Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Emperyalist Kapitalizmin Yeni İmajı:AB

Mizahçılara inat bir bilim adamı “savaş ve terör”ün tanımını yaparken “büyük devletlerin terörüne savaş, küçük devletlerin savaşına terör denir” diyor.

Emperyalizmin ABD eliyle ve öncülüğünde yürüttüğü savaşlar 20.yüz yıl ortalarında ABD nin saldırgan yüzünü ve kullanılan yöntemleri bütün çıplaklığı ile ortaya çıkardı. Dünya halklarının gözünde ABD artık bir katil ,bir sömürgecidir.Otuz yılı aşkın süredir Vietnam’da,Kamboçya da, Laos gibi Asya ülkelerinde doğrudan, Latin Amerika ülkelerinde faşist işbirlikçileri eliyle uyguladığı vahşet ABD nin emperyalist politikalarını uygulamada “ havuç ve sopa” ikileminde “sopa”yı, yani doğrudan ve açık biçimde “zor”u araç olarak kullanmasındandır. Biraz aşağıda değineceğimiz gibi “havuç politikasını tamamen terk ettiğini düşünmek saflık olacaktır.ABD nin ,sistem adına sömürü politikasını uygularken kullandığı zora dayalı yönteminin,ABD ye ve dolayısıyla sisteme karşı kitlesel tepkiler olarak yönelmesi sonucu,sistem, politikalarını yürütmek için daha sinsi ve kurnazca yöntemlere ihtiyaç duymaktadır. Öyle bir yöntem ki, bütün insanlığın ortak düşü olan demokrasi, barış, insan hakları gibi kavramlar insanlık düşmanlarının eliyle tezgâhlanarak piyasaya sürülmeli ve karşı çıkılması adeta olanaksız da olmalıdır. Demagojiyi yalan pazarına sürenler, alıcısını da yaratmıştır.

 

Bugün AB aşağı yukarı sokaktaki insanın gündemini oluşturmuştur. AB, varlığının koşulunu, ortaklığın ilkelerini insan hakları, demokrasi ve barış olarak açıklarken bir yandan riyakârlığını gizleyebilmekte, öte yandan görünen yüzüyle gerçek yüzü arasındaki çelişkiyi gizleyememektedir. Görünen yüzüyle cazibe merkezi olabilmeyi başarırken, gerçek yüzüyle Dünya halklarının geleceğini karartmakta ısrarlıdır. Hatta denilebilir ki AB ye üye olmanın koşulu olarak sayılan “ insan hakları, demokrasi” gibi cazip kavramlar kapitalis-emperyalizmin egemenliği için araç olarak ustaca kullanabilmektedir. Özellikle bu aracın, geçmişlerinde “ solculuk” bulunanlar eliyle kullanması, demagojinin yutturulmasında ve etkili kılınmasında başarılı olmakta, insanlık uzun yıllar bedelini ödeyeceği nusubetin içine itilmektedir. Öncelikle, basit, yalın yaşanmış bir gerçeğin altı çizilmelidir: Kapitalizmin varlık nedeni sömürü ve yağmadır. Kapikalizmin “barış ve demokrasi “ yutturmacısı burjuvazinin sınırsız soygun ve sömürüsünün evetlemesi, kabullenilmesi ve karşı çıkılmamasıdır. Aksi halde akıl almaz vahşet ve zorbalıklara hazır olmanız demektir. Şimdi “ demokrasi, insan hakları” adına AB ye övgüler düzmekte yarışanların halka önerdikleri nedir? Örneğin AB nin “sivil toplum kuruluşları” olarak organize ettiği (NGO) teşekküllerin faaliyet alanları ve araçları nelerdir? Bu kuruluşların milyonlarca Euro ile finanse edildikleri herkesin malumudur, Bu kuruluşların milyonlarca Euro ile finanse edilmesi indeki amaç nedir, beklentileri nelerdir? Dahası, sosyalistleri-Komünistleri yıllarca “ kökü dışarıda “ olarak suçlayan burjuva ideologlarının bu ardıllarının buralardaki faaliyetleri neyin karşılığıdır? Gâvurun ekmeğini yiyen onun kılıcını kuşanır. Sömürünün yüzünü insani değerlerle gizleyerek emperyalist-kapitalizmi barış, demokrasi ve insan hakları savunucusu olarak empoze edenler de elbet hizmetleri karşılığı “ nema” lanmaktadırlar. Şimdi gerçeğin gizlenen yüzüne,maskenin altındaki cüzamlı yüze bakılmalıdır: Emperyalizmin vurucu gücü olarak askeri zor alanında Nato, Ekonomik,politik, sosyal,kültürel zor güçleri  olarak IMF,Dünya Bankası, OECD, DTÖ v.b organizasyonlar bir bütün halinde birbirlerini tamamlar  şekilde emperyalizmin “yeni dünya düzeni “ olarak adlandırılan yerküreye kesin hakimiyetinin araçlarıdır ve Emperyalist kapitalizm bu egemenlik araçlarına  karşı çıkılmadığı sürece havuç, hayır denildiğinde ise sopa politikasını meşrulaştırmaktadır.AB nin-ülkemiz dahil- üyeliğe kabul (!) koşullarına bakıldığında; “ Ulus-devletten vazgeçilmelidir, bağımsızlığın dayanağı olan kamu ekonomisi özelleştirilmeli, ulusal kurumlara son verilmeli,Sosyal ve ekonomik haklar kaldırılmalı, örgütlü mücadele güçleri-sendikalar- etkisizleştirilmeli,  Ilımlı islam modeli kabullenilip  BOP nin vurucu ve etkin gücü olunmalı v.b”!... Elbette uşaklık bir kez kabullenilince sizin için neyin iyi neyin kötü olduğuna da efendiniz karar verecektir.Bu noktada sakın itiraz etmeyin,uşakların itiraz hakkı olmaz…

Lenin” Feodalizmi yıkmak için kurmak zorunda olduğu ulus devletler,  şimdi kapitalizme çok dar geliyor.Sermayenin yoğunlaşması öyle bir noktaya vardı ki, Sanayinin türlü dalları, işveren birlikleri,tröst ve kapitalist milyarderlerin oluşumları tarafından ele geçirilmiş ve yer yüzünün neredeyse tamamı bu sermaye devleri arasında paylaşılmış bulunuyor “ demektedir Savaş ve Sosyalizm adlı makalesinde.Leninin işaret ettiği yeryüzünün tamamının paylaşılma girişimi uzun hazırlık döneminden sonra gerçekleşmeye başlamıştır ve AB projesi bu paylaşımın adıdır. Bu paylaşımın gerçekleşmesi için kesin bir tabiiyet zorunludur ve “ Ulus Devletler” bu projenin önünde bir engeldir. Bu nedenle emperyalist kapitalizmin yayılmasının önünde engel oluşturan ulus devletlerin savunulması da devrimcilerin görevidir. Bunun içindir ki, örneğin emperyalizme silahlı başkaldırının ve bağımsızlığın adı Mustafa Kemal hedef tahtasına konulmalı, unutturulmalıdır. Amaç, Ulus Devletin ortadan kaldırılmasıdır. İkincisi,tarihin diyalektiği ve dinamizminin çarpıtılarak emek-sermaye mücadelesinin üzerinin çizilmesi gayretidir.Bilindiği gibi sınıf mücadelesinin kendisine dudak bükülürken kavramlar da soysuzlaştırılmaktadır.Burjuva ideologlarına göre sınıf mücadelesi bitmiştir.(Siz bundan kapitalizmi tehdit eden tarihi korkuyu anlayın!... ) . İşçi sınıfının zaten,sınıf olarak bir misyonuda kalmamıştır ve Sosyalist sistemin yıkılışı da demokrasinin-hangi demokrasi- bir zaferidir!...  (Saçmalamanın ve demagojinin sınırı yoktur. Arsızlığın ve utanmazlığın sınırının olmadığı gibi… ) .Burjuvazi, ideolojik cepheden Marksizm saldırırken, marksizmin dilini ve kavramlarını kullanmada epeyce yetkinleşmiştir. Söylemleri bir Marksist gibi kullanmada ve iletmede hüner sahibi olmuştur ki, asıl devrimcilerin de bütün dikkatleriyle eğilmeleri gereken temel sorun da budur. Şimdi AB yandaşı, sözüm ona “ solcuların” neden AB ci oldukların ilişkin söylemlerine geri dönelim: Bunlara göre, AB demek insan hakları, demokrasi ve barış demektir. AB ye üye olmakla insan hakları, demorksi ve barışın inşaası için adım atılmış olacaktır. İnsan hakları,demokrasi ve barışa salt insan olarak karşıyım diyen beri gele!... Devrimcilerin bunca ödediği bedel de bunun için değil miydi? Bunlara göre hazır AB bunları sağlayacağına ve amaç da bu olduğuna göre AB ye giriverelim gitsin ve böylelikle bunları da zahmetsizce elde etmiş olalım! Demagojinin altında yatan yalan ve paradoksal çelişki burada kendini ele veriyor. Öncelikle demokrasi, barış, insan hakları kapitalizmin tarihi boyunca devrimcilerin öncelikli gündemleridir ve bu gün de yakıcı derecedeki önem ve öncelikleri tartışmasızdır. Zaten hiçbir aklı başında devrimci de bunların üstünü çizmiyor. Peki, ama AB cilerin anladığı insan hakları nedir? Bir başka ifadeyle sendikasızlaştırmaya karşı çalışanların örgütlü toplu duruşları bu kavramın içinde yer alıyor mu? Sömürünün ortadan kaldırılmasının, İşsizliğin önlenmesinin, gelir dağılımının herkesin yararına düzeltilmesinin, yağmacı savaşların önlenmesinin, tekellerin yok ettiği çevrenin korunmasının, her türlü silahın üretim ve kullanımının yasaklanmasının AB kriterleri içinde yeri nedir? Örneğin, silahlanmaya yıllık bir trilyon dolar harcanmaktadır ve bu payın yüzde elli beşi AB ülkelerinindir. AB ülkeleri bu devasa paranın silah sanayine yatırılmasına hayır diyebilecek midir? Kapitalizmin varlık koşullarında bu nasıl olacaktır? Yoksa Azrail can mı bağışlıyor? Sömürü kapitalizmin varlık nedenidir. İnsan hakları barış ve demokrasi kavramının ortaya çıkışının ve insanlığın ortak gündemini oluşturmasının tarihi aynı zamanda kapitalizmin de tarihidir. Daha doğrusu kapitalizmin sömürü adına barışı tehdit ettiği, çoğu kez ortadan kaldırdığı, kendine karşı emekçi halkın mücadelesinin ürünü olan demokrasilere son verdiği, savaşlar ve yıkımlarla milyonlarca insanı topluca öldürdüğü gerçeğine karşı ilericilerin, demokratların, sosyalist ve komünistlerin kapitalist emperyalizme karşı mücadelelerinin tarihidir. Hal böyle olunca barış, demokrasi ve insan hakları savunuculuğu kapitalizme karşı tavır alınmadan ve kapitalizmin savunuculuğu ile birlikte, kapitalizmle yan yana bulunması olanaksız kavramlardır. Kapitalizm varlığını devam ettirdiği sürece bu sorun varlığını devam ettirecektir. İnsanlığın ortak değerlerine ulaşmayı insanlık düşmanlarından bekleyenlerin riyakârlığı da buradadır ve burjuva hümanizması bir aldatmadır. Bu nedenle insan hakları, barış ve demokrasi talebi kapitalizme karşı mücadele cephesinin ortak talebidir. Bu taleplerin gerçekleşmesi, emek sermaye çelişkisinin emek lehine çözümüyle mümkündür. Ancak emeğin iktidarı insan hakları, demokrasi ve barış üzerine kurulabilir. Bir başka deyişle, kapitalizmin varlık koşullarında bu kavramların yaşama geçirilmesinden yana bunları kapitalistlerin gerçekleştireceğinden söz etmek herkesi kör alemi sağır yerine koymaktır.  Kapitalizmin dünya ölçeğinde sistem haline gelmesiyle her kim zahiri gündem yaratarak emek sermaye çelişkisinin üstünü kapatıyorsa gerici çizgiye düşüyor demektir. Kapitalizmin tehdit ettiği, ortadan kaldırdığı insan hakları, barış ve demokrasi kapitalistlerin inayetiyle değil, emek cephesinin ortak mücadelesinin başarısı oranında kazanılacak mevzilerdir. Bunu kalıcı kılmanın mümkün yolu emeğin iktidarıdır ve tarih bundan başkaca bir seçenek de sunmamaktadır. AB ile kapitalizm kendini by-pass etmektedir, ancak kalbi tekleyen kapitalizmi AB kurtaramayacaktır.

Emperyalist-kapitalizmin bunalımlarını aşmada ve krizden geçici kurtulma yöntemlerinde edindiği deney ve tecrübenin yansıması olarak AB nin görürünürdeki yüzüyle gerçek yüzünün çelişkiler yumağı olurluşturduğu, gerçek yüzünün kapatilizmin evrensel ölçekte sömürüyü daha merkezi ve bütün yerküreyi içine alacak şekilde organize etme projesi olduğu, görünen yüzünün ise bu amaca ulaşmk için-eski yöntemlerini ter ketmeden ve gerektiğinde kullanmak üzere ikinnci plana iterek-varlık sebenin demokrasi, insan hakları ve barış aldatmacası olduğu hususunda bırakın sosyalistleri, komünüstleri namuslu burjuva demokratlarının bile aynı noktada buluştuğu aşikardır.Özetle;yeni dünya düzeni, liberalizim, küreselleşme  adı altında burjuva demokrasisini ekonomik, politik  siyasal ve kültürel boyutlarda oturtamamış ve işlerlik kazandıramamış geri bıraktırılmış ülke halklarının insan hakları, demokrasi ve barışa olan yakıcı gereksinimlerini iki yüzlüce kullanarak ve  bu ülke halklarının desteğini siyasi olarak yedekliyerek amaca ulaşmaya çalışmaktadır.(Oysa emperyalizim çağında, bizzat emperyalistlerce  burjuva demokratik kurumlarının işletiletilebilmesi için gerekli ve zorunlu alt yapı olan ekonomik politik,siyasal ve kürtürel bağımsızlık  engellenmiş,geri bıraktırılmış ülkeler her yönden  kıskaca alınarak engel olunmuştur, fırsat verilmemiştir.) Bağımlı ülkerinin halklarının bu doğrultuda siyasal yedeklenmesinin sağlandığının kabulü gerekecektir.Sıradan insanın gözünde AB, ekonomik refah ve bireysel özgürlük olarak  anlam kazanmıştır ve AB’ye bu gözle bakılmaktadır.Sokaktaki insanın kültürel düzeyinin,yurtsever ve demokratların bilinç düzeylerinin düşüklüğünden, sosyalist ve komünistlerin ideolojik netliğe ve siyasal  örgütlülüğe sahip olmama gibi zaaflarından yararlanılarak,  halkın /halkların siyasal desteği sağlanabilmiştir. Bir dipnot olarak eklemek gerekir ki,özellikle ikinci paylaşım savşı sonrası egemenlik ilişkilerinin siyasi bağımsızlık, ekonomik ve politik bağımlılık şeklinde ortaya çıkmasıyla,batılı kapitalist burjuvazi geri bıraktırılmış ülkelerde gerici ve faşist iktidarları yönetime taşıyarak bu iktidarların yerel-bölgesel savaşlarla ortalığı kan gölüne çevirmesinden,  despotluklarından bıkan, yerel-bölgesel savaşlarla yaşamı çekilmez kılan kapitalist burjuvazi ve yerli ortaklarının iktidarlarından halkların duyduğu  bıkkınlık ve bezginliğin dışavurumu olan barış, demokrasi ve insan hakları, emperyalistlerce sömürüyü evrensel ölçekte yoğunlaştırma ve merkezileştirmenin dekoru olarak kullanılmaktadır.Yani, bir insanın önce kolu bacağı kırılıyor, koltuk değneklerine mahkum ediliyor, sonra da akal hayale gelmedik şaaşalı törenlerle koltuk değneklerini kabullenmenin adına “barış,insan hakları ve demokrasi” deniliyor!... Barışın, demokrasinin  ve insan haklarının baş düşmanı emperyalizm demokrasi havarisi oluveriyor!... 

Leninin tespitini yeniden hatırlatıp konuya devam edelim:” Feodalizmi yıkmak için kurmak zorunda olduğu Ulusal Devletler şimdi emperyalizme dar gelmeye başlamıştır”         ( Savaş ve Sosyalizm). Ulus Devletlerin zamanını doldurduğuna, toplumsal sınıfların varlığını yitirdiğine ve sınıf mücadelelerinin ortadan kalktığına  ilişkin ilk kehanet sözüm ona sosyolojik bir tespitin sonucu olarak  Fukoyamadan gelmişti.Bu konuda yol açılmıştı ve destek atışlarının arkası kesilmemeliydi.Bunu siyasi,politik ve kültürel alanlardaki kehanetler izlemiş, postmodern havanın psikolojik etkisi ortalığı toza dumana katmıştı.Toplumları şekillendiren tarihisle birikimler bir çırpıda siliniyor, ortak değer yargıları hiçleniyor,bölgesel ve eyerel olan göklere çıkartılarak ne idüğü belirsiz bir “ bireysel özgürlük” almış başını gidiyor.Kültürel ve ideolojik saldırının meyveleri toplanmaya başlıyor, burjuvazi “sınıf” temelli muhalefetin yerine yarattığı” kendisi için” muhalefete bütün özgürlükleri bahşediyor, kendisi için “sosyalist ve komünüstler” imal ederek ne kadar demokrat olduğunu gösterme fırsatını da yakalıyordu.Bu nedenledir ki, özellikle 1990 lar sonrası sınıf mücadelesinin aracı olan sosyalist ve komünist partilerin kitlesel destekleri eritiliyor, sınıf mücadelesinin söylemleri olan “ emperyalizm ve kapitalizme karşı mücadele, işçi sınıfı, emek,sermaye çelişkisi ,sömürü” gibi kavramlar unutturularak, imal edilen kavramlarla konuşmak,tartışmak moda haline getiriliyordu. Sınıf mücadelesi yerine feminizm, çevrecilik, eşcinsellik gibi kavramlar yerleştiriliyordu. Yeni moda ideolojik deformasyon taraftarları kendilerini “reformist ( hatta devrimci) gibi terimlerle tanımlarken, bu kez sınıf temelli sosyalist ve komünistlerin adı “ muhafazakar” olarak anılıyordu.Kısaca, kitlelerin bilincini iğdiş eden kapitalizm, arkasına aldığı destekle , emperyalizme kayıtsız koşulsuz teslimiyeti reddedenlere karşı gerçek yüzünü sergilemekten kaçınmayacaktı. Öncelikle, hala kendisi için engel ve tehdit olduğunu düşündüğü SSCB ye demokrasi (!) götürmeli ve bundan kurtulmalıydı. Öyle de oldu,SSCB “yeniden yapılanma, yumuşama gibi” şaaşalı kavramlarla karşı devrime teslim oldu ve ağır aksak da olsa işleyen sosyalizmin icabına bakıldı. Yoya çıkılmışken  Doğu Avrupa ülkelerine uğramamak, onları demokrasiden yoksun bırakmak olmazdı. Yugoslavya kan gölüne çevrilirken,diğer sosyalist ülkeler kolayca yutulan lokmalar oldu. Pazar sorununun çözümünde ne kadar iğrenç ne kadar kanlı olursa olsun hiçbir yöntem yokturki emperyalizm tarafından meşru ve mübah sayılmasın… Vahşet Romanyada patlak verdi ve Çavuşesku ile eşi kurşuna dizildi. Çavuşeskuya ilişkin üretilen yalan ve demogoji yıllar sonra yine batı medyasınca itiraf edilecekti.Emperyalist burjuvazinin batılı kliği Ulus devletleri yıkmak için öncelikle o ülkede kendi hempalarını iktidara taşımaktadır. Bunun için batılı merkezlerdeki senaryolara en uygun oyuncu ( siz buna en sadık uşak deyin) seçilmekte ve iktidar koltuğuna oturtulmaktadır.Uygun oyuncunun seçimi ve oyuncuya kitle desteği sağlamak için kesenin ağzı açılacak,rüşvet ve satın alma pazarları kurulacaktır. Ülkesini ve halkını pazarlamada en maharet sahibi olanlar bu rüşvet ve satın alma kurumlarının başına getirilecektir. Örneğin uluslar arası para spekülatörü Sorosun “Açık toplum vakfı” adlı kuruluşu milyonlarca Euroyu bu ülkelerde demokrasi (!)  hareketleri için kullanacaktır. Ulus Devlette ısrarlı olan Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistandaki iktidarlar  düzenlenen darbelerle alaşağı edilecek ve yerine “SOROS demokrasisinin” beslemeleri getirilecektir.Emperyalizmin  ABD kliğinin sistemin Pazar sorununu çözmede öncelikle başvurduğu karşı devrimci zor, AB emperyalizmi tarafından “ gerektiğinde kullanılmak üzere” ikinci plana itilmektedir. ABD emperyalizminin ikinci savaş sonrası Güney Doğu Asyada ( Vietnam, Kamboçya, Laos, Afrikadaki ilerici hareketler v.b) , 1980lerden başlayarak Afganistan ve bugün Irakta kullandığı yöntem, askeri zoru ilk planda kullandığını, diplomatik,ekonomik ve kültürel işgali ikinci plana ittiğini göstermektedir. Nitekim, ABD nin  kırk küsur yıl önce  Castroya karşı domuzlar körfezi çıkarmasında doğrudan karşı devrimci zora başvururken, kendisine karşı direnen Hugo Chavezi iktidardan uzaklaştırmak için baş vurduğu yol, ülke içindeki “ kendisi için muhalefetin” sözüm ona “barışçı yolu”dur. Kısaca,  gerek AB gerekse ABD emperyalizmi için barış ve demokrasi sorunu Pazar sorunudur. Bu sorunun çözümünde kullanılan yöntemlerin gösterdiği farklılıklar yalnızca görünüştedir, özü itibariyle varılmak istene hedef aynı hedeftir. AB, pazar probleminin çözümünde “ karşı devrimci zoru” ikincil plana iterken, ABD ilk planda tutmaktadır ve aralarındaki farka da sadece budur. AB nin görünüşte barışçı yöntemlerinin sorunu çözmemesi halinde karşı devrimci zoru kullanmayacağı konusunda bir yanılgının bedeli de ağır olacaktır. ABD nin başvurduğu “askeri zor yolu” dünya halklarınca bilinmekte ve nefret duygusu giderek yayılmaktadır. Bu noktada özellikle 1990 lar sonrası ABD de sistem dışı ülkeleri sistemin halkaları haline getirmede sözüm ona “ barışçı” yolu denemekte, sonuç alamaması durumunda “ askeri zora, giderek işgale” başvurmaktadır. AB nin başvurduğu yol ise, ABD ye oranla daha gürültüsüz patırtısızdır ve yüzü açığa çıkartılmamıştır.Hatta denilebilir ki AB nin, geri bıraktırılmış ülke halklarının despot iktidarlar tarafından maruz kaldığı baskılar nedeniyle elzem ve yakıcı talepleri olan demokrasi ve insan haklarını kullanarak Pazar sorununu çözme girişimi bu ülkelerde başarılı olurken, batılı kapitalist ülkelerde aynı başarıyı gösterememektedir.AB Anayasasının oylamasında Fransa ve Hollandanın hayır demesi bu kanımızı güçlendirmektedir. Avrupada AB Anayasasının oylamasında kriz şeklinde ortaya çıkan bunalım  sınıf mücadelesinin ve ulus devletin öldüğüne ilişkin rivayetlerin asılsızlığını ortaya koyması bakımından önemlidir. Bu durum (Fıransa ve Hollanda’da AB anayasasına hayır denmesi durumu ) ülkemizde, Türkiyenin AB’ye alınmasına tepki olarak değrlendirilmekte,sorunun özü gözden kaçırılmaktadır, yada çarpıtılmaktadır. Kapitalist ülkelerdeki –işçi sınıfını da bu bağlamda düşünmek yanlış olmayacaktır-sistem dışında kalan kesim ,kapitalizmin,geri ülkelerin yer altı ve yer üstü zenginliklerinden kendisine aktardığı payı ve bu pay sayesinde ulaşmış olduğu nisbi refahı koruma çabasındadır ve  ortak istememektedir. Bunu diğer halkların sömürülmesi pahasına kendi burjuvazisinin yanında yer alarak sürdürmeye çalışmaktadır.Bütün alanlarda sömürüyü emperyalist burjuvazi lehine disipline etmenin adı olan  AB anayasının kabulü ile sahip olduğu bu imtiazı kaybediceğinin bilincindedir. Bu nedenle –enternasyonal kaygı taşımasa bile –AB anayasasına hayır demenin anlamı ulusal ve sınıfsal refleksle küreselleşmenin ve neoliberalizmin ellerinden almaya çalıştığı  bu kazanımlara sahip çıkıldığının  göstergesidir.Zira herkese insan hakları ,demokrasi ve barış konularında nezakat dersi vermeye kalkışan AB sermayesinin sözcülerinin AB anayasası oylamasısında hayır oyları karşısında küstahlıkları,nezaketlerinin ne mene şey olduğunu göstermektedir.Fransız iş verenler federasyonu başkanı hayır oyu karşısında Fıransızlar için “ekonomik olguları kavrayışları sıfır,hala marksist kültürün etkisi altındalar “demektedir.Fransada yapılan kamuoyu yoklamaları Anayasa oylamasına işçilerin dörtte üçünün ,çalışanların üçte ikisinin ,köylülerin hemen tümünün hayır dediğini göstermektedir.Aynı kamuoyu yoklamasına göre varlıklı kesimin yüzde seksen üçü evet demiştir.Aynı tepkiyi diğer AB ülke halklarında da görmek mümkündür. Bu nedenle bunları ilk ve giderek artan tepkiler olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. “Tam her şey yoluna girdi” diye sevinç gözyaşları döken  emperyalist burjuvazinin hayır oylaması karşısında paniğe kapılması, kapitalizmin işinin hiç de kolay olmadığını göstermiştir. Bunalım başgöstermiş, kriz işaretlerini vermeye başlamıştır.Bölgesel ve ülkesel ölçekte karşı duruşun ipuçları ortaya çıkmıştır.Denilebilir ki Avrupa işçi sınıfı unuttuğu/unutturulan  emek-sermaye çelişkisini AB sayesinde yeniden hatırladı. Örgütlü sınıf mücadelesi AB kapitalizminin gördüğü düşü kabusa çevirecektir.Kapitalizm diplomatik nezaketle sınıf savaşını durduramayacak, direnen ulus devletlerle ve sınıf mücadeleleriyle  başa çıkamayacaktır.Dünyayı yutma projesi olarak AB iflas etmenin eşiğindedir. Dünya halkları AB kapitalizminin de oyununu bozacak birikim ve deneyime sahiptir.

Sonuç olarak AB, kapitalist emperyalizmin yüzü henüz açığa çıkarılmamış ölümcül ve sinsi bir imajıdır.

 
Sanatsal Yazılar