Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Kürt Hareketi "Destan ve Ağıt"

“Kürt hareketine yakılan lirik destanın trajik bir ağıta dönüşmemesini umuyoruz”

“Bizim oğlanlardan devşirme oğlanlara ve Türkiye’de karşı devrim süreci,1980-2008” başlıklı yazılarımızda, tartışmaya çalışacağımız bu yazının ipuçları verilmiş, ancak konunun dağılmaması için, tartışma konusunun ayrı bir yazı dizisi olarak irdelenmesi gerektiği düşünülmüştü. Tartışılan konunun, evrensel ölçekte yaşanan olayların “sınıf mücadeleleri” ilişki ve çelişkileri kapsamında cereyan ettiği ve “akademik araştırma derinliğinde” olduğunun bilincindeyiz. Ancak, gerek zaman açısından gerekse olanaklar açısından yazımız bir akademik araştırma boyutunda olmayıp, yatın tarihsel sürecin “gösterilmeyen, üstü küllendirilmeye çalışılan” sınıfsal karakterine işaret edilmekle yetinilecektir. İşaret edilmeye çalışılan evrensel boyutta cereyan eden sınıf ilişki ve çelişkilerinin ülkemizdeki özgün görünümü “Kürt sorunu” olarak tekilleşmiş ve gündemin belirleyici yanını oluşturmuştur. Artık “iyi ve kötünün, doğru ve yanlışın, ilericilik ve gericiliğin” ölçeği Kürt sorunu karşısında alınan tavırdır. Konunun bu yönünün yerküre ölçeğinde yaşanan emperyalist/kapitalizmin ilişki ve çelişkilerinin bir parçası ve doğal uzantısı olarak değil de, yalnızca tekil görünümünün, etnik ve ulusçu yanının, yaşananlardan ayrı, soyut olarak ele alınmasında ısrarcı olanların, sistem ölçeğindeki gelişmeleri kavrayıp, uygun ve tutarlı tavır takınmaları beklenemezdi ve bugünkü kavrayış ve görünüm de budur.  Bilinen anekdottur:  Devrimciler arasında devrimci hareketin stratejisinin “köyden şehirlere mi, şehirlerden köylere” mi olacağı konusunda hararetli tartışmaların yaşandığı günlerde Kemal Tahir yılların birikimiyle tartışma içindeki devrimcileri Emperyalizmin gücü konusunda uyarmaya çalışır. Emperyalist/Kapitalizmle mücadelede devrimci örgütlenmenin yetersizliğini, kitlesel bağların zayıflığını, mevcut örgütlenme ile savaşmaya kalkmanın yenilgisinin ağır olacağını ve sistemin devrimcileri acımasızca yok edeceğini söyler, uyarı üstüne uyarılar yapar. Tartışma o noktaya gelir ki, neredeyse Kemal Tahir, “zaten devrimci olmamakla” “Osmanlı hayranı olmakla” ve bir adım daha gidilerek  “hain” olarak suçlanır. Kemal Tahir nihayetinde uyarılarına verilen suçlayıcı tepkilere dayanamayarak o meşhur veciz sözünü eder: “ Emperyalizm adama bokunu yedirtir”…

 

Elbette Türkiye devrimci hareketi “ nasıl yapılacağına” ilişkin bu dönemin devrimcilerinin mücadele yolu ve azminden çok şey öğrenmiştir. Ancak, düşmanın gücünü bilmemek, farkında olmamak, ya da küçümsemek farklı şeydir, düşmana çanak tutmak, yanında yer almak farklı şeydir. Dünün devrimcilerinin yenilgi sebeplerinin Emperyalist/ Kapitalizmin gücünün küçümsenip küçümsenmediğine bağlanması elbette tartışılır, tartışılmalıdır. Ancak bugün gelinen noktaya ortaya konan tavrın, bilip bilmemekle ilgisinin olmadığını, tersine “bilinç” çerçevesinde hareket edildiğini, deney ve tecrübe yetersizliği ile açıklanamayacağını, emperyalist merkezlerin emir ve direktiflerine harfiyen uymak olduğunu söylemek insafsızlık olmayacaktır.

Güncel olana bakarak el ovuşturmalar, sistemin “hükümet kanadıyla” “silahlı gücü” arasındaki uyuşmazlığı “demokratik gelişme” olarak değerlendirmeler, değerlendiricilerin bir yanılgısı sorunu değil, sistemdeki gelişmelere ayak uydurma ve sisteme bilinçli olarak payanda olma sorunudur. Yine Kim-İl Sungu’un, o tarihi saptaması hatırlanmalıdır. Çin ile SSCB arasındaki uyuşmazlığa ilişkin bir söyleşisinde hangi tarafta olduğu sorusuna Kim-İl Sung’un yanıtı “.. bize sıkça sorulan soru bugün ideolojik olarak çatışma noktasında bulunan Çin Halk Cumhuriyeti ile SSCB arasındaki uyuşmazlıkta hangi tarafta olduğumuzdur. Biz, Marksizm’e -Leninizm’e, insanlığın biricik kurtuluş ideolojisine inanıyoruz ve Marksizm-

Leninizm’e tarafız. Gerek SSCB gerekse Çin Halk cumhuriyetinin oturduğu dört ayaklı sandalyenin birer ayağı çürüktür, Marksizm-Leninizm’in dört ayağı  sağlam sandalyesi dururken birer ayağı sakat sandalyeye oturmak niye!!!...”. Bugün bütün kavramların Emperyalist/Kapitalizmin demagog ideologlarınca ters yüz edildiği, kitlesel pasifikasyonun ve sisteme siyasal, politik ve kültürel yedeklemenin sağlanmasında bütün iletişim araçlarının, yazılı ve görsel basının, kısaca bütün medyanın olanaklarının sınırsızca seferber edildiği, Demokratik kitle örgütlerinin  “sivil toplum kuruluşları” adı altında hizmete sokulduğu, AB ve ABD kaynaklı sivil görünümlü karşı devrimci örgütlerin özellikle emperyalist/Kapitalizmin dolaylı ya da dolaysız sömürgesi olan ülkelerde “insan hakları” “demokrasi” “demokratikleşme” adına niçin sınırsız para kaynaklarını seferber ettiğinin geniş kitlelerce hiç olmazsa “merak edilmesinin engellenmesi için” sistem bütün sınırsız olanaklarını seferber etmiş durumdadır ve kitleler bu bilinç köreltilmesinin yoğun bombardımanı altındadır. “Kürt sorunu” bu ortamda “ sınıfsal temelinden” soyutlanarak ve giderek salt “etnik kökene” indirgenerek “acili yet” notuyla gündemin başköşesine oturtulmuştur. Sokaktaki insanın bilincine yansıyacak kadar aleniyetleşen, hükümet etme görevi ABD ve AB tarafından verilen AKP iktidarının “Kürtleri bu kadar sevmesi”ne, “açılım üstüne açılım yapmasına” akıl ermemekte, ancak “şifre” de çözülememektedir. Şimdi kısaca soru şudur: ABD ve AB nin Kürt sorununa böylesine ilgi göstermesinin, uluslararası destek sağlamasının ve iktidara getirdiği AKP nin göz yaşartıcı “Kürt aşkının”  amacı nedir?... Sorunun yandaşlarının tartışılan konunun üzerine biraz “Marksizm sosu” dökerek meselenin aslını gözden kaçırmalarının bu işten elde etmeyi umdukları kar marjı nedir?...  Faşist MHP nin bu süreçte oylarını beklenmedik biçimde artırarak, neredeyse tek başına iktidar olma yoluna yükselmesinin sebebi nedir, bu hızlı yükselişte “etnik” Kürt milliyetçiliğinin payı nedir?...  Konunun anlaşılması için “Ulus” kavramının, “ulusalcılığın” Marksizm’in “sorun olarak” ve sınıf mücadelesi kapsamında irdelediği “Ulusal sorun”un açılımının, tarihsel kökenlerinin, sınıf ilişki ve çelişkileri kapsamında ve Marksizm’in verileriyle irdelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.  Bu Emperyalist/Kapitalizmin ideolojik kuşatmasına karşı bir ideolojik direniş, devrimcilerin de ertelenmez görevidir.

Bu gün tartıştığımız sorunun iki cephesi gündemin belirleyicisi konumundadır. Birinci ve resmi cephesinin AKP hükümeti ile fiili cephesinin ile DTP/ BDP olduğu açıktır. İkinci ve yarı resmi cephesinin ise AKP ile aynı kanaldan akan bu cephenin unsurlarından birisi, geçmişinde sözüm ona solculuk taşıyan ve bugün bu “ithal edilmiş sol” söylemle soruna müdahil olanlar ile geçmişinde faşist hareket içinde boy gösteren, Antiemperyalist gösterilerde devrimcilere resmi güçler –asker polis-eşliğinde saldırılar düzenleyen yeminli sosyalizm düşmanlığı ile tescilli bugünün liberalleri…  Sorunun ideolojik, örgütsel ve fiili , asli ve temel unsuru olması gereken işçi sınıfı ise “sınıf olarak örgütlü bir güç oluşturamama” nın  güçsüzlüğü  nedeniyle soruna müdahil olan taraf olma konumundan uzaktır… Ya da Egemen güçlerin uzun yıllardır bilinçli ve planlı olarak sürdüre geldiği pasifikasyon sonucu soruna çözüm üretecek güçten uzaktır. Birbirinin görünürde “muhalifi” gerçekte ise tamamlayıcısı olan bu resmi ve gayri resmi güçlerin, bütün çaba ve gayretlerine rağmen bulanıklaştırdıkları ve Emperyalist/Kapitalist sistemin merkezlerince belirlenen hedeflerine ulaşıncaya kadar da bulanıklaştırmaya devam etme niyetleri,  son yaşanan olaylarla daha bir sezinlenir olmuşsa da, onlar tedrisatında ders gördüğü akıl hocalarının kurnazlık ve utanmazlık üzerine kurduğu pişkinlikleri ile soruna daha bir “gizemlilik” katarak bulanıklaştırma çabalarına devam etmektedirler.  Burada emperyalist/Kapitalizmin çanağından yalananlara ve görevleri gereği sistemin hizmetkarlığına ve akıl hocalığına soyunanlara söylenecek bir söz, yapılacak bir uyarı elbette yoktur. Ancak, gidişatın  emperyalist/Kapitalist merkezlerin otuz yıldır sürdürdüğü, planlı ve programlı, sistemli ve bilinçli pasifikasyon ve demagoji üretiminin sınıf bilinci öğesini dumura uğratarak körleştirmesi sonucu sistemin sözde muhalifi, özünde destekçisi durumuna getirdiği,  eylem ve söylemleriyle karşı devrimci cephenin sözüm ona demokratikleşme adı altında yürüttüğü pasifikasyonda sistem hizmetkarlarının yanında yer alan, iyi niyetlerinden kuşku duymadığımız, ancak sorunun farkına varamadıkları müddetçe bu iyi niyetleriyle sistemin değirmenine su taşıyan ilericileri ve devrimcileri uyarı görevi de yine sınıf bilinçli devrimcilere düşmektedir. En son söyleneceklerin işaretinin en önce söylenmeye çalışılarak verilmesinin nedeni, bugün olup bitenlerin dün ile, tarihsel gelişimle bağının kurulmasına katkı sağlamaktır.

Bu gün, yukarıda değindiğimiz gibi sorunun tartışan taraflarının içinde işçi sınıfının örgütlü gücünün olmayışı,  toz duman içinde tartışılan sorunun daha da bulanıklaştırılmasının ve bu ortamda sistemin ve yandaşlarının belirleyici konuma gelmelerinin nedenidir. Bu iki cephenin de her eyle ve söyleminin varacağı ve ulaşılması için bulanıklıktan medet umanların hedefi, ülkeyi emperyalist/ Kapitalist sistem için tüm engelleri kaldırılmış bir Pazar ve sömürü alanı haine getirmektir. Kaldırılması gereken ilk ve temel engelin de işçi sınıfı olduğu artık bilinmelidir. Yani bu öylesine bir gidişattır ki, öylesine bir “ “demokratikleşmedir” ki, sistem kendisini uğraştıracak örgütlü bir sınıf hareketinin adını bile duymak istememektedir. Sınıf hareketine ilişkin ideolojik saldırı görevi de, geçmişlerinde güya “ solculuk” taşıdığını ileri süren, bu gün Sorosun Açık Toplum Enstitülerinin parasal kaynaklarından ya da AB fonlarından nemalanan kişilere verilmiştir. Söylemlerine dikkat edin: Sosyalizm bir diktatörlükmüş de bunlar her türlü diktatörlüğe karşıymışlar… Oysa bunlar, “sol”culuk geçmişlerinde işçi sınıfının örgütlü iktidarı demek olan proleterya diktatörlüğünün, bütün toplumu sınıfsız topluma taşıyacak olan geçiş iktidarı olduğuna ilişkin ne yaman konferanslar vermişlerdir… Solculuk geçmişlerinde insan soyunun en büyük düşmanının Emperyalist/Kapitalist sistem olduğuna ilişkin değme hatiplere taş çıkartacak hitabet sanatında ellerine su dökülemeyenler, bu gün kapitalist sistemin bahşedeceği “demokrasi ve insan haklarının” müritliğinde rakip tanımayan, sistemin yağdanlık deposunda yalanan yalamalara dönüşmüşlerdir. Dünkü solculuklarında “ Bağımsızlık, Demokrasi ve Sosyalizm” mücadelesinde kendilerini vazgeçilmez görme hastalığının deva bulmaz fırsatçıları, bu gün Emperyalist/Kapitalist ağababalarının önlerine attığı sofra kırıntısından nasiplenmektedirler… Örnekleri uzatmak gereksiz… Bu gün bu sorunda sınıf mücadelesini dışlayarak, görmezden gelerek hala kendilerine ilerici devrimci sıfatını uygun bulanlar kendilerini bu “her devrin adamlarının” peşinden gittiklerini, onların diliyle konuştuklarını, onların hizmet ettikleri ağababalarına dolayalı ya da dolaysız hizmet ettiklerini göremeyecek, anlayamayacak kadar aymaz ve vurdumduymaz olma hakkını kendilerinde görmemelidirler. Bu,  insanın kendisine,  kendisinin dışında başka birilerinin asla yapamayacağı bir ihanetin de adıdır. Görüntüye biraz daha yakından bakıp, bugün niyet olarak egemen sınıfların safında yer almak istemeyen, ancak objektif olarak düşünce tavır ve davranışıyla egemen sınıfların kulvarında koştuklarının farkında olmayanlar ABD ve AB sözcülerinin, CIA istasyon şeflerinin, tescilli karşı devrimcilerin ve sosyalizm düşmanlarının eyle ve söylemleriyle sözüm ona bu “ demokrat” yaftalı yalamaların eylem ve söylemlerini karşılaştırmalı, her insanın tavır, davranış ve düşüncesinin kendisini ait hissettiği sınıfın, sınıfsal karakterinin dışa vurumu, yansıması olduğu reddedilemez gerçeğiyle bir kez daha sorgulamalıdır: Demokrasi, Bağımsızlık ve Sosyalizm emperyalist/Kapitalizme karşı işçi sınıfının tarihsel ve yadsınmaz bir misyonu ise, Kapitalizm ve sosyalizm birbirlerini yadsıyan, dışlayan, herhangi birinin seçeneği diğerinin inkarı olan iki seçenek ise, bu iki seçenek birbirleri için uzlaşmaz, uzlaşması düşünülemez sosyolojik, tarihsel ve sınıfsal bir gerçeklik ise,  her iki sınıfın sözcülerinin, temsilcilerinin eylem ve söylemleri de birbirini yadsıyacaktır, dışlayacaktır. Her bir sınıfın mensubu diğer sınıfın mensubunun eylem ve söylemleriyle kendi sınıfının eylem ve söylemlerinin ortak noktası olduğunu düşünemez. Birbirini dışlayan iki seçeneğin ortak bir yanının varlığını düşünmek, öyle olduğunu varsaymak yaşamın kendisinin inkarı, düşüncenin de tutarsızlığıdır. İster “sol” söylemle, ister liberal söylemle sistemin sözcülerinin demokrasi ve insan hakları adına verdikleri fetvanın altında yatan amaç açıktır ve onlara denmelidir ki: “ insan haklarının ve demokrasinin savunulması, sizin sözcülüğünü yaptığınız sınıfının burjuvazinin sömürü, baskı ve katliamlarına karşı insanın ve hayatın savunulmasıdır. Sizinin adına ahkamlar kestiğiniz, cüzamlı yüzünü gizlemeye, ömrünü uzatmaya çalıştığınız sınıfınız burjuvazi,  insan soyunun en vahşi ve amansız sömürüye maruz kaldığı, toplu katliamlara uğradığı, kıtasal açlıklarla pençeleştiği bir vahşetin ve yıkımın da adıdır. İnsanlık bu çirkin ismi bir daha hatırlanmamak üzere layık olduğu yere gönderme azmini gösterdiği gün, insan da özgürlükleriyle ve haklarıyla eksiksiz var olacaktır. Bizi aptal yerine koyan yalanlarınızı kesin ve artık susun…”

Emperyalist kapitalizmin sözcülerinin sınıf bilinçsiz kitleleri aptal yerine koyarak katilleri “demokrasi mucitleri” olarak yutturmaya çalışmalarının anlaşılmayacak bir aynı elbette yoktur. Zaten bütün yatırımları zehirli yalanlarını şerbet yerine içecek bir topluluktan ibaret bir dünyada at koşturmak   değil midir?... Bunun devrimciler açısından “ah, vah” edilecek bir yanı olabilir mi?... İnsanlık için dün bir  “tercih ve vicdan sorunu ” olan sosyalizmin, bu gün bir zorunluluk, bir kaçınılmazlık ve başkaca hiçbir seçeneği olmayan  “olmazsa olmaz” kertesinde bir yaşam sorunu haline gelmesinin nedeni de bu değil midir? Şimdi yeniden sistemin renkli çocuklarına dönüp yeniden “ oturun oturduğunuz yerde… Efendilerinizin sömürü ve tahakkümü için yeryüzünü kana bulayan katliam düzeninin adı demokrasi ise, insan haklarıysa, demokratikleşme ise… alın demokrasinizi de, insan haklarınızı da demokratikleşmenizi de başınıza çalın… Sizin yalanınıza ortak olmak, sömürünüze ve tahakkümünüze direnenlerin katliamlarına ortak olmak demektir… Yer altı ve yer üstü zenginliklerini midelerinize indirerek açlığa ve sefalete mahkûm ettiğiniz kadınların, çocukların, genç ve yaşlıların çaldığınız hayatlarına ortak olmak demektir… Getirdiğiniz demokrasinin Irak ve Afganistan versiyonunu gördük, Ne Latin Amerikayı unuttuk, ne Vietnam silindi hafızalarımızdan… Afrikanın, Uzak Asyanın yoksul ülkelerinde açtığınız yara ayrı bir kanamakta… Düpedüz silah sanayinize öldürecek bedenler, deneyecek kobaylar arıyorsunuz, bizi de peşinize takarak aşağılık düzeninizin şakşakçısı olmamızı istiyorsunuz… Açıkçası, kişiliğimize hakaret edip, aklımızla zekamızla alay ediyorsunuz…. İnsan olduğumuzu unutturmak, gaflet uykusundan uyanmamamız için renkli oğlanlarınızı bülbüller gibi şakıtıyorsunuz… Sizin yanınızda olunmaz, yalanlarınıza ortak olunmaz, yarının çok geç olacağını bilerek, insan soyunun daha fazla katledilmesine ortak olmayacağımızı ve artık çirkin yüzünüzün gizlenemeyecek kadar açık olduğunu biliyoruz… İnsan olmanın  onuru,  yalanlarınızı yüzünüze çarpıp sizinle savaşmayı gerektirir…”… Peki ama, burjuvazinin bütün bu sömürü ve katliamlarına rağmen, hala kendisini demokratikleşme, insan hakları, demokrasi adına söz söylemede,  yalanlarına gerekçe yaptığı, kullandığı demagojisinin araçları nelerdir dersiniz…. Tepe tepe kullandığı insanlığın hangi zafiyetidir…. Elbette, her birimizin mensubu bulunduğu farklı  etnik kökenimiz, dinsel gericilik ve yerel farklılıklarımız….  Yani ilkel eğilimlerimiz…

Yukarıda değindiğimiz gibi, konunun bütünselliği içinde yazımızın sonunda söylememiz gerekenleri, yazımızın ikinci bölümünde söylememizin nedeni, irdelemeye çalıştığımız ve etnik kökene dayalı kürt sorununun etnik kökende sorun haline getirilmesinin taraflarının kimler olduğunun altının çizilmesi ve irdelemenin ana aşlıklarının bu saptamalar bağlamında değerlendirilmesinin yazının amacına da uygun düşeceği görüşümüzdür…

Kürt hareketini siyasi terminolojide ve politik arenada "Ulusal Kurtuluşçu" olarak ileri süren tezlere göre, Kürdistan sömürge bir ülkedir ve toprak bütünlüğü açısından parçalanmış, Türkiye, Irak, İran ve Suriye sınırları içinde kalmıştır. Bu ülkelerde birleşik bir Kürt hareketinin yaratılması ve bu toprak bütünlüğü üzerinde Kürdistan'ın kurulması asıldır. Amaca uygunluk siyasi olarak doğru, politik olarak haklıdır. Bu halklılığın özü de hareketin "sol" içerikli olmasındadır. Türkiye'de Kürt hareketi PKK hareketi olarak somutlaşmış ve kabul görmüştür. Irak'ın Kuzeyinde kurulan Kürt devleti ile bu amaca uygun bir adım da atılmıştır. Bu teze karşı çıkmak "inkarcılıktır" şovenliktir" v.b. Tez sahiplerinin dayanaklarının özeti aşağı yukarı budur. Ancak, Kürt hareketinin sistemin içinde bulunduğu konum itibariyle "Ulusal" bir temele dayandırılması, "ulusallık temelinde nihai amaca ulaşacağının beklentisi" tez sahiplerinin iddialarının görkemli popülizmine, geniş kitlesel tabanda kabul görmesine karşın, tezlerinin dayanaklarının içeriğini tarihsel/ toplumsal gelişim doğrulamayacaktır. Tezin dayanağı, öncelikle tarihsel gelişim süreciyle çelişmekte, toplumsal gelişimin tarihsel verileri bertaraf edilmekte, pragmatizme sığınılmaktadır. Öncelikle "Ulus" ve " Ulusallık" kavramının tarihin her döneminin kilometre taşı olmadığı, belli bir tarihsel sürecin ürünü olduğu, sürecin tamamlanmasıyla birlikte sürecin içinde toplumsal temelini ve ifade biçimini bulan kavramların sürecin tamamlanmasıyla birlikte değişeceğini ve sürece uygun sınıfsal bileşenlerin ekonomik, politik, ve kültürel şekillenmeler ve alacağı kimsenin tartışamayacağı genel doğrulardır. Ancak işte tam da bu noktada tartışılan şey bu genel doğrular ekseninde cereyan etmekte ve genel doğruların yeniden tartışılmasını zorunlu kılmaktadır. Yine bu kavramın aynı tarihsel döneme denk düşen iki farklı fonksiyonunun gözden kaçırılarak genelleştirilmesi de umulmadık yanılgıların ve beklenmedik yenilgilerin nedenidir. "Ulus ve ulusallık" kavramına açıklık getirmeye çalışalım. Örneğin siz Köleci toplumda ya da feodal toplumda "bir ulusçuluktan, ulusallıktan" söz edemeyeceksiniz. Çünkü tarihin bu evresi/ evreleri bu ifade biçimiyle tanımlanan olguların ortaya çıkması için üretim ilişkilerinin gelmiş olduğu düzey gerekli koşulları yaratmamıştır. Daha doğrusu toplumsal gelişmenin ve bu gelişmelere denk düşen oluşumların ebesi üretim ilişkilerinin düzeyi " ulus/ulusallık" olgusunu doğurma, ortaya çıkarma yetisine sahip değildir.

"1848 yılında Fransa ve Avusturya işçi sınıfının Mayıs ayaklanmasının başlamasıyla birlikte, Fransa-Avusturya Burjuvazisi derhal savaşa son verirler ve silahlı güçlerini isyancıların üzerlerine sürerler."

"Ulus/Ulusallık" olgusu tarihin belli bir döneminin, kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmeye başladığı dönemin, serbest rekabetçi kapitalizm döneminin ürünü olup, bu dönemin egemen sınıfı olan burjuva sınıfının politik ve siyasi bağlantısıdır. Niçin? Açık ve yalın bir anlatımla: Kendisinden önceki feodal sınıfın toplumsal ve sınıfsal egemenliğine yıkıp kendi toplumsal ve sınıfsal egemenliğini pekiştirmesi için... Tanımlamanın içeriği açıldığında, görülecektir ki, "Ulus/ulusallık" tanımlaması ve politik örgütlenmesi kapitalist üretimin gelişmesi ve Pazar alanının yaratılmasına yöneliktir. Kapitalizm öncelikle tek tek ülkelerde gelişmeye muhtaçtır, bunun için geliştiği ülkenin kapalı Pazar alanlarını birleştirecek, tüm ülkeyi Pazar haline getirecektir. Bunun için güçlü, kitlesel desteğe sahip politik/siyasi örgütlenmelere ihtiyacı vardır. Ayrıca bu ihtiyaç, ekonomik anlamda üstünlüğünü yitirmesine karşın, politik ve siyasi anlamda, üst yapı kurumlarında hala varlığını sürdüren feodal/aristokrasinin egemenliğini kırmak, onu politik siyasi arenada tasfiye temek için de bir zorunluluktur. Bu dönemin burjuvaları içeriği sömürü ve pazarla sınırlı olan "Ulusal Burjuvalardır". Dolayısıyla kavramın kendisi burjuva, ortaya çıktığı tarihsel kesit kapitalist üretim ilişkilerinin hakim olduğu evredir. Burjuvazinin ortaya çıktığı ülkede/ülkelerde ülkenin iç pazara açılımının tamamlanması, üretimin yoğunlaşıp iç pazarın tüketime cevap vermemesi sonucu farklı ülkelerin pazarlarına sıçramak kapitalizmin gelişiminin devamı için zorunlu olmuştur.

Bu evrede üretimdeki yoğunluğa Pazar arayışı, bir yandan farklı kapitalist ülkelerin birbirlerinin iç pazarlarına hakimiyet mücadelesi, diğer taraftan kapitalizmin gelişmediği ülkelerin sömürgeleştirilmesi at başı gidecek, kapitalistler arasındaki çelişkiyi derinleştirecektir. Bu dönem, serbest rekabetçi kapitalizm döneminden tekelci kapitalizm/emperyalizm dönemine evrilme aşamasıdır. Burjuvazi gerçekten bu aşamaya kadar "Ulusaldır ve ulusalcıdır". Burjuvazi bir yandan sahip olduğu pazarları korurken diğer yandan yeni Pazar elde etmede diğer farklı kapitalist ülkelerin burjuvalarıyla kıran kırana savaşmaktadır. Dönemin koşulları gereği savaş insan unsuru ağırlıklıdır ve kısaca burjuvazinin kendisi için ölecek insana ihtiyacı vardır. Kendi sömürü alanını, pazarını korumanın ve genişletmenin adı, ihtiyaç duyduğu insan unsurlu savaş makinesinin iyi işlemesi için kendisini de "vatanseverliktir" olarak lanse edecektir. Ulus ve ulusçuluğun çıkış merkezleri kapitalist ülke burjuvalarının kapitalist üretimin ulaştığı düzey itibariyle "ulusçuluğa" ihtiyaçları yoktur artık. Zaten burjuvazi için "ulus" Pazar sorunudur ve iktidarını pekiştirmede ihtiyaç duyduğu kitlesel destektir. Bilindiği gibi kapitalist üretim ilişkileri üretim araçlarının sahibi olarak burjuva sınıfını, üretimin asli unsuru olarak da işçi sınıfını eş zamanlı olarak ortaya çıkaracaktır. Aslında kapitalizme karşı mücadele, kapitalist üretimle birlikte ortaya çıkan, üretimin toplumsal içeriği ile üretim araçlarının özel mülkiyetinin yarattığı uzlaşmaz çelişkinin mücadelesidir. Bir yanda, kapitalist üretim ilişkilerinin karakteristik özelliği üretim araçlarının özel mülkiyetini elinde tutan burjuvazi, diğer yanda bu üretim ilişkilerinin ortaya çıkardığı ve üretimin toplumsal niteliğinin temsilcisi işçi sınıfı. Sistem daha doğarken kendi yıkıcılarını da birlikte doğurmuş, sistemin bu iki esaslı sınıfı arasındaki uyuşmazlık tarafların niyetlerinin ötesinde isteseler de uzlaşabilecekleri bir çelişki olmayıp, ancak kapitalist üretim ilişkilerine son vermekle, yani burjuva sınıfının ve onun iktidar biçimlerinin ortadan kalkmasıyla son bulacak bir uzlaşmazlıktır. Bu tanımı geniş tutmamızın nedeni, burjuvazinin "ulus ve yurt/yurtseverlik" kavramının, Pazarlarını korumak ve genişletmek ve sömürüsünü pekiştirmek olduğunun altını çizmek içindir. Fransa'nın gerek burjuva devrimleri gerekse işçi sınıfı hareki açısından bir laboratuar olduğu elbette tartışılmaz. 1848 yılı Fransız Burjuvazinin en "ulusalcı" ve en " vatansever" olduğu dönemdir. Fransa-Avusturya savaşları bütün şiddetiyle sürmektedir. 1848 yılında Fransa ve Avusturya işçi sınıfının Mayıs ayaklanmasının başlamasıyla birlikte, Fransa-Avusturya Burjuvazisi derhal savaşa son verirler ve silahlı güçlerini isyancıların üzerlerine sürerler. Tarihin kaydettiği en kanlı bastırılan işçi hareketidir. Burjuvazinin vatanseverliği de budur... Vatan ve ulus Burjuvazi için sömürünün ve pazarın adıdır. Yani varlığı sömürüye dayanan bir sınıfın, sömürü alanına dahil olmayan bir toprak parçasını sevmesi düşünülemez ve burjuvazinin de vatanseverliğinden söz edilemez. Onun vatanı sömürüsünü ikame ettiği ve sürdürdüğü pazarlarıdır.

Ulus/uluslaşma kavramının ortaya çıktığı dönem tekelci kapitalizm dönemine tekabül edecektir. Artık söz konusu olan merkezi kapitalist ülkeler değil, kapitalizmin sömürgesi olan ülkelerdir. Dönem itibariyle sistematik ve belirleyici bir üretim biçim mevcut değildir. Ağırlıklı olara feodal üretim biçimleri görülmekle birlikte kıyı ve liman kentlerinde lokal ticaret ve manifaktür üretim, zanaat erbapları belirleyici unsurlardır. Emperyalizm bu ülkelerdeki sömürüsünü işbirlikçi feodallere dayanarak sürdürmektedir. Ülkenin yer altı ve yer üstü zenginlikleri olduğu gibi emperyalist/kapitalistlerin denetimindedir ve adeta bir yağma havası içinde sürdürülmektedir sömürü. Artık "ulus" kavramı içinde "egemen sınıflar" yoktur. Ulusal örgütlenmeler emperyalist/kapitalistlere ve işbirlikçilerine karşı ve onları dışarıda bırakan örgütlenmelerdir. Nitelikleri itibariyle anti/emperyalisttirler ve tüm amaç işgalcilerin ve işbirlikçilerinin tüm iktidar biçimlerine son vermektir. Ulusal Kurtuluş savaşı, Ülkenin işgalden, işgalcilerden ve işbirlikçilerinden kurtarılmasıdır. Sınıfsal bileşenleri köylülük, kent küçük burjuvazisi, esnaf ve zanaatkarlar, aydın ve bürokratlardır. İşbirlikçiler dışında kalan tüm kesimler, tüm sınıfsal bileşenler "Antiemperyalist" amaç etrafında örgütlenmişlerdir. Ulusal Kurtuluş savaşları nitelikleri gereği antiemperyalisttir ve dolayısıyla emperyalist/kapitalist sistemden kopuş, Ulusal Kurtuluş savaşlarının temel amacıdır. Tarihsel kesit emperyalizm dönemidir ve burjuvazinin ilerici niteliğini tamamlayıp tükettiği bir dönemdir. Zaten bu niteliği ile bir burjuva sınıfına sahip olmayan bu ülkelerde, tarihsel olarak da burjuvazinin bir toplumsal harekete öncülük etme yeteneğini kaybetmesi nedeniyle, ulusal Kurtuluş savaşlarının kitlesel gücünü ağırlıklı olarak köylülük oluşturacaktır. Ancak sınıfsal öncülük artık toplumsal devrimlerin öncüsü olan işçi sınıfının örgütlü gücü Komünist/sosyalist partilerindir. Vietnam, Kamboçya, Laos, Latin Amerika ulusal Kurtuluş savaşlarının- bazılarınca her ne kadar bu tanımlamaya değer görülmese de- Anadolu Ulusal kurtuluş savaşlarının ortak özelliği sisteme karşı savaşılması ve ortak amaç sistemin ülkedeki varlığına son verilmesidir. Hemen belirtelim ki, anılan dönemde antiemperyalist cephede yer almak yurtsever olmanın, ilerici olmanın yeterli koşuludur. Antiemperyalist olmak antikapitalist olmak da değildir. Bu dönemin antiemperyalist hareketlerinin ortak amacı, emperyalizmin/ emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin ülkedeki varlığına son vermektir. Dolayısıyla savaş emperyalist sistemi hedef alacaktır, karşısında bir tek emperyalist ülkeyi değil, sistem olarak emperyalist sistemi bulacaktır ve ulusal kurtuluşçular tek tek emperyalistlerle değil bir setsem olarak emperyalist sistemle savaşacaktır. Bilindiği gibi 1952 yılına kadar Vietnam Fransız emperyalistlerinin sömürgesidir. Dien-Bien Fu zaferiyle Fransızların yenilmesiyle, Fransız emperyalizminin yerini hemen ABD emperyalizmi alacaktır. Ulusal Kurtuluş savaşının başarısından sonra tercih edilen siyasal ekonomik sistemin sosyalizm olup olmaması, sisteme karşı savaşın "Ulusal Kurtuluşçu" niteliğine gölge düşürmez.

Yazımızın bu bölümüyle toplumsal evrelerde farklılaşan ulus/ulusçuluk kavramlarına değinmeye çalıştım. Küresel kapitalizm döneminde "ulusçuluğun maddi dayanağı var mıdır"? . Gelecek sayıda tartışalım.

TEKEL direnişi, üçüncü ayını tüketmeye başladı. Üçüncü ayında direnişçilerin kararlılığında, coşkusunda bir azalma yok. Uluslararası Sendikalar konfederasyonu ETUC da TEKEL işçileri için uluslararası dayanışma eylemi yapılmasını kararlaştırdı.

TEKEL işçilerinin salt kendi ekonomik çıkarları için direnişe geçtiklerini düşünen haksızlık eder. İşçilerle birlikte geçirilecek birkaç saat bile direnişin ne denli haklı ve meşru olduğunu kavramaya yeter

“Ulus ve ulusalcılık” kavramlarının orijininin kapitalizmin doğumuna denk gelen ve burjuvazinin politik platformda feodalitenin egemenliğinin kırılması, ekonomik platformda Pazar sorunun çözümüne denk düşen olgular olduğunu vurgulamaya çalıştık. Kapitalizmin Emperyalist aşamaya ulaşmasıyla birlikte sömürü ağını merkez kapitalist ülkeler dışına, sömürge ülkelere taşıması ile birlikte erken dönem emperyalizminin sömürge ülkelerden merkez kapitalist ülkelere meta ihracına dayalı sömürüsü, giderek bu ülkelerin egemen sınıflarıyla işbirliğine dönüşmekte ve sömürü çarkı bu ülkede yerli işbirlikçiler eliyle işlemeye başlamaktadır. Sömürge ülkelerde sömürü alanı bütün ülke olup, sömürünün hedef kitlesi işbirlikçiler dışında bütün sınıf ve tabakalardır. Yani, merkez kapitalist ülkelerde, modern sınıfların –burjuvazi/proleterya- tarihte yerini aldığı ve kapitalist sömürünün temelini oluşturan emeğin sömürüsü bu ülkelerde işçi sınıfının sömürüsüyle sınırlı değildir. Bütün ülke sömürü alanı, işbirlikçiler dışında bütün sınıf ve tabakalar sömürünün hedefidir. Esnaf, küçük üreticiler, küçük burjuvazi, işçi sınıfı ve toplumun diğer bütün sınıf ve tabakaları sömürü hedefinin içindedir. Bütün ülkede egemen olan bir üretim biçiminden söz edilemeyeceği gibi, yine bütün ülkeyi kontrol eden merkezi bir devlet aygıtından söz etmek de olası değildir. Emperyalizm, sömürü mekanizmasını yerel egemen güçler ittifakı eliyle yürütmektedir. Emperyalist sömürü, genellikle ülkenin açıkça işgali şeklinde cereyan etmektedir. Sömürünün yürütülmesinin biçimi, sömürenlerin yüzlerinin açık olması sömürüye karşı kitlesel tepkileri de beraberinde getirmektedir. Bu tepkiler yurtseverlik bilincinin pekişmesine ve giderek örgütlü mücadelenin bütün koşullarının hazırlanmasına neden olmuştur. Sömürünün hedefinin işbirlikçiler dışında bütün sınıf ve tabakalar olmasının doğal ve zorunlu sonucu bu sınıfların yurtseverlik temelinde antiemperyalist tavır almalarıdır. Bu tavrın sınıfsal içeriği aynı zamanda antikapitalist değildir, antiemperyalisttir. Sömürüye hedef olan kitlelerin sınıfsal bileşenleri homojen değildir, bütün halk kesimleridir. Bu aşamada “ulusallık” kavramı, rekabetçi dönem kapitalizminde kapsadığı “ yeni sınıf burjuva” ları, aşarak ve dışlayarak “halkçı” bir karaktere bürünecek ve temel unsurunu ve belirleyici özelliğini “emperyalizme” karşıtlık” ve “antiemperyalizm” olarak karakterize edecektir. Bu döneme denk düşen “Ulusal Kurtuluş savaşlarının” sınıfsal bileşenlerinin işbirlikçiler dışındaki bütün halk kesimleri olması ve sınıfsal içeriğinin antiemperyalist olması da bu demektir. Anadolu, Çin, Vietnam, Laos, Kamboçya, Afrika ve Latin Amerika “ulusal Kurtuluş” savaşları bu mecrada seyreden “emperyalizme karşı halk hareketleri” olarak değerlendirdiğimiz hareketlerdir. Bir kez daha altı çizilmesi gereken şudur: Bu döneme damgasını vuran “antiemperyalist” hareketlerin hedefi emperyalizmdir, kapitalizm değildir. Bu nedenle bu hareketlerin kitlesel bileşenleri işçi sınıfıyla birlikte sömürüye maruz kalan ve tepki gösteren bütün kesimlerdir. Açık işgal biçiminde kendini gösteren emperyalizme karşı başarı sağlayan Ulusal kurtuluş savaşlarının cereyan ettiği bütün ülkelerde savaşa önderlik eden kadroların savaştan sonra ülkenin yeniden kuruluşunu “sosyalizm” olarak seçmemeleri, sosyalizme yönelmemeleri, bu hareketlerin antiemperyalist niteliğine gölge düşürmez. Kuruluş döneminin “sosyalizm” olarak belirlenmesi savaşa önderlik eden kadro ve örgütlerin ideolojik ve siyası yapısına bağlı olarak değişmektedir.  Gerçekten de, Çin, Vietnam, Kamboçya gibi Komünistlerin önderlik ettikleri ulusal kurtuluş savaşlarının emperyalist işgalin varlığına son vermekle sosyalizme yönelmeleri, antiemperyalist mücadeleye komünistlerin önderlik etmeleriyle açıklanabilir. Aynı döneme denk gelen ve emperyalizme karşı başarılı olan ülkelerden Türkiye, Cezayir gibi ülkelerin kuruluşlarında sosyalizme yönelmemelerinin nedeni de savaşa önderlik eden kadroların ve örgütlerin ideolojik ve örgütsel yapılarının buna uygunluk göstermemesidir. Varmaya çalıştığımız sonuç şudur: Her tarihsel olgu gibi “ulusalcılık” da, tarihin her döneminde genel geçer ve ebedi bir sosyal olgu değildir. Olguyu ortaya çıkaran ekonomik, politik ve siyasi koşulların ortadan kalkması, değişmesi ile ortadan kalkar veya değişir. İçinde bulunduğumuz tam da bu dönemde tarih bilinci, bilinçli ve kasıtlı olarak çarpıtılmakta ve emperyalist/kapitalizme çanak tutan, sömürüyü gizleyen ve kapitalizmin “güzellemesi” olan bir anlayış ikame edilmekte ve tartışmalar iğdiş edilen sakat bilinçle sürdürülmektedir. Bu bilincin unsuru olarak “kapitalizmin kabesi” Avrupa-AB- kutsallaştırılmakta, ABD makulleştirilmekte ve sömürünün üstü örtülmektedir. Burjuva ideologlarının bilerek, safsalak sözüm ona “solcuların” da bunların artçıları ve payandaları olarak ulaşacakları nokta bütün insanlığa ihanet olacaktır. Bu tarihsel süreç kavranmadan içinde yaşanılan dönemin toplumsal sorunlarına doğru yaklaşmak, emperyalist/kapitalizmin tuzağına düşmeden sağlıklı adımlar atmak ve çözümler üretmek olanaklı değildir. Sorunlar, emperyalist/kapitalist sistemin kördüğüm ettiği ve onun açmazlarının kangrene çevirdiği sorunlardır ve sistemin içinde bulunduğu ilişki ve çelişkiler doğru kavranmadan, doğru hareket etme olanağı da yoktur. Nasıl ki, 19. yüzyıl itibariyle 20. yüzyılın başı arasındaki kapitalizm aynı kapitalizm değilse, aynı ilişki ve çelişkilerin durağan sürgit değişmezi değilse, 20. yılsonu kapitalizmi de işleyiş, ilişki ve çelişkileri, ekonomik, politik siyasi görünümü itibariyle 20. yılbaşları ve ortalarında görünen kapitalizm değildir. Gelmiş olduğu düzey itibariyle evrensel ölçekli, geçmişinde görülmeyen, koşulların dayatmasıyla ortaya çıkan yeni işleyiş ve ilişki biçimlerine sahip bir sistemle karşı karşıyayız. Yukarıda özetlemeye çalıştığımız ve “Ulusal kurtuluş savaşlarının” koşulları, bu koşulları ortaya çıkaran sistemin işleyişindeki değişiklik, sınıfsal çözülüşleri ve yeni sınıfsal bileşenleri de beraberinde getirmiştir. Öncelikle, geçmişin açık işgale bağlı sömürge ülkeleri bugün neredeyse “ siyasal bağımsızlığa” sahip ülkelerdir. Artık geçmiş dönem kapitalizminde olduğu gibi emperyalist ülkeler ucu bucağı bilinmeyen kolonilere sahip değildir. Her ülke sözüm ona kendi yönetimini kendisi seçmektedir. Ancak bunun bir kara mizah olduğu elbette bilinmektedir ve seçmektedir değil, seçtirilmektedir. Ancak görüntü “serbest seçimlerle” ülke yönetimlerinin belirlendiğidir ve kitlesel inanç da bu yöndedir. Kapitalist üretim artık merkez/kapitalist ülkeler sınırları içinde değil, ucuz işgücünün bol olduğu, ham madde deposu geri bıraktırılmış ülkelerde yapılmaktadır. Siyasal yaşamda direnç gücü oluşturan ve –ekonomik temelli de olsa- sosyal hakların korunması bakımından devasa güce sahip işçi sendikalarının kitlesel gücü kırılmış, kadükleştirilmiştir. Köylülük çözülmüş, ortaya istihdamı olanaklı olmayan işsizler yığını çıkmıştır. Klasik sömürge döneminin “kolonyal valileri”nin yerini,  yeni sömürgeciliğin işbirlikçilerinin sözüm ona  “siyasal bağımsızlığı” olan ülke yönetimlerinin seçilmişleri alırken, bugün yine görünürde “siyasal bağımsızlığı olan” ülke yöneticileri artık işbirlikçi olmaktan öte, emperyalist/kapitalist sistemin teknisyenleridir. Görünürde bile bir bağımsızlıklarından, bağımsız hareket edebilme irade ve kabiliyetlerinden söz etmek de olası değildir. Bu kuşatma yalnızca “ siyasi seçilmişlerle” de sınırlı olmayıp, bütün kurum ve kuruluşlar AB-ABD merkezli küresel kapitalizmin yerel bekçileridir. Sistemin attığı her adım ancak sistemin ilgili ülke veya bölgede varlığını güçlendirmeye yöneliktir. Gelinen noktada emperyalist sistem tek tek emperyalist devletlerin hegomonya savaşı verdikleri dönemi geride bırakarak, bütün emperyalist/kapitalist sistemin yerküreyi bir bütün olarak ablukaya aldığı, yer kürenin bütün noktalarını kontrol ettiği bir güce dönüşmüştür. Deyim yerindeyse klasik kapitalist sistemin üzerinde, klasik kapitalist sistemin doğurduğu burjuva sınıfını da kontrol eden, tek tek emperyalist ülkelerin üstünde ve ötesinde uluslar arası bir “küresel güç oluşmuştur. Yerküre ölçeğinde hiyerarşik olarak artık devletler ve siyasal iktidarlar bu küresel gücün emrinde ve onun ekonomik siyasal politik sorunlarının çözüm örgütleridir, sistemin teknisyenleridir. Tek başına ABD, AB ya da başkaca bir emperyalist ülkeyi “sistem” olarak adlandırmak, sistemin işlerliğinde belirleyicilik tanımak olası değildir. Örneğin AB nin sanıldığı gibi demokrasi ile, insan hakları ile ilişkisi yoktur. AB, bu uluslar üstü emperyalist gücün Avrupadaki ifadesidir. Fonksiyonu, sistemin kıtasal ölçekte işleyişine bütünsellik kazandırmaktır. Aynı şekilde, yerkürenin farklı noktalarında geçmiş dönemde birbirlerini boğazlayan emperyalist ülkeler bugün yine bütünsellik içinde sisteme ayak bağı oluşturan karşı duruşları birlikte ortadan kaldırmaya çalışmaktadırlar. Örneğin ABD nin Irakı işgalinde, sistem bütünsellik içinde hareket etmekte, yeni niteliğine uygun düşen Ortadoğu ve Kuzey Afrikadaki düzenlemede ( Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi)  herhangi bir emperyalist ülke çıkarına olmayıp bütün sistemin çıkarına hareket edilmektedir. Son yirmi yılda alışılagelen toplumsal tabakalar görülmemiş bir hızla çözülmekte, toplumsal varlıklarını kaybetmektedirler. Sermaye yoğunlaşması da yine görülmedik bir hızla bu gücün elinde toplanmaktadır. Klasik kapitalist ilişkileri karakterize eden sınai yatırımları ve işsizliğin absorbe edilmesi dönemi geride kalmıştır. Sınıfsal çelişkiler tarihin hiçbir döneminde görülmedik şekilde keskinleşmiş ve netleşmiştir. Artık, emekçi yığınların önündeki tek hedefin sosyaliz olmasının nedeni budur. İşte kürt sorunu bu koşullarda ortaya çıkmış ve tartışılmaya başlanmıştır. “Ulusal Kurtuluş savaşlarının” toplumsal ve siyasal tabanını oluşturan koşullar ortadan kalkmıştır. Artık toplumsal mücadele, doğrudan kapitalizme karşı ve iktidar odaklı olmak zorundadır. Bu bir tercih değil, toplumsal koşulların zorunlu sonucudur, bir dayatması ve “olmazsa olmazsı” dır. Bugün kürt hareketini karakterize eden PKK kendi deyimiyle “Kürt Ulusal Kurtuluş savaşı” vermekte, bağımsız Kürdistan kurmayı hedeflemektedir. İleri sürülen “Kürt Ulusal Kurtuluş savaşının” sınıfsal bileşenlerine bakıldığında, bir netlik görülmemekte, “Bütün Kürtler” tanımlaması gibi ne dediği belli olmayan tanımlamalara yer verilmektedir. Kitlesel taban “Kürt” etnik kimliği öne çıkarılarak ayakta tutulmakta, emek-sermaye çelişkisi gibi günümüzün temel çelişkisinden söz edilmemektedir. Sınıfsal çelişkinin yerine etnik kimlik öne çıkarılmakta, adeta bir “Kürt Milliyetçiliği” yaratılmaktadır. Sonuç olarak, tarihin yaşayarak geride bıraktığı ilişki ve çelişkileri, bu ilişki ve çelişkilerin yerini farklı ilişki ve çelişkilere bıraktığı bir dönemde tekrarlamak, buna lirik destan yazmak, öncelikle Kürt halkının ağır bedel ödemesine neden olacaktır. Bugünkü sınıf ilişki ve çelişkilerinin böylesine netleştiği bir dönemde sosyalizmin tek seçenek olarak insanlığın önüne konulması bu tarihi zorunluluğun sonucudur. Emperyalist/kapikalist sisteme karşı duruş artık salt antiemperyalist tavırla gerçekleşemez, antiemperyalist tavır ve karşı koyuş antikapitalist eylemle bütünleşmediği sürece çözüm değil çözümsüzlük üretir. Bu nedenle pratik olarak Kürt hareketinin iddia ettiği konularda başarılı olması bile insanlığa bir kazanç sağlamayacaktır. Aynı şekilde karşı cephede sıkça dile getirilen ve özellikle AKP iktidarının tavrına karşı yoğunlaşan “ulusalcılık” söylemleri de  “ilerici” olma sıfatını hak etmez. Bu kesimin dile getirdiği ulusalcılık Kemalizmin antiemperyalizmidir. Ancak antiemperyalizmin tek başına ilericilik içeriğine sahip olduğu dönemin koşulları değişmiştir ve bugün antiemperyalist talepleri antikapitalist taleplerle birlikte ele almak bir zorunluluktur. Bu nedenle salt ulusalcılığın dün varacağı bir yer elbette vardı, bu gün aynı istemlerle yola çıkmak sistemin değişen ilişki ve çelişkilerinden haberdar olmamak demektir. Konuyu bağlamadan bir noktanın daha açıklığa kavuşmasında yarar görmekteyiz. Marks ve Engels Komünist Manifestoda “İşçilerin vatanı yoktur… Olmayan bir şeyi onlardan isteyemeyiz” derken, göndermenin bu günkü koşullarda daha bir anlam taşıdığını düşünmekteyiz. Bu nedenle İşçi sınıfı partisi/ örgütü bulunduğu ülkede emperyalist/kapitalizme karşı koyarken ülke savunmasıyla antikapitalist mücadele programını birleştirmek göreviyle karşı karşıyadır. İşçi sınıfının bir vatanının olması da ancak antiemperyalist/antikapitalist mücadelenin zaferiyle olanaklı hale gelecektir. Toplumsal olgular sınıfsal temelden yoksun ele anlığında yaşanan bilinç kaymasının “ilericilik, solculuk” düzleminde vardığı nokta emperyalist/kapitalizme hizmet etmekten öteye geçemeyecektir.

 
Sanatsal Yazılar