ne gam!!!” dı, Halife padişahın iktidarı elbette kendileri için sorun olmayacaktı, dahası iyi de olurdu. İktidarda bir yerli malı “İngiliz’in” olması halkın tepkisinin etkisizleştirilmesi açısından faydalı bile olurdu.

Kurtuluş savaşı kadroları arasındaki asıl sorunun “kuruluş” aşamasında ortaya çıkmasının ardında, yine emperyalistlerin bilinen ısrarı yatmaktadır. Türkiye’nin, kuruluşunun “Tam bağımsız” Türkiye ile sonuçlanması emperyalistler açısından bütün umudun tükenmesi anlamına gelecektir ki, kurtuluş aşamasında bile bu denli çaba göstermeyen emperyalistler kuruluş aşamasının tam bağımsızlıkla sonuçlanmaması için ellerinden geleni arkalarına koymayacaklardır. Kurtuluş savaşının kadroları, kuruluşu tam bağımsızlıkla sonuçlandırmak isteyen, hedefi demokratik devrim olarak belirleyen Kemalistlerle yollarını ayırmakla kalmayacak, aşılması olanaksız engeller çıkaracaklardır. Daha ihtilal hazırlığı aşamasında “Amerikan mandası” mı, ”İngiliz mandası mı” tartışmasını çözüm olarak gören anlayış, kuruluş aşamasında da aynı kapıya çıkan anlayışta ısrar edecektir.  Silahlı başarının ekonomik, politik, siyası ve kültürel bağımsızlıkla, yani demokratik devrimle tamamlanamamasının yeniden emperyalistlerin kucağına düşmek olacağını gören Mustafa Kemal’dir ve Kurtuluş aşaması kadroları içinde azınlıktadır. Kurtuluş aşamasının önde gelen kadrolarından Rauf Orbay, Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir, Fevzi Çakmak v.s hilafet yanlısıdır ve padişah halifenin iktidardan uzaklaşmasına şiddetle karşıdırlar. Rauf Orbay açıkça ”ben padişahın ekmeğiyle büyüdüm, bu ona ihanet olur” demekle, diğer saydığımız kurtuluş aşaması önder kadrolarının da ortak düşüncesini dile getirir.

Yazımızın birinci bölümünde Kurtuluş savaşının ihtilal ve kuruluş aşamaları üzerinde durmamızın ilk nedeni –kimilerine göre bu süreç 1950 Demokrat Parti iktidarı ile başlamışsa da- Mustafa Kemal’in sağlığında emperyalist-kapitalist sistemle atılan köprülerin Mustafa Kemal’in ölümünün hemen ertesinde sistemle bütünleşmenin karşı devrimci sürecin de başlangıcı olduğu, ikinci nedeni de 1920’lerde başlayan Anadolu ihtilalinin gerek uluslararası Komünist hareketin, gerekse Türkiye Komünist hareketinin aktif desteğini alarak yürütülmesi, Kemalist hareketin antiemperyalist özünün dünya ilerici hareketlerinin ortak mirası olarak kabul görmesi ve bu kabulün 1980’lere kadar sürmesi karşısında 1980’lerde başlayan karşı devrimin tamamlanma sürecinde bu olgu da çarpıtmalara uğrayacak ve “ilerici ağızların” “Kemalizm” değerlendirmelerinde Uluslar arası Komünist hareketin referansları, yerini küresel kapitalizmin sözcülerinin referanslarına bırakacaktır. Graham Fuller gibi CIA ajanlarının Kemalizm aleyhine her söylediği söz “ilericilik” adına baş tacı edilecektir. Bir yandan Türkiye Devrimci hareketinin önderlerinin adlarına sahip çıkılarak onların saygınlığı kullanılacak, diğer yandan onların Kemalizm değerlendirmeleri de tu-kaka olacaktır. Türkiye Devrimci hareketinin ortak mirası Deniz Gezmiş’in adı kimselere bırakılmazken Kemalizm’i “Antiemperyalizm” olarak değerlendiren görüşleri ve eylemleri, Mahir Çayan’ın Kesintisiz Devrim1–2–3 de analiz ettiği Kemalizm’in “ilerici küçük burjuva radikalizmi” olduğuna ilişkin görüşleri tedavülden bu kesimlerce sözüm ona kaldırılacaktır. Belki de bütün bunların anlaşılması için söyleyene değil de söyletene bakmak yerinde olacaktır.

12 Eylül 1980 karşı devriminin sadece sol-sosyalist ve diğer ilerici hareketleri değil, aynı zamanda Kemalist kurum ve kuruluşları da ezip geçen faşist karakterinin ve “emperyalizm” eliyle tezgâhlandığının anlaşılması için kuruluş dönemine ilişkin birkaç nota daha değinmek gerekecektir.

Osmanlının bilinen nedenlerle kapitalist üretim ilişkilerini geliştirememesi sonucu, çağdaş sınıfların oluşumu gerçekleşmemiştir. Avrupa’da kapitalist üretim ilişkilerinin hâkimiyeti Osmanlıyı da bu süreçle birlikte sömürgeleştirmiştir. Avrupa, Tanzimat dönemiyle başlayan süreçte Osmanlıyı sömürge ülke konumuna getirmiş ve adeta yerleşmiştir. Eğitimde, kültürde, hukukta, ekonomide “ayrıcalıklı sınıf” konumuna gelmiştir.

Osmanlının yapısal özelliğinin sonucu olarak, ileri üretim ilişkilerinin gerçekleştirilememesi, bir yandan Avrupa’nın açık pazarı olma sonucunu doğururken, diğer yandan dine dayalı yönetim halkın “ümmet” toplumu olarak “yönetime itaatkârlığını” pekiştirmiştir. Üretim ilişkileri gibi toplumsal ilişkiler de çağdaşlıktan (burada sözü edilen çağdaşlık elbette burjuva değer yargıları üzerine oturan çağdaşlıktır) uzaktır. Her iki “gerilik de” emperyalizmin Osmanlı’yı açık Pazar olarak yutmasını kolaylaştıran faktörler olmuştur.

Kemalizm, bu iki geriliğe karşı “çağdaş insan” “çağdaş toplum” ve “çağdaş devlet” olarak yapılanmanın adıdır. Deyim yerindeyse Osmanlı ülkesinde gecikmiş Jakoben hareketidir. Bir farkla ki, Fransız ihtilalcileri ihtilali “iç düşmana”, Fransız Aristokrasisine karşı savaşarak gerçekleştirmesine karşın, Kemalistler gerek işbirlikçi Osmanlı hanedanına, gerekse dış işgalci güçlere karşı savaşarak ihtilali gerçekleştirmişlerdir.

Kuruluş döneminin karakteristik özellikleri olan, çağdaş eğitime geçilmesi, çağdaş medeni yasanın kabulü, genel oy hakkı, kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması, şeriat esaslı medeni yasanın ve ceza yasasının çağdaş yasalarla değişimi, “ümmet toplumundan” “yurttaş toplumuna” geçişte temel taşlardır ve laisizmle de bu ileri değerlerden geri dönüşün önü kapatılmak istenmiştir. Toplumsal yaşamda bu ileri değerler hızla yerleştirilirken, (Halkevleri ile halkın kitlesel eğitimi, Köy Enstitüleri ile çağdaş eğitimin yaygınlaştırılması - kurulması M. Kemal’in düşüncesidir, ancak ölümünden 1,5 yıl sonra kurulabilmiştir-) çağdaşlığın ikinci “olmazsa olmazı” bağımsız ekonomik yapının oluşturulması aşamasıdır. İzmir iktisat Kongresinde alınan kararlar “siyasi bağımsızlığını elde etmiş” yeni devletin ekonomik bağımsızlığını elde etmesine yönelik kararlar bütünüdür. Kendi iç dinamiği ile gelişmeyen kapitalizm ve var olamayan burjuvazi devlet eliyle oluşturulacaktır. İzmir iktisat kongresinin belirleyici özelliği klasik kapitalist üretim ilişkilerinde görülmeyen KİT’lerinin oluşturularak,  genç burjuvazinin önünün açılmasıdır. Yaratılmak istenen Burjuvazi, ekonomik alanda gelişip güçlendiği oranda KİT’ler ekonomik alandaki yerini özel sektöre bırakacaktır. Kuruluş döneminin siyasi, kültürel ve ekonomik açılımı budur. (Kapitalizmin Pazar paylaşımını tamamladığı emperyalizm döneminde bu teşebbüsün başarılı olup olmayacağı ayrı bir tartışma konusudur).

Mustafa Kemal’in yaşadığı süreçte ekonomik ve siyasi bağımsızlığın kıskançlıkla korunduğu, emperyalist batı ile hiçbir siyasi ve ekonomik ilişkiye girilmediği görülecektir. Batının oluşturduğu saldırgan amaçlı bütün paktlara girme teklifi derhal reddeden genç Cumhuriyet, tersine emperyalizmin sömürü ve tahakkümü altındaki ülkelerle yeni politik, siyasi ve askeri ve anlaşmalar yapmayı tercih etmiştir. Bir anlamda bu sömürge ülkelerin bağımsızlık mücadelelerini ateşlemektir, onlara cesaret vermektir. Kendisi, emperyalizme karşı savaşıla bilineceğinin ve bağımsızlık savaşının kazanılabileceğinin örneğidir. Çünkü: Kuruluş döneminin ana özelliklerinin emperyalizme karşı “ulusalcı” niteliği, 1980’le başlayan karşı devrim sürecinde, Kemalizm’in bütün gerici güçler tarafından niçin hedef tahtasına konulduğunun da tartışmasız ifadesidir.

12 Eylül 1980 faşist darbesinin mimarlarının “darbe gerekçesi” olarak ileri sürdüğü olgular, darbecilerin “Atatürkçülük” adına hareket ettiklerini açıklaması bu gerçeği değiştirmiyor. 12 Eylül darbecilerinin daha darbenin ilk günlerinde uçaklardan ayetler atmaları, kuran kursları ve imam hatip okullarını misliyle artırmaları, Kemalist devrimin bütün kurumlarını kapatmaları (Halk evleri, TDK, TTK v.b), sendikaları işlevsizleştirmeleri, ilerici hareketleri bir bütün olarak ezip geçmeleri bir yanıyla “sol”un nefessiz bırakılması iken, diğer yandan Kemalizm’e karşı emperyalizmin ve gericiliğin rövanşıdır. Bugün, emperyalistlerin ağzıyla ve “sol” jargonla konuşanların hiç de “tesadüfî” veya tepkisel konuşmadıkları, hareket etmedikleri bilinmelidir. Özellikle, geçmişinde güya “solculuk” bulunanların bu işe memur edilmeleri de iyi planlanmış ve uzun vadeli yürütülen gericiliğin bir göstergesidir.

Yazımızın bu bölümünü de “Kuruluş dönemine” ayırmamızın nedeni, emperyalist saldırının iki cepheden yürütüldüğünü, ülkemizde emperyalizmin önündeki iki engelden birinin sosyalist hareket, ikincisinin de Kemalizm olduğunun vurgulanması içindir. Karşı devrimciler oklarını sosyalistlerle birlikte Kemalistlere de yöneltmekte, her ikisine de birlikte saldırmaktadırlar. Komünistler elbette Kemalist değildir, ancak Kemalizm’in özgün antiemperyalizmi “sol”un mirasıdır ve sol bu mirası sahiplenerek, devrimci hareketin anti-kapitalist niteliği ile Kemalizm’in antiemperyalizmini, çağdaş değerlerini bir program çerçevesinde birleştirerek devrimci hareketin önünü açabilir.

Bu bölüme ilişkin son bir söz; “Ilımlı İslam’ın” sözcüsü Dengir Mir Mehmet Fırat’ın New York Times gazetesine verdiği demeçte “Kemalizm, toplumda travma yarattı” sözlerinin satır aralarının iyi okunması, emperyalistlerin Osmanlı’nın sömürgeleştirilmesindeki işbirlikçisi İslamcı unsurların özlemi içinde olduğu unutulmamalıdır. Bu gün irticanın ar ve utanma duygusundan arınmış olarak “insan hakları” adına savunulması, halkın emperyalist kapitalizme yedeklenmesi gayretidir. İrticaya hoş görü, hoşgörü sahiplerini de vurmaya yarayacaktır sadece.

Anadolu ayaklanmasının kuruluş aşamasının sosyal ve kültürel boyutunun, Osmanlı Devletinin teokratik geleneğinden, çağdaş, ilerici burjuva topluma geçiş sürecini oluşturulmaya çalışıldığının altı çizilmelidir. Bu alanda özellikle toplumsal ve beşeri ilişkilerin belirleyicisi konumunda olan “dinsel” başatlığın, çağdaş normlarla alt edilmesi uğraşı bu dönemin karakteristik özelliğini oluşturmaktadır.

Siyasal sosyal ve ekonomik boyutunun ise “Tam bağımsızlık” olarak tanımlanması yerinde ve doğru bir tanımlamadır. Kuruluş aşamasında etkin ancak azınlıkta olan “Kemalist kadro” belirlediği amaca çoğu kez “de facto” yöntemlerle gitmeye çalışmıştır. Kemalist çizgi, dünya emperyalist kapitalist sistemiyle bütünleşmeye yol açabilecek alanlarda girişilebilecek bütün ikili ilişkileri, anlaşmaları reddederken, bağımlı ve sömürge ülkelerle antlaşmalara ve paktlara yönelir. M. Kemal'in sağlığında emperyalist kapitalist sistemle gerçekleştirilmiş bir tek anlaşmaya tanık olunmamıştır. Bunun yerine Balkan ülkeleriyle, Asya ve Ortadoğu ülkeleriyle bir birlik ve pakt oluşturulmasına yönelik çabalar ağır basmıştır. M. Kemalin ideali de kendi bağımsızlık savaşının bu ülkelerde “Antiemperyalist” bir kıvılcıma dönüştürülmesi ve bu ülkelerde bağımsızlık savaşının tohumlarının atılmasıdır. Bu olgular bütünlük içinde ele alındığında “kurtuluş savaşı” boyunca “çağdaş, egemen bir devlet” söylemini hiçbir zaman gündeme getirmeyen M. Kemalin, aslında daha kurtuluş savaşı öncesi, savaşın zaferle sonuçlanmasının ardından “kuruluş” döneminin “ tam bağımsız”lık ve “çağdaşlık”  yönelimini  de planlamış olduğu tartışmasızdır. Bu nedenledir ki, kurtuluş savaşında birlikte hareket eden kadronun “hilafetçi” ve kurtuluşun da “hilafetin kurtarılması” olarak hareket etmeleri, kuruluş aşamasında bu kadrolarla köprülerin atılmasına neden olacak ve M. Kemal adeta yalnızlaşacaktır. Bu kadroların kuruluş aşamasında “devlet erkinde” yer alması yeni atılımların çoğu kez “de facto” yöntemlerle sürdürülmesine neden olacaktır. Hilafetin kaldırılmasına ilişkin meclis oylamasında bir tek evet oyu (İsmet İnönü) çıkması Kemalist kadronun yalnızlığını göstermeye yeter örnektir.

Kemalizm’in, günün koşullarında gerçekleşme alanı bulup bulamayacağı ayrı bir tartışma konusudur. Biz, Kurtuluş ve kuruluş aşamasında Kemalizm’in yönelimlerini ve özgünlüğünü irdelemeye çalışıyoruz. Örneğin, emperyalist/kapitalizmin yeryüzünü nüfuz alanlarına böldüğü, pazarları paylaştığı, bir savaşın yaşandığı ve ikinci savaşın ayak seslerinin duyulduğu koşullarda yönelimin esası olan “tam bağımsızlık”ın, kapitalist üretim temelli bir yönelimin ekonomik koşulları tartışılmalıdır. Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasal bağımsızlıkla yetinilemeyeceği ise bizzat M. Kemalin “olmazsa olmazı”dır.  Elbette bunların, yaşanan koşullarda gerçekleştirilmesinin tartışılması ayrı bir konu, yönelim olarak Kemalizm’in “Antiemperyalist” içeriği farklı bir konudur. Bugün, sistem artıkları ikinci cumhuriyetçilerin, irticacıların, etnikçilerin demokrasi, insan hakları diyerek Kemalizm’e saldırılarının ardında yatan gerçek aslında Kemalizm’in sisteme ters düşmüş olan yüzüdür, antiemperyalizmidir. “Sol” adına yapılan saldırılar ise tam bir aymazlık örneğidir. Hedef tahtasına konulan Kemalizm’in nezdinde antiemperyalist/antikapitalist tutum ve davranışlardır. Özellikle “sol” tandanslı saldırılarda saldırı sahiplerinin hiçbir söyleminde “emek, sermaye, sömürü, kapitalizm, emperyalizm, sınıf” söylemlerinin yer almadığına dikkat edilmelidir. Sıfatlarının önüne ekledikleri “sol” sözcüğü, ancak post modern literatürde yer bulan, içeriği itibariyle “sol” kavramın tam da karşısında yer alan üretilmiş “hasarlı” ve zihinsel bulanıklık yaratmaya yönelik kavramdır.

Sonuç olarak “kuruluş” dönemi, siyasal bağımsızlığı kapitalist batıya karşı uzak durmak, ikili ilişkilere girmemek, ekonomik ve siyasi anlaşmalar yapmayı reddetmek, bağımlı ve sömürge ülkelerle ilişkileri geliştirmek ve pekiştirmek üzerine kurarken, ekonomik bağımsızlığa KİT’lerle ulaşmak ve yerli sermaye oluşturmak (milli burjuva sınıfı oluşturmak), çağdaşlık temelini ise, toplumsal ve bireysel ilişkilerin belirleyicisi ve düzenleyicisi teokratik kalıntıları süpürmek, bilimsel ve ileri değerlere yönelmek olarak temellendirmiştir.

Bu yönelim, bütün engellemelere karşın Mustafa Kemal’in ölümüne dek sürecektir. Mustafa Kemal’in ölümünden sonraki İsmet Paşa dönemi “batıya göz kırpma”, “ticari ve siyasi anlaşmalar yapma” ve “Batının ekonomik ve siyasi kurumlarına katılma” dönemi olarak başlayacaktır.

Kemalizm’in “Tam bağımsızlık” amacı ve bu amaca uygun politikalar bu dönemle birlikte terk edilecek, emperyalist batı ile ekonomik, politik, siyasi ve kültürel yakınlaşmalar başlayacak , “sisteme dâhil olma” başlıca politik hedef olarak belirlenecektir.  İkinci paylaşım savaşının arifesine denk düşen bu dönemde, dönemin özelliğine denk düşen politikalarla sosyalist sistemle olan yakın ilişkiler yerini anti-komünist saldırganlığa atfen “Moskof düşmanlığına” bırakacak ve “komünizm” huyelası adeta “devlet” politikası olarak belirlenecek ve karşı devrimci eylemler CHF (o zamanki CHP) eliyle yürütülecektir. Öyle ki, CHF bir yanıyla ırkçı yaklaşımlarını, diğer yandan antikomünizm düşmanlığına başlıca politik eylem olarak belirleyecek, parti içinde Hitler hayranlığı küçümsenemeyecek bir etkinlik kazanacaktır. ABD’nin, Türkiye’yi sosyalist sisteme karşı ileri karakol olarak yapılandırması bu döneme denk düşecektir.

1939–1950 dönemi “tam bağımsızlık” yöneliminin köşe taşlarının çökertilmesi dönemidir.” Tam bağımsızlığın” gereği olan emperyalist/kapitalist sisteme tavır alma, sosyalist sistem ve sömürge ve geri bıraktırılmış ülkelerle antiemperyalist temelli yakınlaşmaların terk edilmesinin mevzuatı bu dönemde düzenlenecek ve adım adım batıya, özellikle egemen güç ABD ile yakın ilişkiler kurulacaktır.  Kurtuluş savaşının baş aktörlerinden ve kuruluş döneminin “Kemalist”i ismet Paşa, ABD ile bu yaklaşımı adeta halka bir “müjde” olarak sunacaktır. 1939-1950 dönemi, denilebilir ki Kemalist “tam bağımsızlık” politikalarının terk ve emperyalist/kapitalizmle bütünleşmenin tohumlarının atıldığı dönemdir. Öylesine garip bir durum yaşanmaktadır ki, dönemin siyasal iktidarının “beni kullan” yakarışına, batı “nazlı gelin” edasıyla cevap vermekte, yeni yaptırımlar ileri sürmektedir. Örneğin, Türkiye’nin 1949 yılında Nato’ya girme talebi koşulsuz kabul edilmiyor ve Türkiye’nin Kore’ye asker gönderme koşuluna bağlanır ve Kore’de bilinen felaketin yaşanmasına sebep olunur. (“Beni kullan” anlayışı zaman içinde modernize edilerek “çöpe süpürme, kullan” şeklinde ifade edilecektir).

Görülen o ki, tüm karşı devrimci geriye dönüşler “Kemalizm’e rağmen, Kemalizm” adına yürütülecektir. Yakın geçmişimize ilişkin bilgi yetersizliği, karşı devrime dönüş sürecini başlatan ismet Paşa dönemini “Kemalizm” olarak algılamaktadır. Daha ileri gidilerek, bu süreçteki CHF/CHP’nin karşı devrime teslimiyetteki fonksiyonu ört bas edilerek, başlanan sürecin tamamlayıcısı Demokrat Partinin, sürecin başlatıcısı olarak değerlendirilmesine yol açmaktadır. Oysa DP parti dönemi, Mustafa Kemal sonrası tamamlanan hazırlık evresinin üstüne iktidar olmuştur ve bu süreçte altyapısını hazırlanan karşı devrime hızlı geçişi yapma kolaylığına sahip olmuştur.
 
Elbette bu süreci karşı devrim mimarları çok daha net ve ayrıntılarıyla bilmektedirler ve bu ayrıntılar üzerinden kendi “sol”larını yaratmaktadırlar. İmal edilen bu sözüm ona “sol” un  AB ve ABD uzmanlarıyla ve diğer bütün karşı devrimci güçlerin-irticacılar, liberaller v.b- Kemalizm’i neden hedef tahtasına koyduklarını yukarıda özetlemeye çalıştık. Bir kez daha altı çizilmesi gerekiyor ki, sol emperyalist/kapitalizme karşı koyuştur ve sisteme karşı bağımsızlıktır. Kemalizm, ekonomik ve politik siyasa olarak antiemperyalizmdir, sisteme tavır alıştır, sistemden kopuştur. Her dönemin işgüzarlarının karşı devrim ataklarını “Kemalizm” adına gerçekleştirmeleri de karşı devrimin zihinsel bulanıklık yaratmaya yönelik dezenformasyonudur, yalanı ve ikiyüzlülüğüdür. Karşı devrimciler açısından bunu anlayabiliriz, ancak adlarına “sol” diyenlerin bu nakaratları zavallılıklarının ve acizliklerinin tescilidir.

Yazımızın üç bölümünü, Türkiye Cumhuriyetinin kurtuluş ve kuruluş sürecini irdelemeye çalışmamızın nedeni, karşı devrimcilerin çarpıttığı ve sözüm ona “sol”un da bu çarpıtmaya el ovuşturarak ve koro halinde katılmasının devrimci saflarda yarattığı zihinsel karmaşanın nedenleri üzerinde durmak ve yazının el verdiği ölçüde yaratılan zihinsel bulanıklıktan medet umanların gerçek niyetlerini ortaya koymaktır. Zira bu çabamız, aynı zamanda yakın dönem Türkiye devrimci hareketinin ideolojik çözümlerinin de aynı doğrultuda olduğunun altını çizmek ve devrimci geleneğimizle kopartılmaya çalışılan bağın elimizden geldiğince diri tutulmasına katkıda bulunmaktır. (Mahir Çayanın “Kesintisiz Devrim” de Kemalizm’i Antiemperyalist olarak tanımlaması, Deniz Gezmiş’in “Tam Bağımsızlık” olarak değerlendirmesi, SBKP’nin ve Komünist Enternasyonal kaynaklarının M. Kemal’i ve Anadolu ayaklanmasını açıkça “Antiemperyalist bir hareket”  olarak açıktan desteklemeleri v.b) 

Yazımızın üçüncü bölümünde Kemalizm’in “Tam bağımsızlık” yöneliminin ölümünden hemen sonra, 1939 yılından başlayarak, Mustafa Kemalin sağlığında reddettiği emperyalist ülkelerle yakınlaşma, ekonomik, sosyal, kültürel ilişkilerin kurulmaya başlandığını, takip eden DP döneminin azgın gericiliğine zemin hazırlandığını, günümüze kadar da adım adım emperyalizme teslim politikasının “ Kemalizm” adına yürütüldüğünü belirtmiştik.

Nitekim, tek parti dönemli sürecin 1939 da başlayan ve 1950 li yıllara kadar mevzuatı ve altyapısı tamamlanan “emperyalizmle işbirliği” döneminin 1950 seçimleriyle birlikte sözüm ona  “demokrasiye geçiş” adı altında özellikle ABD emperyalizmi tarafından kotarıldığı belgelerle sabittir. Tek parti döneminde “emperyalizme teslimiyetin” köşe taşları” atılmış, CHF/CHP’nin tabanındaki antiemperyalist potansiyel ile istenilen sonuca kısa sürede ulaşılamayacağı gerçeği karşısında “ihtiyaç duyduğumuz müthiş demokrasinin” hamisi aranmış ve DP kurdurulmuştur. DP kuruluş süreci hazırlıkları ısrarla “demokrasi” yalanını üzerine oturmuştur, daha doğrusu oturtulmuştur. Tek parti döneminin ezici baskısının halkta yarattığı yılgınlık, kızgın sacayağının boynuna geçirilmesi için ustalıkla kullanılmıştır. Halkın bilinçsizliği onunla alay edercesine seçim meydanlarının propaganda malzemesi olmuştur.

DP parti, Türkiye’nin o günkü sınıf bileşenlerinde, sınıfsal çıkarları emperyalizmle ittifaka en uygun olan toprak ağalığı ve ticaret burjuvazisinin politik gücü olarak iktidar yapılmıştır. Doğal olarak emperyalizmin en kolay ve zahmetsiz vücut bulabilmesi için teslimiyet ilişkileri yeni anlaşmalarla ve hızla şekillenirken, Kemalizm döneminin çağdaş ve aydınlanmacı politikaları da yeniden “dinsel” temelli yönelimlere bırakmıştır yerini. ABD, DP parti gericiliğini boşuna keşfetmemişti ve çağdaş, uygar kültürün insanını yönetmek elbette kolay değildi. Emperyalizm ülke üzerindeki programını uzun vadeli yapacaktır ve temel politikalar da eğitimden kültüre, ekonomiden spora kadar yaşamın bütün alanlarında bu politikaların devamı için kendi oy potansiyelini de yaratmalıydı. Bunun yolu Mustafa Kemal zamanında uygulamadan kaldırılan “dinsel temelli“ politikaların yeniden ısıtılması ve halkın önüne konulmasıdır. Günün koşullarında kırsal kesimin çocuklarının eğitim olanağı bulduğu Köy Enstitülerini “Komünizm yuvası” yılışıklığı ile kapatmak, Arapça ezana geri dönmek, kuran kurslarını özendirmek ve ülkeyi örümcek ağı gibi gerici kurumlarla donatmak olacaktır.  DP iktidarını hararetle destekleyen aydınlar ise, çok geçmeden yanılgılarının bedelini hapis cezası alarak ödeyeceklerdir. DP’den “demokrasi” beklentisi içinde olanlar, ülkenin hızla emperyalizme pazarlanması karşısında mırın kırın etmeye başladıklarında kendilerini soruşturma cenderesinde, polis takibinde, mahkemelerde bulacaklardır. DP’nin misyonu,  emperyalizmle tam bir işbirliği için halkın “geri” yanlarını okşayıp örgütlemek olacaktır ve ülkenin emperyalizme peşkeş çekilmesini, vurgun ve yolsuzluğu bu sihirli “demokrasi” sözcüğü altında gerçekleştirecektir. Emperyalist burjuvazinin ihtiyaç duyduğu demokrasinin, özgürlüğün, engelsiz ve sınırsız sömürme özgürlüğü olduğu yakın tarihimiz olan DP döneminde (1950-1960) yeteri kadar açık ve anlaşılır şekilde yaşanmıştır. DP’nin karşı devrimci yüzü öylesine nettir ki, Kemalist devrimin çağdaş değerlerinin sosyal yaşamdan silinip atılmasıyla kalınmayacak (tekke ve türbelerin “kutsiyetini” körükleme, ezanın yeniden Arapça okunması, Köy Enstitülerinin “Komünist yuvası olduğu” gerekçesiyle kapatılması v.b), Emperyalist kurumlara eklemlenmek için adeta “yalvar yakar” olunacak, NATO’ya girilerek ABD emperyalizminin, Orta Doğudaki antiemperyalist hareketlere ve SSCB’ye karşı vurucu gücü olma görevi gönüllü üstlenilecek, İMF ve Dünya Bankasına girmek için can atılacaktır. Amerikan hayranlığı öylesi bir hal alacaktır ki, DP’nin o günden bugüne unutulmayan “Küçük Amerika olacağız” ve “Her mahallede bir milyoner yaratacağız” şeklinde özetlenen söylemleri bugünün ABD ve AB uşaklarına miras kalacaktır. Türkiye altmış yıldır siyasal iktidarların bu teslimiyet politikalarıyla yönetile gelecektir. Özellikle belirtmek gerekir ki, ABD emperyalizminin kapitalist üretim bazında işbirlikçisi sınıf bu tarihe kadar “sınıf olarak” mevcut değildir. DP iktidarı da bu anlamda emperyalizmle işbirliği yapacak sınıfların ortak iktidarıdır. DP iktidarı ile birlikte klasik toprak ağaları tarım kapitalistlerine dönüşecek, eşraf ticaret burjuvazisi olma yolunda mesafe kat edecektir.

DP’nin on yıllık iktidarı kapitalist üretim bazında üretimin yeniden düzenlenmesi, kapitalist sınıfın oluşturulması sürecidir. 1960’lı yıllara gelindiğinde ilerici küçük burjuvazinin önderlik ettiği 1960 darbesi de esas olarak DP iktidarının yöneldiği “Emperyalizme teslim“ olmaya karşı bir tepki olarak değil, sosyal yaşamda uç vermeye başlayan gericiliğe karşı bir tepki olarak doğacaktır. 1960 ihtilalcilerinin ihtilal sonrası ABD karşıtı bir yönelimlerine rastlanılmayacaktır. Tersine ABD ile olan ilişkiler DP ile yarışırcasına daha da ileri boyutlara taşınacaktır. Burada belirtilmesi gereken, 1960 ihtilalcilerinin bir antiemperyalist programa sahip olmaları bir yana, bunun gerekliğine inandıklarına ilişkin bir ipucu da mevcut değildir. 1960 ihtilali tersine, DP iktidarının güçlü ittifakı olan toprak ağalarının iktidardaki gücünü sınırlamış ve ticaret burjuvazisinin iktidardaki gücünü artırmıştır. Ticaret burjuvazisi 1960 ihtilalinin düzenlemeleriyle Sanayi burjuvazisi kimliğini kazanacaktır. ABD işbirlikçisi sınıf “üretim ilişkileri” bazında da, yani kapitalist üretim ilişkilerinin üretim biçimine damgasını vurmasıyla işbirliği mevcudun ötesinde ülkeyi “modern sömürge” bir ülke haline getirecektir. Artık ülkedeki iktidar, iktidar olmak için ABD kapısında sıraya girenlerin değil, ABD’nin bizzat iktidar görevi verdiği, iktidar yaptığı, ekonomik yapısal ve diğer sosyal düzenlemelerle uluslararası kapitalizmin sömürüsünün önündeki bütün engelleri ortadan kaldıracak sınıfın iktidarıdır. Ülke bütün kurumlarıyla, ekonomik ve sosyal yapısıyla öylesine bağımlı hale getirilecektir ki, klasik seçim sistemiyle, adı ve programı ne olursa olsun kim iktidar olursa olsun ABD’nin iktidarı olmak zorundadır. Bu nedenle de, gerek ülkemizde gerekse benzer diğer modern sömürge ülkelerde görünürde “yerli kuvvetler” eliyle yürütülen karşı devrimci hareketler, özü itibariyle bir ABD projesidir. Emperyalist kapitalizm ülkede kurumsallaşmıştır ve ancak emperyalist kapitalizmi “ret” programına sahip bir işçi sınıfı iktidarı sömürü ilişkilerine son verebilir, ülkenin bağımsızlığını sağlayabilir.

1970’li yıllarda, ülkemiz devrimci hareketinin önderlerinin katledilişinde ABD ve uşağı İsrail ajanlarının yer aldığı bir söylenti olmayıp, yukarıda sıraladığımız gerçeğin zorunlu sonucudur. Bu dönemde asılan, vurularak ya da işkencede öldürülen devrimcilerin sahip oldukları maddi güç ve savaştıkları sistem dikkate alındığında mevcut güçlerinin değil sistemi yıkmak, örseleyebilecek güce bile sahip olmadıkları bizzat iktidar sahiplerince doğrulanmasına karşın, karşı devrimci güçlerin böylesine azgınca saldırılarının tek açıklaması, boyutu ve hacmi ne olursa olsun, iktidarı almaya yönelik her hareketin kanla bastırılacağına ilişkin kitlesel korku yaratmaktır, pasifikasyondur. 12 Mart faşist darbesi de “nostaljik takılmaların” dışına çıkılıp bakıldığında egemen sınıfların iktidar endişelerinin yarattığı bir “korku saldırısı”dır.

Yazımızın amacı 12 Eylül 1980 den 2008 yılına kadar Türkiye’deki karşı devrimi analiz etmektir. Giriş bölümünün uzun olduğunun farkındayız. Ancak 12 Eylül 1980 ile başlayan ve günümüze uzanan sürecin sağlıklı gözlenmesi için bu girişini zorunlu olduğunu düşündük.

Karşı devrim örgüsünün hemen başlayıp tamamlanamayacağı gerçeği, yeni sömürge ülkelerin pratiği ile doğrulanmıştır. Bütün sorun emperyalist/kapitalizmin ilk hamlesine karşı takınılacak tavırdır. İlk dört sayıda özetlediğimiz de budur. Bir kez burnunu sokmaya görsün, bir kez bilerek ya da bilmeyerek ağına takmaya görsün gerisini istediği kıvam ve şekle getirmiştir. Emperyalizm, yıllardır sahip olduğu “yönetme” yeteneği ile siyasi bağımsızlıklarını kazanmış ülkeleri, yeniden bağımlılık ilişkileri içine almakta, klasik sömürü yöntemlerinin yerine kapitalizmin ilişki ve çelişkilerinin belirlediği yeni sömürü yöntemlerini ikamede ekonomik, politik, siyasi, kültürel, diplomatik… bütün ilişkileri karmaşık ve komplike bir şekilde kullanmaktadır. Ülkemizde 12 Marta kadar olan süreç, bir taraftan üretim ilişkilerini, bağımlılığı artıracak şekilde düzenlemek, buna uygun iktidarları iş başına getirmek, bir taraftan da gelişen muhalefeti sindirmek biçiminde şekillenmiştir. Ancak, hala nüfuz edemediği alanlar mevcuttur ve yeni bir müdahale ile bu mevzileri de kontrol altına alması, hem sistemin bulunduğu aşamanın zorunlu gereksinmesidir hem de Türkiye’nin bulunduğu konjonktürde emperyalizm adına üstleneceği görevin uzun erimli belirlenmesidir. 12 Eylül bu iki sorunun emperyalizm adına düzenlenmesi programıdır.

12 Eylül arifesine kadar reel durum şudur: Bir taraftan sistemin kendi içindeki çatışmada iktidardaki işbirlikçi sınıf bileşenlerini 24 Ocak kararlarıyla finans kapital adına sağlama almak, sömürüye ortak olan finans kapital dışındaki bileşenlerin iktidardaki gücünü kırmak, diğer yandan sisteme sınıfsal cepheden muhalefeti “karşı- devrimci zor” yoluyla bertaraf etmektir. Ancak, ne sömürüden aldığı payı finans kapital lehine ortadan kaldırılmaya çalışılan kapitaliz artığı sınıflar, ne de sisteme sınıfsal cepheden muhalif kesimler sistemin yasal, ”meşru” yöntemleriyle etkisizleştirilecek gibi değildir. Parlamento aritmetiği bu işin kotarılması için uygun olmadığı gibi, sınıfsal muhalefetin üstüne sürülen sivil faşist güçlerin saldırılarının açıkça polis desteği ile yedeklenmesi de devrimcilerin bulunduğu mevzilerden geri adım atmalarını sağlayamayacaktır. Bütün alanlarda demokratik ve sınıfsal mevziler hareket halindedir. Bölgesel grevler genel greve dönüşme sinyalleri vermekte, sendikal mücadele hızla sınıfsal mücadele kimliği kazanmakta, üniversiteler olanak ve güçlerinin ötesinde direnmekte, ilerici hareketlerin ortak talepleri buluşmaktadırlar. Faşistlerin kitlesel katliama yönelmeleri, baskı ve yıldırmaların vardığı boyut aslında egemen sınıfların bunalımının da bir göstergesi olmuştur. Karşı devrimcilerin bilinçli, aklı-evvellerinde karşı devrimcilerin dümen suyunda yürüttükleri “akıl yürütmelerin” aksine, bu dönem devrimcilerin saldırıda olduğu bir dönem değildir, aksine bulundukları mevzileri koruma, direnme dönemidir. Saldırıda olan egemen sınıflardır ve sivil vurucu güçleri faşist örgütlenmelerdir.

Bu koşullarda iktidara ittifakla egemen olan sınıflardan emperyalist kapitalizmin en gözbebeği sınıf finans kapital lehine sömürüyü disipline etmesi ve egemen ittifakın diğer sınıflarının iktidardan uzaklaştırılması ve iktidarın yeniden yapılandırılmasının “meşruiyet” sınırları içinde kalarak, parlamento aritmetiği ile çözülmesi olanağı yoktur. Ancak, finans kapitalin en gerici kesimlerinin iktidarına giden yol faşizm olabilirdi. 12 Eylül, finans kapitalin iktidar aracıdır ve burjuva iktidarların iktidar etmede kullandığı “olağan zor” ile 12 Eylül faşizminin kullandığı “zor” bu noktada hem amaç açısından, hem de kullanılan “zor” araçlarının etkinliği ve etkisi açısından farklılıklar gösterecektir.

Bu anlamda 12 Eylülün gerekçesi ile 12 Eylülcülerin gerekçeleri örtüşmez. 12 Eylülün gerekçesi yukarıda değindiğimiz emperyalist kapitalizmin gözbebeği finans kapitalin tek başına iktidar olmasının ancak faşizmle mümkün olabileceğidir ve bunun için de zorun en örgütlü ve etkili aracı olarak cunta kullanılmıştır. 12 Eylülcülerin gösterdiği gerekçe en sade deyimle yalandır, demagojidir. ”İktidar etme” biçiminin finans kapital adına yeniden düzenlenebilmesi için öncelikle mevcut düzenle uzlaşma amaç ve niyeti olmayan, sisteme muhalif güçlerin ortadan kaldırılması, örgütlülüğünün dağıtılması, sindirilmesi gerekmekteydi. Bu güç doğal olarak devrimci demokrat güçlerdi. 12 Eylülün bütün hışmıyla devrimcilerin üzerine gelmesinin nedeni de budur. Küçük burjuva aymazlarının ya da “tövbekârların” ileri sürdüğü gibi 12 Eylülün amacı “malum deyimle” anarşi filan değildir. Dönemin başbakanı Süleyman Demirel de hayretle şöyle diyecektir: “11 Eylül günü anarşiyi bastırmak için güvenlik güçlerinin elinde hangi yetki yoktu da, sokaklar savaş alanı gibi iken, 12 Eylülden itibaren anarşi bıçakla kesilir gibi kesildi”. Nadim olmuşlara Süleyman Demirel’in yanıtı yeterli olacaktır.

Devrimci güçlerin 12 Eylülün hedefi olması, yine klasik burjuva iktidarların kendi iktidarlarını korumaya yönelik devrimci güçlere yönelttiği “meşru” zordan da farklıdır. Öyle ki- başlangıçta anlaşılmasa bile- 12 Eylül uzun dönemli planlanan ve etkisi uzun dönem içinde hissedilen, kavranan bir karşı devrim hareketidir. Her ne kadar kapitalist üretim ilişkileri egemen üretim ilişkileri ise de, küçümsenmeyecek ölçüde bir kitle kapitalist denetim araçlarının etkisi dışındadır. Halkın önemli bir kısmının birikimine kapitalist denetim grupları hâkim değildir. Öncelikle bu ekonomik değerlerin tekelleşmesi, halkın cebinden çıkması ve kapitalist denetim araçlarının kontrolüne girmesi gerekmektedir. 12 Eylül sonrası hortlatılan “Bankerler ekonomisi” bu amaca yöneliktir ve “Bankercilik” üç beş çapulcunun marifeti değildir. Bankerlerin akıl almaz faiz oranlarıyla halktan topladıkları değerler Bankerler vasıtasıyla finans kapitale değer olarak aktarılmıştır. Halkın birikimleri çok kısa bir sürede elinden çıkmıştır. Kullanılan yöntem “vahşi kapitalizm” döneminden daha acımasızdır. Çok geniş bir kitlenin emeği, alın teri açıkça 12 Eylül iktidarının soygun çetelerince ellerinden alınmıştır. Elbette bu bir son değil, 12 Eylülün bir ilki ve bir başlangıcı idi. Arkasından halkın bilinçsizliğini edepsizce kullanarak ve “hokus pokus”la ikna edici yalan makinelerinin devreye sokulmasıyla bütün halktan tekelci sermayeye değer transferleri gerçekleştirilecektir. Dövize bağlı konut satımları, küçük esnafın ortadan silinmesi, bankalara olan borçların akıl almaz faizleri v.b hatırlanmalıdır. Üst üste gelen devalüasyonlarla alım gücü düşürülmüş, işsizlik çığ gibi artmış, sendikalar etkisizleştirilmiş ama, her nasılsa ekonomi “büyümüş”, ihracat artmış(mı)dır!... Bu saydıklarımıza daha yüzlerce örnek eklenebilir. Bütün bunlar, o günün koşullarında tesadüfen ortaya çıkmayıp, 12 Eylülün amacına uygun planlı ve programlı uygulamalarıdır. Elbette bu kadar kısa bir sürede bu denli yoğun bir sömürünün gerçekleşmesi için de karşı devrimin öncelikli hedefi devrimciler ve emekçi yığınlar olacaktır. Burada şaşılacak bir şey de yoktur. Emperyalist kapitalizmle bütünleşme programı olan 12 Eylülün, emperyalist/kapitalist sistemle bütünleşmek için “ev içi” düzenlemeleridir. 12 Eylül darbecileri için Pentagonun “Our boys” –bizim oğlanlar- demesi boşuna değildi ve gerçekten 12 Eylülcüler emperyalizmin ağababası ABD’ye diyet borçlarını ödüyorlardı. Ne pahasına!...

ABD güdümlü 12 Eylül faşist darbesiyle içeride Antiemperyalist-Antikapitalist muhalefet devrimci muhalefetin etkisizleştirilmesiyle ülke, çok uluslu tekellerin ve işbirlikçisi finans kapitalin açık pazarı haline getirilirken, sistemin jandarması ABD’nin 12 Eylül yönetimine uluslararası arenada verdiği görev, Sovyetler Birliğinin ve sosyalist sistemin Yakın doğu üzerinden kuşatmaya alınmasına bir güç olarak katılımını sağlamaktır. Türkiye bu noktada emperyalizmin ileri karakolu olarak görev yapacaktır. Ortadoğu’daki antiemperyalist hareketler ABD güdümlü Arap rejimleriyle ve İsrail ile işbirliğinin geliştirilip güçlendirilmesiyle yalnız bırakılacak, Afganistan gibi ABD karşıtı rejimlere karşı “siyasi İslam” desteklenerek bu rejimlerin yıpratılması, giderek müttefiki İslamcıların iktidarı ele geçirilmesiyle Sovyetlere karşı kuşatma harekâtı başlatılacaktır. Zira, ABD nin Sovyetlere karşı “yeşil kuşak” projesi bu dönemin ürünüdür. ABD’nin sözüm ona bu gün Afganistan’da savaştığı Taliban, El Kaide, Usame Bin Ladin bu dönemde ABD’nin “yeşil kuşak” projesinin ürünleridir. Diğer taraftan Filistin gibi antiemperyalist hareketin Ortadoğu’daki adresi, işbirlikçi Arap rejimleri ve İsrail ile işbirliği sonucu “merkez olma” etkisini yitirecektir. Ortadoğu ve Asya’da bu dönemde İslami hareketlerin özellikle güçlendirilmesi ABD açısından önem kazanacaktır. Bu iki açıdan önemlidir: Birincisi antiemperyalist karakterli Arap rejimleri-özellikle Baas partisinin iktidarda olduğu ülkeler- Suudi Arabistan çizgisine çekilecek, ikincisi nüfusunun önemli bir bölümü Müslüman olan Sovyetler Birliğine karşı “İslamiyet” kartı kullanılacaktır. Bu bölgesel “yeşil kuşak” projesinin Türkiye’de uygulanmasının önünü açma görevi de 12 Eylül rejimine verilecektir. Ancak, diğer İslam ülkelerinden farklı olarak “laisizm”i bir yaşam biçimi olarak kabul etmiş Türkiye’de “İslamlaştırma” diğer Müslüman ülkelerden daha çetrefil bir yol izlenmesini gerektirecektir. Gerçi, “siyasal İslamcılar” bir güç olarak toparlanmışlardır, ancak onlar bile laisizme uluorta, açıkça “tu kaka” diyebilecek güçte olmadıklarının farkındadırlar. 12 Eylül darbesinin bağıra çağıra ilan edilen gerekçelerinden birisi, o dönemdeki Erbakan’ın MSP sinin Konya’daki mitinginde İstiklal marşının okunması esnasında ayağa kalkmadıkları, bunun Atatürk’e, laisizme, anayasal düzene açıkça meydan okuma olduğuna ilişkin açıklamalarıydı. Gerçi, “niyeti bilenler” bu gerekçeye sadece tebessüm ettiler ancak bu gerekçenin inandırıcılığını sınamak için beklemeye de gerek kalmadı. 12 Eylülcüler işe “harekâtın meşruluğunu” anlatmak için uçaklardan halka ayetler atmakla başladılar, faşizmin gerekçesini ayetlerle izah etmeye başladılar. Arkasından, Cumhuriyet döneminin hiçbir yönetiminin cesaret edemeyeceği kadar imam hatip okulu 12 Eylülün “Atatürkçü” generalleri tarafından açılmış, ülkenin en ücra köşelerinin kuran kursları ve cami yapımı ile donatılması yine 12 Eylülcü generallere “nasip!..” olmuştur. Toz kondurmadıkları “laisizm”lerine halel gelmiş midir bilmeyiz ama “zorunlu din dersleri”nin mucidinin de 12 Eylül Generalleri olduğu bilinir.  Öyle ki, çağımızın “en modern ve en çağdaş” muhteşem anayasası yapılıp, halk oylamasına sunulup, halktan %97 kabul oyu almasının da 12 Eylül korku imparatorluğunun halkta yarattığı yılgınlıktan değil, 12 Eylülcülerin “yeşil sarıklıların, evliya ve Erenlerin” himmetlerine mazhar olmaları sayesinde başarıldığı rivayet olunmaktadır!... 12 Eylül anayasasına “evet oy’u” verilmesi için tarikatlarla al takke ver külah pazarlıklar yapıldığı da şimdiye değin yalanlanmamıştır. “Din uğruna” böylesine canını dişine takıp mevziler kazanan 12 Eylülcülere elbette evliyalar, erenler, yeşil sarıklılar, baş imam Fetullah hazretleri himmetlerini ihsan eyleyeceklerdir… Bu bir mizah değildir. Zira ABD’li hocalarının 12 Eylülcülerin önüne koydukları çok önemli “ev ödevlerinden” birisi de toplumun sosyal dokusunun dinsel olarak şekillenmesinin sağlanmasıdır. Tarihten hep devrimciler ders almaz, hatta tarihten en gerekli dersleri çoğu zaman karşı devrimciler alır. Zira sosyolojik olarak da alt yapısı hazır olan “dinsel” eğilimin etkin bir güç olarak örgütlenmesiyle kitleleri devrimci hareketin uzağında tutmak mümkün olacak, sınıf hareketinin kitle tabanını oluşturması gereken halkın en yoksul kesimi sömürü düzeninin payandaları olacaktır. Bu nedenle bu amca uygun yapılanma, araç ve gereçlerin bu güçlerin hizmetine bonkörce sunulması Emperyalist/kapitalistlerin çıkar ve amaçlarıyla da uygunluk göstermektedir. Türkiye orijininde M. Kemal olgusu bu amaca ulaşmakta oldukça büyük engeldir. CİA ajanlarının, ABD görevlilerinin, AB cambazlarının “önce Mustafa Kemalden kurtulun” ya da “sizin için en iyi sistem ılımlı İslam’dır” öğütleri boşuna değildir. Bu nedenle öncelikle yönetim erkinde bulunanlar bu amaca “Mustafa Kemal” adını meze yaparak, resmi sıfat taşımayan yedek güçler ise “demokrasi ve insan hakları” yaftasıyla ulaşmaya çalışacaklardır. Söz konusu olan emperyalist/kapitalizmin kuşatmasıdır. Emperyalist/kapitalistlerin M. Kemal’den rahatsızlıklarının nedeni budur. Onlar M. Kemal’den rahatsız oladursunlar, Dünyanın ilerici güçleri, devrimcileri, sosyalistleri itiraf etmek gerekir ki bizden daha iyi anlamış ve kavramışlardır. Fidel Kastro’nun Mustafa Kemal için söyledikleri açıktır. Kastro’dan, Lenin’den, Mao’dan, Chavez’den, rahatsız olanlar M. Kemal’den da rahatsızdır. Kim ne adına söylerse söylesin, ya da kim hangi sıfatla söylerse söylesin, ulaşılmak istenen hedef emperyalist/kapitalist sömürünün üstünün örtülmesidir, halkın köleleştirilmesidir. Özellikle “demokrasi ve insan hakları adına” siyasal İslam’a çanak tutan “aydın“ maskeli soytarılara, “Sivil toplum” adlı ”muhiplere” AB ve ABD’nin niçin bu kadar bol keseden davrandığını devrimciler sorgulamak zorundadır.

Türkiye’de, Emperyalist/kapitalist destekli dinsel gericiliğin etkin bir örgütlülüğe kavuşmasının alt yapısı 12 Eylülcülerce oluşturulmuştur. Bu tesadüfî bir seçim olmayıp, tersine ABD adına yerine getirilmesi ve eksiksiz yapılması gereken bir ödevdir. Böylelikle, daha sonraki yıllarda adlandırılacak olan Ortadoğu ve yakın Asya ile halkının çoğu Müslüman olan Kuzey Afrika’yı içine alan ve Kafkaslara uzanan geniş bir coğrafyada, emperyalizmin  yeni sömürü düzenine uygun yapılanmasının adı olan” Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika” projesinin  etüt projesinin Türkiye ayağının hazırlığıdır.. İleriki bölümlerde 12 Eylülden itibaren bugüne kadar ve bugünkü AKP iktidarının niçin 12 Eylül programının iktidarları olduğu ve AKP’nin iktidar olmasında ABD’nin ısrarcı olduğunu geniş açılımıyla irdelemeye çalışacağız, ancak şu kadarını söyleyelim ki, AKP’nin dinsel konulara ilişkin gerek yasal düzenlemelerine karşı, gerekse açıkça siyasal İslam’a yaslanmasına karşı “mış” gibi yapanların, AKP ile “kayıkçı dövüşüne” aldanılmamalıdır. Açıkça ABD’yi ve AB’yi ekonomik, politik, askeri ve siyasi olarak karşısına almayan hiçbir gücün AKP ile uzlaşmadığı, uzlaşamayacağı bir sorunu olamaz. Olsa olsa kitlesel tepkileri etkisizleştirme, kontrol altında tutma görevini yerine getirmiş olurlar. Gerek kitlesel tepkileri etkisizleştirmekle görevli kesimlerin, gerekse yukarıda anlatmaya çalıştığımız dinsel gericiliği “insan hakları” adına yutturmaya çalışanların sivil elbiseli 12 Eylülcüler olduğunu söylemek de abartı olmayacaktır. Onlar, efendileri adına ve  yemlendikleri çıkarları adına söyledikleri her şeyin bir “kara propaganda”, Ar, hayâ tanımaz bir yalan olduğunu bilerek ve iyi uşak olmanın gereklerini yerine getirerek “görevlerini” yapıyorlar… Onların ülkenin bağımsızlığı, sömürüsüz, savaşsız bir dünya diye bir dertleri yoktur… Tersine sömürü ve savaştan beslenirler… Devrimcilerin bağımsızlık gibi, sömürüsüz ve savaşsız bir dünya gibi bir sorunları vardır ve emperyalist/kapitalizmin mezara gömülmesine kadar da bunu sorun etmeye devam edeceklerdir. Devrimcilerle karşı devrimcileri ayıran en kaba çizgi de budur.

1980’li yıllar 1990 yıllara evrilirken, emperyalizmin ülkemizdeki görünüm, tavır ve hamlelerini irdelerken, bu yönelimin sadece ülkemize yönelik olduğunu söylemek, emperyalizmi “lokal” bir olguya indirgemek olur ki, bu gerçeğin bir bütün olan kendisinin de lokal bir olay olarak algılanmasına yol açar. 12 Eylül faşizmi, günün koşullarında emperyalist/ kapitalist sistemin yeniden reorganizasyonu olarak ülkemizdeki görünümüdür. Emperyalizmin yer küre ölçeğindeki görünümü bizden daha az saldırgan, daha az tahrip edici değildir. Eş zamanlı olarak Afganistan’a müdahale ile sosyalist sistemin Asya’daki nüfuzunu bertaraf etmek, İran-Irak savaşını kışkırtarak silah satımına yeni pazarlar oluşturmak, emperyalizmin ağı dışında kalan Kuzey Kore’yi ve Küba’yı tehdit etmek, Latin Amerika’da faşist diktatörlükleri iş başına getirmek ve kitlesel kıyımları teşvik etmek, bu kıtadaki ilerici rejimleri CİA marifetli çete darbeleriyle devirmek kabaca sıralanabilecek eylem ve yönelimleridir. 1990’lara gelindiğinde, emperyalizm uzun süredir ektiği nifak tohumlarının olgunlaştığının ve artık “hasat zamanı”nın geldiğinin bilincindir. Sovyet yönetimini elinde tutan işbirlikçi hainlerin de küçümsenemeyecek gayretleriyle SSCB deki ağır aksak da olsa işleyen sosyalizmi bertaraf ederek kendilerinin de ummadıkları tarihi bir başarıyı yakalamış oldular. Uzun süredir hem emperyalist/kapitalist pazar dışında kalan, emperyalist sisteme karşı alternatifliği dünyaca kabul görmüş ve sisteme karşı prestiji olan, birçok yönden emperyalizmi tehdit eden sosyalist sistemin bertaraf edilmesiyle artık emperyalistlerin “dünya jandarmalığı”na ilişkin en önemli engeli de aşmaları, “geri kalan parçaların” da “derhal ve hemen” sisteme dahil edilmesine yönelik iştahlarındaki kabarma, bu dönemdeki başlıca yönelimler olarak görülecektir.

SSCB’nin çökertilmesiyle sistemin diğer ülkelerinin –Doğu Avrupa’daki sosyalist ülkelerin- sisteme entegresi uzun sürmeyecektir. Saldırı ucuz, bayağı ve alçakçadır. Özellikle teslim olmamakta direnen sosyalist liderler aleyhine başlatılan karalama kampanyası, psikolojik savaş uzmanlarının, yazılı ve görsel basındaki paralı ajanlarının da topyekûn saldırısıyla rakipsiz savaşa dönüşecektir. Çavuşesku’nun Avrupa bankalarında milyonlarca dolarının olduğuna, filanca Avrupa ülkelerinde köşklerinin, malikânelerinin olduğuna, karısının bilmem kaç milyon dolarlık  mücevherinin olduğuna ilişkin yalanlar ustaca yöntemlerle inceltilerek her gün servis edilecek ve bırakın sokaktaki ortalama bilince sahip insanı, aklı başındaki insanların bile kafalarında “acaba” soru işaretleri yaratılacak ve katliamlarına zemin hazırlayacaklardır. Nitekim karı-koca Çavuşeskular baş eğmez tavırlarının bedelini kurşuna dizilerek ödeyeceklerdir. Bu tarih, sadece sosyalist Çavuşeskuların kurşuna dizilme tarihleri değildir, aynı zamanda Çavuşeskuların kurşuna dizilişinde her ne surette olursa olsun, ister sessiz kalarak, isterse fiilen katkısı olanların On beş on altı yaşlarındaki kızlarının fuhuş pazarına düşmelerinin de tarihi olacaktır. Romanya’ya gelen Demokrasi budur… Aynı tanımlamayı Sovyet ülkeleri için de yaparsanız asla yanılmış olmayacaktır. Sovyet sisteminin yıkılmasıyla da eski Sovyet ülkelerine çöreklenen kapitalist demokrasi(!) nin ilk işi gencecik Rus, Moldovalı, Ukraynalı v.b eski Sovyet ülkesinin gencecik kızlarını fuhuş pazarına sürerken, meydan mafya bozuntularına kalacak, gelir dağılımı yıldırım hızıyla bozulacak ve halk birkaç yıl içinde elindeki avucundakinden de olacak ve görülmemiş bir yoksulluğun batağına saplanacaktır. Aynı şekilde kapitalizmin yalanına çanak tutanlar bedeline de katlanacaktır. Kapitalizm, kendi tanımını yaşatarak öğretmektedir.

Yugoslavya’da durum daha az vahim değildir. Çok uluslu bir devlet olan Yugoslavya’nın sisteme entegre edilmesi için etnik ve dinsel kışkırtma faktörleri birlikte kullanılacaktır. Uzun yıllar barış içinde birlikte yaşamış Sırplarla-Hırvatlar, Sırplarla Boşnaklar kaşınan ve üretilen etnik ve dini kışkırtmalarla birbirlerini boğazlayacaklar, görülmedik vahşetin yaşanmasına sebep olacaklar ve ülkelerinin bağımsızlığı için direnenler yine psikolojik savaş yöntemlerinin ve yalan makinelerinin devreye sokulmasıyla “kasap”, “cani” olarak adlandırılarak, kitleler üzerindeki nüfuz ve etkileri kırılmaya başlanacaktır. Yugoslavya bütün bu kanlı süreçlerden geçerek parçalanacak ve emperyalist sisteme dâhil edilecektir.

Sovyet Cumhuriyetlerinden Gürcistan’da, Ukrayna’da, Kırgızistan’da ki az çok emperyalist sisteme kuşkuyla bakan yönetimler yeşilli, morlu, kahverengili “devrimlerle” (!) birer ikişer alaşağı edilerek sistemin sadık uşakları iktidar koltuğuna oturtulmakta, sistem Sovyet yönetimi boyunca azar ve tokat yediği bu topraklarda geçmişin acısını çıkartırcasına oyun üstüne oyun, dümen üstüne dümen çevirmektedir.

Sistem, kendi halkalarını oluşturan gerek ülkeler bazında, gerekse kişiler ve kurumlar bazında topyekûn saldırıya geçmiştir. Örneğin Uluslararası para spekülatörü George Soros bu “renkli” devrimlerin sponsorluğunu üstlenirken, olanı biteni hazırlık evresinde oluşturan “sivil toplum örgütleri” (NGO’lar) karşı devrimin kotarılmasına daha usturuplu ve alçakça yalanlarla yanaşmakta, emperyalizmin kanlı ellerinde demokrasi ve insan hakları yeşertmektedir. Her birisinin maliyeti bizzat emperyalist devletler/kurumlar ve kuruluşlarca karşılanan milyonlarca dolar/avro bu sivil toplum örgütleri adlı uşaklarca bu ülkelerdeki emperyalist/kapitalizmin faaliyetlerini yürüten yerli uşaklara aktarılarak, karşı devrimci faaliyetlere “demokrasi ve insan hakları” adına, yer yer edebiyat ve sanat adına paralar aktarılmıştır. Her alandaki sözcüleri dolar/avro üzerinden beslenmiş, doyurulmuşlardır. Bu amaçla yürütülen ve çok çeşitli etkinliklerin tümünün hedeflediği erim “demokrasi ve insan haklarıdır”!!!

Fethullah Gülen’in eski Sovyet ülkelerinde açtığı okulların sayısı günlük basından öğrenilebilecek kadar açıktır. Fethullah Gülen’in gerek eski Sovyet ülkelerindeki faaliyetleri gerekse dünyanın başkaca birçok ülkesindeki faaliyetleri kimsenin kuşkusu olmasın ki, bu sadık adam eliyle kotarılan birer Amerikan faaliyetidir. NGO’ların (sivil toplum örgütlerinin) “Project Democracy” kapsamındaki faaliyetlerinin karşı devrim sürecinin yer küre ölçeğinde planlanıp harekete geçildiği 1980 li-1990 yıllarda kotarıldığı hatırlanmalıdır. “Project Democracy” adlı karşı devrimin Truva atıyla bizzat ilgilendiğini ve bu faaliyetler için çok önemli miktarda kaynak ayrıldığını bizzat ABD başkanı Reagan itiraf edecektir. Yani “Project Democracy” kapsamında faaliyet gösteren sivil toplum örgütlerinin alt yapıları emperyalist/kapitalizmin dünya ölçeğinde saldırı projesini geliştirmeye başladığı dönemde oluşturulmuştur. Bu nedenle geniş  faaliyet alanı ve ortalama bilinç düzeyine sahip insanları  etkileme gücü böylesine yüksek bir saldırı aracını tarihi boyunca ilk kez böylesine etkili biçimde kullanmaktadır. Bu saldırı aracının özneleri, hiç de sanıldığı gibi “aklı hayra şerre yetmeyen” yaratıklar değildir. Hatta, büyük bölümü “sol” dan derlenmiştir ve bu emperyalizmin bilinçli bir seçimidir. Özellikle medyadaki sözcüleri bunlardır. Karşı devrimci faaliyetlerinin yüzünü gizlemede en etkili silahları da “sol jargon” la konuşmalarıdır, demokrasi ve insan haklarını ağızlarından düşürmemeleridir. Kitlelerin sola olan sempati ve yakınlıklarını bu ağızla kaplan avına dönüştürmekteler, kitleleri bununla avlamaktadırlar.. Efendilerinin takdirlerini ceplerine tahvil etmektedirler….

Elbette sistemin içinde yetişmiş, açık kimlikli karşı devrimciler bunların yanında ak pak kalmaktadırlar… Ancak, yıllardır devrimci hareketlere yaslanmış, içinde yer almış, kapitalist emperyalizmin, insan soyunun bu en büyük düşmanının sömürü ve zulmüne karşı durmuş, (anlaşılıyor ki, durmamış ta “mış” gibi yapmışlar) , ve önlerine atılan sofra artıklarıyla “tür” değiştirerek soysuzlaşmış bu türlerin aşağılık ve alçaklığını bu gün kapitalist emperyalizm adına demokrasi ve insan haklarından söz etmesini tanımlayabilecek bir sözcüğün hangi dilde olabileceğini sanırım benim gibi bir çok insan da ölesiye merak etmektedir. Sorun hırsızı teşhis etmek değil elbette, hırsızın çaldığını geri almakta…

1990’lı yıllarda başlayan ve sistemin bir bütün olarak bütün kurum ve kuruluşlarıyla ilgilendiği konu, bir taraftan SSCB’de ve Doğu Avrupa`da çökertilen sosyalizmin boşluğunun kapitalizmin Pazar ihtiyacına göre düzenlemesi, diğer taraftan ve yine aynı amaç etrafında, küreselleşen kapitalizmin Pazar sorununa artık istenilen ölçüde cevap vermekte yetersiz kalan “ulus devletlerin” tasfiyesinin gerçekleştirilmesidir. Bu iki yönelim küresel kapitalizmin ana amaçları olarak belirlenecektir. Özellikle, göstermelik siyasi bağımsızlığa sahip “Ulus devlet” yönetimlerinin “işbirlikçi” karakterinden kaynaklanan “demokratik olmayan yöntemlerle” yönetme ilişkilerinin ülkeler halklarında yarattığı hoşnutsuzluğun “suçu” “Ulus devlet” olmaya bağlanacak ve şayet “ulus devlet” ortadan kaldırılırsa bu “despot ve demokratik olmayan” yönetimlerden kurtulmak mümkün olacaktır. “Ulus devletlerdeki” işbirlikçi despot yönetimlerin iş başına getirilmesinde, emperyalist kapitalistler böylelikle saldırgan yüzlerini gizleyebilmede gösterdikleri mahareti bu dönemle birlikte “ulus devlet”te ısrarcı yönetimlerin işbaşından uzaklaştırılmasında kullanacaklardır. Bu bir paradoks gibi gözükse de, bu dönemle birlikte paradigma da değişmiştir. Artık bu devletlerdeki yöneticilerin “işbirlikçi” olmaları iktidarlarını sürdürmeleri için yeterli değildir, tersine “ulus devletler” kapitalizmin gelmiş olduğu aşama itibariyle artık uluslararası sermayenin “bütün yerküreyi koşulsuz Pazar yapma” ihtiyacına cevap verememekte, tersine bu yönelime engel olmaktadırlar. Örneğin en sadık müttefikleri Latin Amerika muz cumhuriyetlerindeki faşist yönetimlere sırt çevrilmekte, yeni paradigma “demokrasi ve insan hakları” hatırlanmakta ve despot yönetimlere ülke halklarının duyduğu tepki bu kavramla “ulus devlet” aleyhine kitlesel destek oluşturmaktadır. Örneğin 1980’li yılların başlarında bizzat silahlandırıp saldırgan bir güç haline getirdiği Irakta Saddam Hüseyin yönetimini kanlı şekilde iktidardan uzaklaştırırken “Irak’a demokrasi getirme” demagojisi kitleler nezdinde epeyce prim yapacak ve adeta ABD’nin Irak’ı işgal etmesi için bizzat Irak halkından ABD’ye talepte bulunulacaktır. ABD Irak’a girdiğinde coşkuyla karşılanacaktır. Irak halkı emperyalistlerin getirdiği demokrasinin neme nem bir demokrasi olduğunu ülkelerini ve canlarını kaybederek öğrenmekte geç kalmayacak, o despot Saddam Hüseyin yönetimini arar olacaklardır. Şimdi, kısaca yazımızın diğer bölümlerinde ileri sürdüğümüz tezimizin, yani 12 Eylül faşizminin neden emperyalist/kapitalizmin bir programı olduğuna, o günden bugüne bütün hükümetlerin nüans farklılıklarıyla bu programın uygulayıcıları olduklarına ilişkin yeniden parantez açalım: Kapitalizmin bütün yer küreyi egemenliği altına alma girişiminin alt yapısı 1980’lerde atılmış, plan ve program, strateji ve taktikleri belirlenmiş ve adım adım uygulamaya konulmuştur. Öncelikle, bütün ülkelerde kapitalizmin hâkimiyetinin önündeki en önemli güç işçi sınıfının örgütlü gücüdür, bu gücün görünen yüzü sosyalistler ve komünistlerdir. Emperyalizm açısından öncelikle de bu gücün etkisizleştirilmesi, dağıtılması birincil görevdir. İşe de tam bu noktadan başlanmıştır. Gerek sosyalist sistemin çökertilmesi gerekse özellikle geri bıraktırılmış ülkelerde arka arkaya faşist yönetimleri iş başına getirmelerinin eş zamanlı olması tesadüfî değildir. Bu ancak, yer küre ölçeğinde sistemli ve komple, iyi planlanmış ve gerçekleşmesi yıllara yayılan bir programdır. Hatırlanmalıdır: Latin Amerika’da, Asya’da, Afrika’da, Ortadoğu’da işçi sınıfı hareketini ve müttefiklerini, giderek emperyalist/kapitalist sistemin yandaş ve müttefiki olmayan bütün kesimleri hedef alan soy kırım kertesinde katliamların Amerikan güdümlü faşist diktatörlüklerce gerçekleştirildiği, asker-polis resmi güçlerin devlet içinde ve devlet eliyle ve alenen kitlesel katliamlara giriştiği, CIA’nin Anti Amerikancı rejimleri askeri darbelerle devirdiği, NATO’ya bağlı ülkelerde gladyoların, kontrgerilla örgütlerinin ilerici güçleri sürek avına çıktığı bu dönemin karakteristik özelliğidir. İşin ilginç yanı, işçi sınıfı örgütlerinin, antikapitalist ilerici güçlerin bu saldırılarda etkisizleştirilmesinde, pasifize edilmesinde bu ülkelerde gerek kamusal görevde bulunan gerekse sivil “ulusalcı” güçlere ya doğrudan bu saldırı ve katliamlarda rol almışlar, ya da seyirci kalmışlardır. Dönemin, sistem içinde cadı kazanı gibi kaynatılan “Anti Komünizm” propagandası bu güçleri ilericilere karşı tavır almaya itecektir. Karşı devrimci propagandanın kitleleri uyuşturucu etkisi meyvelerini vermeye başlamıştır. Bu saldırılar ve karşı devrimin programı Latin Amerika’da sekteye uğramış, 2000’li yıllarda neredeyse kıtanın tamamında yönetimi ele geçirmişlerdir. Ancak, diğer ülkelerde program eksiksiz uygulanmış, küresel kapitalizmin yapılanmasına uygun ve ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde devlet örgütlenmesi programa uygun düzenlenmiştir. Bu programın önemli bir ayağı Büyük Ortadoğu projesi olarak adlandırılan, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Kafkasları kapsayan “ Büyük orta Doğu ve Kuzey Afrika” projesidir. Bu projeye göre bu geniş coğrafyada yer alan “Ulus Devletler” yönetimi küresel kapitalizmin “sekretaryası” olarak örgütlenecekler ve askeri, politik, siyasi hedefleri sistem tarafından belirlenecek, görevleri sistemin işlerliğini sağlamak ve kolaylaştırmak olacaktır. Önerilen siyasal sistemin adı da belirlenmiştir: Siyasal İslam. Ancak, özellikle bu  kapsama alanındaki ülkelerde –özellikle Orta Doğu ülkelerinde- yönetimler, krallıklar, sultanlıklar v.b zaten sistemin şubeleridir. Sorun SSCB’nin dağılmasıyla ortaya çıkan ülkelerdeki yönetimleri hizaya getirmektir. Soros’un pembe, turuncu devrimleri(!)  hatırlanmalıdır. Türkiye ise, diğer İslam ülkelerinden farklılık göstermektedir. Mirasçısı olduğu Osmanlı İmparatorluğundan devraldığı sorunlarla birlikte yaşamaktadır. Ayrıca Osmanlı hanedanının İslamcı yönetiminin emperyalistlerin oyuncağı olduğu gerçeğinden hareket eden kurucu yönetim siyasal erkin “siyasal İslam” la bağını keserek “laisizmi” benimsemiştir. Gerek “laisizm” olgusu, gerekse kuruluş harcında antiemperyalizm bulunan T.C. de bu programın işlerlik kazanması için öncelikle “M. Kemal’den ve laisizmden” kurtulmak gerekmektedir. Öncelikle 12 Eylül ve bugüne değin devam eden siyasal iktidarların yine nüans farklılıklarıyla uygulamaya koydukları program budur. Bu kaçınılmazdır, çünkü sistemin yörüngesinde olup ta sistemin programına hayır demek olanaklı değildir. Diğer taraftan 12 Eylül programının önceliği sistemin önünü tıkayan, sistemi bertaraf etme tarihi yükümlülüğü bulunan işçi sınıfının siyasal ve ekonomik örgütlenmesini dağıtmaktı. 12 Eylül cuntası eliyle bu örgütlenmeler dağıtılırken, sistemin bu gün hedef tahtasına koyduğu “ulusalcılar” ya sessiz kalmışlar ya da destek olmuşlardır. 12 Eylül faşizmine muhalif birkaç namuslu aydının tavrını elbette buraya dâhil etmiyoruz. Ancak, her ne kadar bu gün 12 Eylül’e küfürde aman tanımayan liberal artıkları meydanı kimseye bırakmasa da yakın zamana kadar 12 Eylül faşizmini kutsadıkları unutulmamıştır. İşte tam da bu noktada, öncelikle sistemin önünde birincil engel olan sosyalistler ve komünistler sistem tarafından dağıtılmakla şimdi sıra, o dönemde buna ses çıkarmayan, yer yer sistemin sözcülüğüne soyunan “ulusal güçler” sistemin hedefi haline gelmişlerdir. Sistem ikinci aşamayı gerçekleştiriyor ve bugün yaşananlar 12 Eylül programının ikinci aşamasıdır. AKP iktidarı bu bağlamda değerlendirilmelidir. İktidar yapılmasında sistemin gayret ve çabalarının amacı, AKP ye sistem sözcülerinin biçtiği “demokrat”lık yaftasının altında yatanlar bu açıyla bakıldığında ne olup bittiği anlaşılabilecektir. Dün sosyalist ve komünistlere karşı kullanılan 12 Eylül Faşizmi, bu gün AKP eliyle “Ulusalcılara karşı” kullanılmaktadır. Olan biten budur. Sistem, ayağındaki dikenleri ayıklıyor. 

Kapitalizmin 2000’li yıllarda ilişki ve çelişkileri, daha önceki bölümlerde belirttiğimiz nedenlere bağlı olarak, önceki işleyiş biçimiyle açıklanamayacak farklılıklar, karmaşıklıklar göstermektedir. Bilindiği gibi 1870’li yılların serbest rekabetçi ortamında girdiği bunalım/kriz, dönemin koşul ve olanakları içerisinde, kendisini reorganize ederek daha ileri sıçramalar gerçekleştirilerek atlatılmıştır. 1930’lardaki kriz/bunalım ise bilinen Keynes’çi yöntemlerle aşılırken, bu kriz yine bir ileri sıçrama sebebi olmuştur. Öylesine bir ileri sıçrama ki, sorunun geçici çözümü daha ağır bunalımların ve krizlerin kaçınılmaz hazırlayıcısı olacak, sistemin tabiatı gereği bir önceki döneme göre daha ağır bunalımların davet edildiği yeni bir döneme girilecektir. Bir sonraki döneme bir önceki dönemin sorunlarına göre daha ağır, daha karmaşık sorunlarla birlikte girilecektir. 20. yüzyılın başlarından ortalarına kadar bunalımdan çıkışın yolu, emperyalist/ kapitalist sermayenin çıkış/orijin devletinin genellikle askeri gücünü kullanması, yani savaşla çözüm arayışıdır. 20 yy. son çeyreği ve 21 yy. başlarında ise, sistemin işleyişinde, ilişki ve çelişkilerinde meydana gelen değişimler artık sistemin bunalımını alışılagelen yöntemlerle, verilerle açıklamayı olanaksızlaştırmıştır. Sistem ölçeğinde yaşanan her iki bunalımı kapitalist gruplar/tekeller mensubu bulundukları ve üzerinde yükseldikleri ve varlıklarını borçlu oldukları “ulus devletin” olanaklarını kullanarak aşmaya çalışmışlar, ancak bu çözüm bir sonraki dönemin daha da ağırlaşmış bunalımlarına ve krizlerine zemin hazırlamıştır. Kapitalizm, doğası gereği,- özellikle üretimin giderek toplumsallaşması genişlemesi ile üretim araçlarının özel mülkiyetinin tekelleşmesi ve daralması- yarattığı uzlaşmaz çelişki- bu hastalıklı haliyle doğmuştur ve bundan kurtuluşu da yoktur. Her bunalım/ kriz hangi yöntemle çözülmeye çalışılırsa çalışılsın, bir sonraki evre bir öncekine göre daha da ölümcül olmaktadır.

Bunalımın savaşla çözüldüğü her iki paylaşım savaşında da göreceli olarak şu veya bu kapitalist grubun ve bunlar adına hareket eden kapitalist devletten/ittifaktan birinin diğerlerini galebe çalarak pazarlarını genişletmiş olması, stratejik olarak da “kazanma” anlamına gelmediği yaşanan deneylerden bilinmektedir. Birinci paylaşım savaşında da sorun kapitalist tekeller arasındadır. Sömürge ve yarı sömürge ülkelerde geniş çaplı antiemperyalist direnişe tanık olunmamaktadır. Ancak ikinci savaş arifesinde ve ertesinde artık sömürge-yarı sömürge ülkeler ve geri bıraktırılmış ülkeler emperyalizmin karşısında ciddi bir maddi güç haline geleceklerdir. Kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfı hareketinin ivmesinin yükselmesi ve mücadelenin ekonomik boyutu aşarak politik boyut kazanması, işçi sınıfının doğrudan iktidara talip olma isteği ile başlattığı çok yönlü mücadele zincirine eklenen sömürge ve yarı sömürge ülkeler ile geri bıraktırılmış ülkelerin antiemperyalist mücadeleleri emperyalist sistemi köşeye sıkıştırmıştır. Artık emperyalistlerin uğraşacağı sorun kendi aralarında Pazar paylaşımının üstüne, bir de şu veya bu emperyalist grubun pazarı olan sömürge-yarı sömürge ülkelerin bütün emperyalist sisteme karşı başlattığı antiemperyalist mücadeleler sonucu bu ülkeler sistemden kopmuş ve sistem Pazar kaybına uğramıştır. Daha önceki bölümlerde sözü edildiği için burada üzerinde durmayacağımız sistem açısından yıkıcı bir faktör de birinci savaşın yıkıntılarından doğan SSCB’nin ve kısa bir süre sonra da Doğu Avrupa’nın sosyalizme geçişi ile emperyalist/kapitalist sistem, karşısında kendisini dışlayan başka bir sistemin varlığıyla ikinci ölümcül darbesini de almış olacaktır.

Birinci ve ikinci paylaşım savaşları ve savaşlara hazırlık evrelerinde birbirlerini boğazlayan emperyalistler ikinci savaş sonrası yeryüzü sömürülerinin sistem adına devamını sağlayacak uluslararası kurumlara, anlaşmalara ve sözleşmelere yöneleceklerdir. Bu salt emperyalistlerin bir niyeti olmayıp tek tek kapitalist ülke tekellerinin sermaye yoğunlaşmasının “çok uluslu şirketler”in varlığına gelip dayanmalarının zorunlu sonucudur. İMF, Dünya Bankası, askeri alanda NATO v.b örgütler emperyalistlerin artık tek tek, güçlerini birleştirerek ve kendi aralarındaki çelişkileri erteleyerek -yok ederek değil, kapitalist sistemin çelişkilerinin yok olması ancak sistemin yok olmasıyla olasıdır- sistem dışı güçlere karşı -işçi sınıfının iktidar talepli mücadelesi, Sosyalist sistem ve Ulusal kurtuluş savaşları- birlikte davranmak zorunluluğu sürecin belirleyici özelliği olacaktır. Kısaca, ikinci savaş sonrası çelişki ikinci plana itilecek, bütünleşme başat rol oynayacaktır. Sistemin, kendi içyapısından kaynaklanan çelişkilerin ötelenmesi ve emperyalistler arasındaki işbirliği ve bütünleşmenin giderek ve artan oranda bugüne değin sürdüğünün tespiti de bilim çevrelerinde kabul görmektedir. Emperyalist sistemin bir bütün olarak bu güne değin gelişiminin bu gün ulaştığı, maddileştiği yapısal konumun adı “küresel kapitalizm”dir. Bu noktada emperyalist sistemin ihtiyaçlarına ulus devletler cevap veremez olmuştur. Emperyalizm artık hukuki/siyasi sınırlara sığmayacak kadar hantallaşmış, miadını doldurmuştur. Bu açıdan AB, emperyalizmin yer küre egemenliğinin ulaşmış olduğu sözde uygar adıdır. ABD, “uygar Avrupalının” “uyuşturucu şerbetiyle” çözemediği sorunları “kovboy” yöntemiyle çözmeye çalışan sistemin ikiz çocuğudur. Birini diğerinden farklı görmek, AB’yi “demokrasi ve insan haklarıyla” özdeşleştirerek, ABD ye “kafa tutar görünmek” yalanın maskelenmesidir, riyakârlıktır. Her ikisi de kapitalizmin gelmiş olduğu aşamanın farklı aynalardaki görünümleridir. Farklılık görünümdedir. Kapitalizmin küreselleşmesi olgusu, sistemin doğasından kaynaklanan çelişkilerini geçmişe göre kat be kat artırmıştır. 15-20 yıl önce onca şaşaa ve şatafatla kapitalizmin artık “ilelebetliğini” ilan edenler, bugün açmazın boyutlarının kapitalizmin tarihinde görülenlerden daha vahim olduğunu teslim etmektedirler. 2007 yılında başlayan kriz 2008 de derinleşerek devam etmekte, sistemin bülbül gibi şakıyan akıl hocaları şaşkınlıklarını gizleyememektedirler. Bu durum kapitalizmin saldırılarını artıracağının, emekçi halkın ekonomik ve sosyal haklarını daha da budayacağının, burjuvazinin muhaliflerini hür türlü araç ve gereci kullanarak “susturacağının da işaretidir. “Bizim oğlanlarla başlayan yıldırma, baskı ve sindirme “ devşirme oğlanlar”la devam edecektir. Sistem açısından sisteme muhalif hiçbir siyasi, politik, kültürel, ahlaki değer yargısının önemi kalmamıştır, ayak bağıdır ve varlığına muhalif her maddi veya manevi karşı koyuşu uygun araç gereçleriyle yok edecek, yaşamasına izin vermeyecektir. Şu itiraz ileri sürülebilir: Tarihi sürecinde zaten yaptığı bu değil midir, bu yeni bir olgu mudur? Elbette yaptığı budur. Kastımız, geçmişte kullanılan karşı devrimci zor araçları bu gün eskiye kıyaslanmayacak kadar geliştirilmiş ve etkinleştirilmiştir. Artık yaşamın bütün alanlarını kontrol edebilmektedir. Her savaşan güç savaştığı gücün olanakların, gücünü, zafiyetini iyi bilmek zorundadır. İşçi sınıfı burjuvazinin güç ve olanaklarını, zayıf ve üstün yanını iyi hesaplayıp iktidar mücadelesinde geliştireceği mücadele yöntemlerini bu değerlendirmenin verilerine göre belirlemek zorundadır. Hantallaşmış, artık yeryüzünde kendine kaçabileceği bir başka alan da bırakmamış olan küresel kapitalizm can çekişme evresinde varlığını uzatmak için her türlü olanak ve aracı hiçbir değer yargısıyla sınırlamaksızın kullanmaktadır. Yaşanılan şu son 15-20 yıl bu tezi doğrulamaktadır. Burjuvazi, kendi değer yargılarına bile tarihinin hiçbir döneminde bu denli yabancılaşmamıştır. Bu onun ölüm işaretleridir. 

Yazımızın yukarıdaki bölümlerinde yer alan emperyalist/kapitalist sistemin tahlili bir “iktisadi analiz” olmayıp, tarihsel misyonu sosyalizm olan işçi sınıfının ideolojik, politik, örgütsel mücadelesinde öneriler sunmak, çözüm üretmek amaçlı tartışmadır. Yazımız elbette bütün devrimcilerin öneri ve eleştirilerine açıktır. İşçi sınıfının önüne koyduğu tarihsel görev, emperyalist/kapitalist sistemle hesaplaşmak, sınıfsız toplum amacına ulaşmak ise, sınıf kimlerle hangi koşullarda ve nasıl savaşacağını bilmek durumundadır. Her yeni dönem eski dönemden farklı olarak yeni sorunlarla tarih sahnesine çıkar ve her sorun kendi çözümünü de beraberinde getirir. Yeni dönemin beraberinde getirdiği sorunlar, dönemin doğru tahlil edilmesiyle, amacın net olarak belirlenmesi, amaca ulaşmak için araçların uygun seçilmesi ile çözülebilecektir. Sorunların doğru tespiti, doğru bir mücadele hattının belirlenmesinin ve amaca ulaşmanın da de temel koşuludur. Yazımızın dokuz bölümünde tartışmaya çalıştığımız olgu da budur. Mücadele araçlarının doğru seçilmesinde emperyalist/kapitalist sistemin ulaşmış olduğu düzeyin doğru analizi, sistemin ilişki ve çelişkilerinin gözlemlenmesi, çelişkinin boyutunun ortaya konulması ve sınıfın strateji ve taktiklerinin bu bağlamda ele alınmasıdır. Öncelikle bir hususun altı tekrar çizilmelidir; emperyalist/ kapitalist sistem, bu gün ulaşmış olduğu düzey itibariyle kendi aralarındaki çelişkileri tali planı etmiş, sistemin farklı gruplarının bütünleşmesi belirleyici olmuştur. Sistemin mevcut işleyişinde bir değişiklik olmadığı sürece bugünkü koşullarda sistemin kendi iç çelişkilerinden yararlanarak işçi sınıfının sosyalist iktidara ulaşması olanaklı değildir. Devrimciler, yirminci yüzyıl başlarında Rus devrimcilerinin o günkü koşullarda, birinci paylaşım savaşının çatlaklar arasından bir sosyalist iktidar elde etme şansına sahip değildir, ancak bununla söylemek istediğimiz “kapitalist sistem çelişkilerini bitirdi” sonucuna varmak, sosyalizmi belirsiz bir geleceğe ertelemek de değildir. Bir noktanın altı ısrarla çizilmelidir: Türkiye solunda uzun yıllardır emperyalistler arasındaki Pazar kaynaklı çelişkiye asli çelişki olarak bakılması, değişmezlik atfedilmesi, değişimin –diyalektiğin değil, Marksizm adına durağanlığın ve metafiziğin ikame edilmesidir. Emperyalistler arasındaki çelişkinin öne çıktığı dönemler de elbette devrimciler bu çelişkiyi devrime evirme şansına sahiptiler. Ancak emperyalist/kapitalizmin değişmezliğinin, mutlaklığının kabulü ve devrim anının uygunluğu için bu çelişkinin uç vermesinin beklenmesi, asıl sosyalizmi ve sosyalist mücadeleyi bilerek ya da bilmeyerek bilinmez geleceğe ertelemek olacaktır. Farklı dönemlerde sistemin işleyişine paralel olarak çelişkilerin de farklılaşabileceğine dikkat çekmek istedik. Kapitalizmin temel çelişkisi kapitalistler arasındaki çelişki olmayıp, üretim araçlarının özel mülkiyeti ile üretimin toplumsallaşması arasındaki çelişkidir. Yani temel çelişki emek-sermaye arasındaki çelişkisidir. Çelişkinin çözümünde, devrimci mücadelenin taktiklerinin, strateji ve örgüt sorununun, sınıflar mevzilenmesinin bu temel çelişkinin yaşanan döneme ilişkin niteliğinin doğru kavranıp amaca uygun araçların doğru belirlenmesi esastır, başarını biricik koşuludur. Varmak istediğimiz nokta tam da budur. Emperyalist kapitalist ülkelerin kendi aralarındaki Pazar sorununun öne çıktığı dönemlerde, şu veya bu emperyalist/kapitalist ülke ve ya da grup paylaşım savaşı ile pazarlarını diğer emperyalistlerin aleyhine genişleterek daha geniş pazarlara hâkimiyetin ve buna uygun yapılanmanın olanaklarına sahipti. Her yeni Pazar emperyalist/kapitalizm için uzatılmış bir ömürdür. Bugün gelinen noktada emperyalist kapitalizm artık yer küre sınırlarına dayanmıştır ve yeryüzünde yeni bir hegemonya alanı kalmamıştır. (İtiraz olarak ABD-AB ittifakına karşı Hindistan-Çin –Rusya dayanışması, ya da Japonya’nın mızmızlanması ileri sürülebilir. Ancak sistemin teme çıkarları söz konusu olduğunda, ya da sisteme karşı ciddi bir muhalefetin boy göstermesi halinde kirpi gibi hemen toparlanıp sistemin ortak korumalığını birlikte savundukları gözden kaçmamalıdır. İkincisi çelişki-uyum ikileminde uyumun öne çıkmasına mekanik yaklaşımla “bütün itirazların bitmesi” anlamı da yüklenemez. Sorun, olgunun birincil e ikincil konumunun tayin edilmesi, belirlenmesidir.) Sistemin kalbi sömürü alanlarının genişletilmesi ve daha çok sömürüdür. Kapitalizm için dünün sömürü düzeyi bu gün için asla tatmin edici değildir. Bugün dünden daha çok sömürü alanına sahip değilse sistem tökezlemeye başlamış demektir. İşte bugün sistemin geldiği nokta budur: Artık yer küre ölçeğinde sömürü ağını kurmadığı hiçbir köşe kalmamıştır. Emperyalizm için yer kürede bulunan birkaç istisna bölge ya da ülke de bilinen yöntemlerle dize getirilmeye çalışılmaktadır. Öncelikli sorunun Ortadoğu ve Kuzey Afrika-Kafkaslar olduğunun önceki yazılarımızda altını çizdik, şu meşhur Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika projesi… Yazılıp çizilenlerin aksine Ortadoğu yeniden şekillenmektedir. Emperyalistlerin kat ettiği mesafe küçümsenmemelidir. Bilinen sınırlar silinmekte, adeta eyalet imparatorluklar inşa edilmektedir. Baş patron ABD’nin “kurtarıcısı, barış meleğimiz” Obama 2011 Irak işgal kuvvetlerinin ıraktan çekileceğini şimdiden müjdelemiştir(!)… Ortadoğu eş başkanı T.C. başbakanı mesajı almakta gecikmemiş, ABD askerlerinin Türkiye Üzerinden çekilebileceği müjdesini vermiştir. Hani şu halk deyimindeki gibi; “eben yaylaya gitmek istemezse deden… Götürür”…  İstersen Irak işgal kuvvetlerinin Türkiye üzerinden geçişinin yolunu bir kapa da filmi birlikte izleyelim. Emperyalizm, eliyle getirdiğini ayağıyla süpürüverir… Türkiye üzerinden çekilecek İşgal kuvvetlerinin yeni hedefinde hangi ülke ya da bölge vardır?… Muhtemelen Ortadoğu ve Asya’da İran ve Kuzey Kore’yi “yola soktuktan” sonra, başını ağrıtan Latin Amerika’ya yönelecektir. Ola ki, “demokrasinin inşası”(!...) için, İlerici rejimlerin bir CIA darbesiyle devrilmesi başarılamazsa –Venezüella’da ya da Kolombiya’da olduğu gibi- “devşirme Oğlanları”na şimdiden iktidar provası yaptırmaktadır. Bu sistemin herhangi bir ülkesinin değil, bütün sistemin ortak harekedir. Yeryüzünü ateş çemberine almak da herhangi bir emperyalist/kapitalist grubun değil, varlıkları iç içe geçmiş Çok uluslu şirketlerin ulaştığı aşamanın sonucudur. Emperyalizmin bugün ulaşmış olduğu düzey, sistemin temel çelişkini de keskinleştirmiştir. Yaşanılan krizin nitelik olarak derinliği, nicelik olarak genişliği şimdiye dek yaşadığı bunalım ve krizlerle ölçülemeyecek kadar şiddetlidir. İşsizlik çığ gibi büyümekte, açlık kitleselleşmekte, emek-sermaye çelişkisi derinleşmektedir. Kapitalizmin sokağa attığı, işsiz bıraktığı, sendikasızlaştırdığı, sosyal haklarını ortadan kaldırdığı kitlelerin sayısal oranı sadece geri bıraktırılmış ülkelerde değil, merkez kapitalist ülkelerde de şimdiye dek yaşanılanlarla kıyaslanmayacak kadar büyüktür. Emperyalizmin 1980’li yıllarda giriştiği bu reorganizasyonla, deyim yerindeyse sistem ikinci baharını yaşamıştır. Bunun ötesinde değil üçüncü baharını yaşamak, ölüm döşeğindedir artık. Görülecektir ki, “insan hakları ve demokrasi” kavramlarıyla maskelenmiş AB’nin makyajı, sisteme karşı hoşnutsuzluğun eyleme dökülmesiyle birlikte akmaya başlayacak ve gerçek yüzü ortaya çıkacaktır. Emperyalizmin gidebileceği başkaca alan kalmamıştır ve mevcudunu korumak için sistem ölçeğinde saldırıya geçecektir. Bunun adı faşizmdir. Artık bu bir Alman ya da İtalyan faşizmi olmayacaktır. Yerküre ölçeğinde cepheler saflar ayrışmıştır ve savaş küresel arenada cereyan edecektir. Tek tek ülkelerdeki sınıf örgütleri bu öngörüyü iyi değerlendirip örgütleyebileceği bütün antiemperyalist/ antikapitalist kesimleri örgütlemenin, uluslararası arenada enternasyonalizmin yakıcı önemini kavramanın ve uluslararası işçi birliğinin/örgütlenmesinin inşasının ertelenemez göreviyle karşı karşıyadır. Gerek ülkemizde gerekse diğer ülkelerdeki emekçi kesimlerinde görülen depolitizasyonluk durumu sistemin ideolojik ve kültürel saldırısının bir sonucudur. Yer yer dinsel kimliklerin, yer yer etnik kimliklerin kaşınması bu saldırının başka bir boyutudur. Yerel olanın ön plana çıkarılması, genel ve evrensel olanın üstünün örtülmesi, kitlelerin geçici bir süre de olsa gerçek olmayan görüntülere dikkatinin çekilmesi sistemin yoğun ideolojik ve kültürel bombardımanı ile kotarılmıştır. Artık sınıf partisi kendi terminolojisi ile kentlilere seslenecek araçlarını yaratmalı, politik, kültürel, ekonomik ve ideolojik olarak onları yalancı ve “yapıştırılmış” görüntülerin etkisinden kurtarıp kendi geleceklerini ellerine alabileceklerine, yeryüzünü savaşsız ve sömürüsüz yaşam alanı olarak inşa edebileceklerine ilişkin, kapitalizmin kişisel güvenlerini ellerinden aldığı kitlelere özgüvenlerini yeniden kazandırmak için gerekli örgütlerini yaratmak zorundadır. Devrimcilerin anlamak, kavramak ve yaşama geçirmek için daha fazla zamanları yoktur.

Bizim oğlanlardan devşirme oğlanlara, Türkiye’de karşı devrim süreci” adlı, karşı devrimin 1980–2008 arası zaman dilimini irdeleyen yazımızın, önceki tüm bölümleri bu döneme ilişkin emperyalist/kapitalist sistemdeki değişim ve gelişimlerin verileri temel alınarak, ülkemizdeki egemen sınıfların yapısal değişimini irdelemeye çalışmış ve sınıf hareketinin bu değişimi ve sonuçlarını mücadelenin çizgisi ve yönelimi açısından iyi değerlendirmesi gerektiği vurgusu yapılmıştı. Ancak, gerek ileri sürdüğümüz görüşlere gelen eleştiriler gerekse yazının bütünü gözden geçirildiğinde “yurtseverlik” kavramının “sınıf mücadelesi ve yurtseverlik” bağlamında eksik incelendiğinin farkına vardık. Kimisi gerçekten art niyet taşımaksızın yazının bütünlüğünü gözden kaçırmaları nedeniyle eleştiriler yöneltti, kimisi de öküzün altında buzağı ararcasına kendilerine göre kinlerini kustular. Bize göre de acizliklerini onayladılar ve ufuksuzlarının yanı sıra Marksizm’e duydukları kini dile getirdiler. Kemalizm’in somut tarihi koşullardaki yerini aynı koşullarda dünya sosyalist-komünist hareketinin önderlerinin değerlendirmelerini de dayanak yaparak ve Kemalizm’e verdikleri desteği özetleyerek “Kemalizm antiemperyalizmdir, radikal küçük burjuvazinin ilerici kanadının temsilcisidir. Teokratik Osmanlı imparatorluğunun üzerine çağdaş burjuva Cumhuriyetinin inşası, sosyalist hareketin zemin bulması açısından küçümsenmeyecek kazanımlar sağlamıştır. Mustafa Kemal'in ölümünden sonra da bağımsızlık adım adım emperyalizme bağımlılığa dönüşmüştür. Bu bakımdan Kemalizm’in antiemperyalist mirası Türkiyeli devrimcilerin de mirasıdır. Ancak küresel kapitalizmle birlikte, o günün koşullarında ilericilik vasfı taşıyan antiemperyalist olmak yurtsever olmak için yeterlidir. Yurtseverliğin sınıfsal bileşiminde ağırlığı küçük ve orta burjuvazi oluşturmaktadır, ancak bu sınıflar antikapitalist değildi. Bugün yurtsever ve ilerici olmanın ölçütü aynı zamanda antikapitalist olmaktır. İşçi sınıfı hareketi Kemalizm’in antiemperyalizmi ile antikapitalist mücadeleyi birleştirebilecek yeteneğe ve programa sahip olmalıdır” demiştik. Özellikle bugün toz duman içinde, Washington’da senaryosu yazılan ve aktörlüğü “devşirme oğlanların iktidarına” bırakılan gelişmelerin, “sözüm ona” eski solcularca- siz eskimiş solcular olarak okuyun- “çetelere karşı” mücadele adına cumhuriyetin kazanımlarının ortadan kaldırılmaya çalışılmasının alkışlanması, desteklenmesi bir kez daha sapla samanın ayrıştırılmasını, yurtseverliğin sınıf mücadelesiyle tamamlanması zorunluluğunun altının çizilmesini kaçınılmaz kıldı. “Yurtseverlik” bu çevrelerce bir “burun kıvırma” hafifliğine indirgenmiş, AB’cilik geçer akçe olmuştur. Sondan söyleyeceğimiz baştan söyleyelim: Bu çevrelerin yurtseverlikten duydukları rahatsızlık, aslında sınıf mücadelesinden duydukları rahatsızlığın dışavurumudur. Komünistlerin emperyalist/kapitalizm döneminde ülke sorunları vardır ve emperyalist/kapitalist sistemin egemenliği sürdürdüğü sürece de var olacaktır. Bu çevrelerin yurtseverliğe burun kıvırma gerekçelerini getirip getirip Kemalizm’e dayandırmaları son derece anlamlıdır ve bunu açıkça yapmak yerine tilki kurnazlığına sığınmaları da hangi maske ve ad altında olursa olsun, olan bitenin sınıf mücadelesinde bir ayrışmanın göstergesi olduğu gerçeğidir. Sosyalistler-Komünistler niçin yurtsever olmak zorundadır? Ulusçulukla yurtseverlik özdeş-aynı-şeyler midir?

Burjuvazinin tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte gelişip serpilebileceği alan mensubu olduğu ülkedir. Ülkesindeki artık değer sömürüsüyle üretimi ve sermayeyi yoğunlaştırdıkça ülke içinde daha büyük pazarlara sahip olacaktır. Dönemsel bunalımlar sonucu elenen diğer kapitalistlerden boşalan pazarı da bunalımları ayakta atlatan kapitalistler dolduracaklar ve kasabadan kente, bir kentten diğerine, giderek bir bölgeye… ve nihayetinde tüm ülkeye hakim olmaya başlayacaktır. Bu ekonomik gelişmeye paralel olarak da devleti ve diğer üst yapı kurumlarını egemenliğini koruyacak ve ileriye taşıyacak şekilde organize edecektir.  Burjuvazi bu dönemde varlığını mensubu olduğu ülkeye borçludur ve çıkarları gereği yurtseverdir. Yurtseverlikleri ile ulusçulukları da bu noktada özdeşleşecektir. Ulus bileşeni içinde o ülke sınırları içinde çıkarları olan burjuvalardır. Serbest rekabetçi dönemden tekelci döneme evrimleşme ile birlikte burjuvazinin ulusçuluğu da milliyetçiliği besleyecektir. Niçin? Ülke içi Pazar, üretime ve yoğunlaşan sermayeye dar gelmeye başlamıştır. Diğer kapitalist ülkelerin pazarlarına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu pazarların elde edilmesinin yolu da pazarı ele geçirilecek olan ülke burjuvazisi ile savaştır.  İşte bu noktada “ulusçuluk ve milliyetçilik” kitleleri savaşa sürmenin psikolojik motivasyonunu oluşturacaktır. Halkların birbirlerine düşmanlıkları adeta yaratılacaktır ve bu yaratmanın etkili ve etkin silahı da şovenizm olacaktır. Bu uç noktada faşizme kadar tırmanacaktır. Sınıf bilincinden yoksun, kişilikleri geliştirilmemiş halk katmanları geleceklerini yok etme pahasına şovenizmle tatmin olacaklardır. Hitler faşizminin “üstün alman ırkına” dayanması, bununla gelişip güçlenmesinin nedeni budur. Oysa asıl mesele alman kapitalizminin Pazar sorununun savaşla çözümüne kitlesel destek sağlamaktır.

Kapitalizmin emperyalist aşamaya ulaşmasıyla birlikte sınıfsal çelişkiler yoğunlaşmış, işçi sınıfı “kendiliğinden sınıf” yerine “kendisi için sınıf” konumuna yüklenmiş, burjuva milliyetçiliğin sınıfsal çıkarlarıyla örtüşmediğini, sömürünün bir parçası olduğunu, sınıfsal çıkarın değir ülkelerin işçi sınıflarıyla uluslararası dayanışmada olduğunu iktidar programına almıştır. Sınıf bilinçli işçiler kendi ülke burjuvalarının emperyalist nitelikli yağmacı savaşlarına katılmamış ve karşı çıkmıştır. Emperyalizm olgusu ile birlikte burjuvazinin “ulusçuluğu” şoven milliyetçiliğe dönüşürken, yurtseverliğine de noktayı koymuştur. Sonuç olarak burjuvazinin yurtseverliği şartlı, yani çıkarlarının gereği bir yurtseverliktir. Bugünkü çıkarları “ulusçuluktan” değil küresellikten yanadır ve bu nedenle artık burjuvazinin ulusçuluğundan da, yurtseverliğinden de bahsedilmesi tarihi olarak olanaksızlaşmıştır. Ulusçuluk kavramı burjuvazinin ekonomik sosyal ve siyasal yaşama egemenliği ile ortaya çıkmış, bugün miadını doldurmuştur. Esasen bugün herhangi bir sınıfın ulusçuluğundan söz edilmesinin de ekonomik ve sosyal koşulları yoktur, kavram miadını doldurmuştur. Ancak, yurtseverlik kavramı “ulusçuluk” kavramı ile aynı ve özdeş şeyler değildir. Özü itibari ile burjuvazi hiçbir zaman yurtsever de olmamıştır. Daha burjuvazinin tarih sahnesindeki “ilericilik” barutunun bitmediği dönemlere, 1848 kadar gidildiğinde görülen şudur: Avusturya ve Fransa savaş halindedir. 1848 baharında Fransız proletaryasının Avusturya proletaryası ile dayanışma halinde başlattığı ayaklanma, her iki ülke burjuvazisini kendi ülkelerindeki işçi sınıfı ayaklanmasını bastırmak amacıyla bir araya getirmiş, savaş sonlandırılmış, savaşın askeri gücü kendi ülke burjuvalarınca işçilerin üzerine sürülmüştür. Burjuvazinin “yurtseverliği” çıkarlarıyla sınırlıdır ve çıkarlarının gereği kadardır. Burjuvazinin çıkarları bugün yurtseverlikte değil küreselliktedir. Bu nedenledir ki bugün yurtseverlik “sol” ağızlı burjuva beslemelerince “tu kaka” edilmektedir. Bizim yazımızın on bölümünde de söylediğimiz şudur: Bugün ulusçuluk işçi sınıfının gündeminde olamaz. Sınıfın gündemi ülkemizdeki antiemperyalist Kemalist çevrelerin, antiemperyalist/ antikapitalist işçi sınıfı programının yanına çekilmesidir. “Ulusçuluk” kavramı tarihi miadını doldurmuştur ve kapitalizmin ulaşmış olduğu seviye ulusalcı sınıfları ortadan kaldırmıştır. Dünün “ulusalcı” burjuvaları bugünün uluslararası sermaye sahipleridir ve çıkarları artık “ulusal” sınırlara sığmamaktadır. Bu nedenle ulusalcılık burjuva kaynaklı bir olgudur. Kemalistlerle sosyalistleri ayıran çizgi budur. Dün için antiemperyalist olmak ilericilik vasfı için yeterli bir olgu iken, bugün, antikapitalist olmadan antiemperyalist olmak hiçbir şey olmamaktır. Bu nedenle ülkemizde Kemalizm’in antiemperyalizminin mirası işçi sınıfının antikapitalist programıyla bütünleştirilmelidir. Yurtseverlik budur ve işçi sınıfı emperyalist/kapitalizmin hâkimiyeti devam ettiği sürece, sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak yurtsever olmak zorundadır ve esasen işçi sınıfının yurtsever olmak gibi bir sorunu vardır.

“Yurtseverliğin”, emperyalist/kapitalistlerce ve işbirlikçilerince “rahatsız ediciliği” elbette anlaşılır bir şeydir. Burjuvazinin sınıfsal çıkarları yurtseverliği değil, uluslararasılığı dayatmaktadır. İşçi sınıfının ve çıkarı sosyalizmde olan diğer ara katmanların yurtseverliği, emperyalizmin küreselliğinin önündeki engeldir. Yugoslavya’nın parçalanması, Irak’ın işgali, sosyalist sistemin çökertilmesi burjuvazi için amaca giden yoldur. Bu Ülke halkları için ölümden başka nedir?. Burjuva ikiyüzlülüğü elbette bunları “insan hakları ve demokrasi” adına tezgâhlamaktadır. Ancak, “sol” görünümlü ağzı açık budalalar bizzat demokrasi ve insan haklarının tahammülsüz silahşorlarından demokrasi beklemekteler, insan hakları beklemekteler ve adeta bunların ağızlarının içine bakarak mest olmaktalar ve kendilerinden geçmektedirler. Bugün sınıflı toplumlarda bu iki sınıfın ekonomik politik ve kültürel hiçbir ortak yanları kalmamıştır ve burjuvazinin küreselliğine işçi sınıfı yurtseverlikle cevap verecektir.

 
Sanatsal Yazılar