Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Sınıfsal İçgüdü Üzerine İki Not

(AZ GELİŞMİŞLİĞİN KAPİTALİZMİ Mİ, KAPİTALİZMİN AZGELİŞMİŞLİĞİ Mİ?)

Soma kömür madenindeki sonucu önceden kestirilebilen kitlesel katliamın dördüncü günü biterken, yazılı ve görsel medyada haberler, yorumlar, açık oturumlar birbirini izledi. Toplumsal “acıma algısının yaratılmasında” medyanın oldukça başarılı olduğu teslim edilmelidir. Oğlunu, eşini, yakınını kaybedenlerin acıları sömürünün sarmalında bir görselliğe dönüşüyor, en muhalif olanların tepkileri, olayı duyurma biçimleri ve yorumları bile “işverenin gerekli güvenlik önlemlerini almadığının” ötesine geçmiyor. Katliama duyulan tepkinin yarattığı iktidara yönelik öfke iktidar sahipleri tarafından tekme-tokatla karşılık bulurken resmi güçler yine biber gazlarıyla, tomalarıyla acılı insanların içgüdüsel tepkilerine göz açtırmıyor. İktidarın resmi güçleri olay yerini, maden ocağı çevresini kuşatıp kuş uçurmazken, gerici güruh katliamda yaşamlarını yitirenlerin yanında yer almaya gelen aydınları kuşatıyor. Sakallı, sarıklı, cüppeli yandaşlar sözüm ona öfkeli kalabalığı “dua edelim” diyerek teskin etmeye çalışıyor. Medyanın olayı veriş biçimi ve izlediklerimiz aşağı yukarı bunlar. 

“Muhalif tepki” olayı protestocu genci tokatlayan, bir başka protestocuyu  “başbakanı yuhalarsan tokadı yersin” diye tehdit eden başbakan ile sokakta alenen bir göstericiyi tekme tokat döven müsteşarının “tahammülsüzlüğüne” bağlıyor. Belki görünenin açıklanması “medya mantığı” diye geçiştirilebilir ancak durum sadece olayı tiraja çevirmeye çalışan medyada görülmüyor, “sol” olma iddiasındaki yaklaşımlar da bundan farklı değil. “Ah şu Tayyip bir gitse her şey düzelecek”… Sorunu “Tayyip sorununa” indirgeyen “sol” olma iddiasındaki küçük burjuva kafa kapitalist sistem içinde olayı değerlendirmek ve çözüm önermek yerine, sorunu sistemin görevlilerinin tahammülsüzlüğüne indirgemekle sistemin övgüsünü de hak ediyor. Hatta bu bakış açısının sahipleri “Tayyip’ten kurtulma adına” bir CHP-MHP ittifakını da olası en yakın çözüm olarak görmektedirler. Yağmurdan kaçanların doluya tutulmaları halinde başkaca hangi harika çözümler üretecekleri ve önerecekleri de şimdiden merak konusudur.

AKP iktidarı uzun dönemdir küresel emperyalizmin AB/ABD’nin gözetim ve denetiminde provası yapılmış ve görevlendirilmiş bir iktidardır. AKP iktidar olmamış, iktidar yapılmıştır. Taşı gediğine koyalım: Hitleri, iktidar yapan Alman Kapitalizmine daha çok Pazar/sömürü alanı arayan Alman sermayesidir. Hitleri görevlendiren Alman sermayesi küresel sermaye yanında lokal bir sermayedir ve iktidarın merkezi ve olanakları Almanya ile sınırlıdır. Hitler iktidara hazırlayan alman sermayesi bu günkü küresel sermaye kadar geniş ve sınırsız olanaklara, deney ve tecrübeye sahip değildir. Hitler kendisine verilen görevi yerine getirirken Hitler olmuştur. Alman sermayesi olağan önlemlerle içine düştüğü bunalımı aşma olanaklarına sahip olsaydı Hitlere asla iktidar yolunu açmayacaktı. Hitleri iktidar yapan, Alman Kapitalizminin olağan koşullarda işlevini sürdüremediği, Kapitalizmin meşruiyetini aşan olağan üstü iktidar yöntemlerine başvurmayı zorunlu kılan koşullardır. Bu koşullar içinde ve kendisine verilen görevin yerine getirilmesi sermaye için biricik çıkar yol faşizmdir. Şayet Alman sermayesi bunalımını olağan yöntemlerle aşabilseydi Hitler olmayacaktı, Dünyayı cehenneme çeviren paylaşım savaşı ve Faşizm toplumsal bir ürperti olarak belleklere kazınmayacaktı. Gerçekten koşulları değiştirin, Alman sermayesi olağan koşullarda işlevini sürdürsün ve siz bu fotoğrafa Hitleri yerleştirin… Avusturyalı onbaşının adını şimdi kim bilebilirdi ki.  Hitlere verilen görev öncelikle sömürünün disipline edilmesidir. Bunun için doğrudan ya da dolaylı sistemle sorunu olan, sisteme muhalif bütün kesimlerin susturulması, işçi sendikalarının yasaklanması, burjuva demokratik hak ve özgürlüklerin tümüyle ortadan kaldırılması, sosyalist ve komünistlerin katledilmesi,  sivil ve resmi faşist güçlerin kitlesel pasifikasyon ve sindirme eylemlerine yönelmesi faşizmin doğası gereğidir. Alman sermayesinin bunalımını aşmasının başkaca yolu yoktur. Sermaye örgütleri dışında toplumun bütün kesimleri susturulacak, bütün kitlesel örgütler dağıtılacak, toplumsal önderler katledilecektir. Toplum korku sarmalına teslim olacaktır. Yönetim erkinin bütün yetkisi sermayenin görevlendirdiği iktidarın eline geçmelidir ki sermayenin doymak bilmeyen sömürü çarkı işleyebilsin. Örneği elbette salt Hitlerle sınırlamak olası değildir. İtalyan, İspanya, Portekiz, Kıta olarak bütün Latin Amerika ülkeleri faşizm deneyini yaşamıştır. Ülkemizin yarım yamalak kapitalizmi ne zaman sekteye uğrasa 12 Mart ve 12 Eylül faşizmini davet etmiştir. Faşizm, tanımsal olarak tekelci sermayenin en saldırgan kesimlerinin iktidarıdır tanımlamasının içeriği asla tartışılamaz ancak faşizmin iktidar olmasının biçimleri her ülkenin içinde bulunduğu özgün koşullara göre farklılıklar gösterir. Hitler seçimle iktidara gelirken Musolini, Franco, Salazar, ülkemizde 12 Mart ve 12 Eylül faşist iktidarları, Latin Amerika’nın bütün faşist iktidarları askeri darbelerle iktidar olmuşlardır. Tekrar başa dönelim: AKP’nin iktidar olduğu 2000’li yılların başı küreselleşen sermayenin yer kürenin en ücra köşesini bile kapitalist pazara dahil etme projesinin uygulamaya konulmaya başlandığı yıllardır. 20. yüzyılın ortalarından beri sürekli bunalım içinde bulunan kapitalizm Sermayenin küreselleşmesinin etkin faktörü budur, krizlerinin süreklilik kazanmasıdır. Bunun toplumsal yaşama yansıyışı sömürünün ağırlaşması, işsizliğin artması, ücretlerin düşmesi, bağımlı ülkelerde sosyal güvencelerin ortadan kaldırılması, merkez kapitalist ülkelerde ciddi biçimde kısıtlanmasıdır. Küresel sermayenin dizginlenemez sömürüsüne toplumun cevabı isyanlar ve ayaklanmalardır. Kapitalizmin bu gidişatı karşısında toplum da artık eski toplum değildir. En apolitik kesimler bile ayağa kalkmaktadırlar. Avrupa’da hemen 2000’li yıllarda başlayan ve süreklilik kazanan toplumsal protesto eylemleri ülkemizde “Gezi eylemleriyle” gecikmeli olarak kendini göstermiştir. Küresel sermaye yerkürenin en ücra köşelerinin bile kapitalist pazara açılmasında ısrarlıdır. Ülkelerdeki siyasal iktidarların belirlenmesi de her ülkenin özgün yapısına göre farklılıklar gösterecektir. Küresel sermaye kapitalizmin krizine çözüm olarak Pazar ekonomisine yeteri kadar açılmayan bağımlı/çevre ülkeleri pazara açmak için kapitalizmin yeniden yapılanmasına ayak uyduramayan iktidarları kimi zaman askeri zor güçleriyle yıkarak ( Irak, Mısır, Libya vb.), kimi zaman pembe ve turuncu devrimlerle  (Gürcistan, Ukrayna) değiştirerek,  kimi zaman da CİA tipi darbelerle  (Venezüella, Kolombiya), devirmeye kalkışarak,  kimi zaman da seçimlerle belirlemektedir. Durum hangi koşula uygunsa, uygun olan yöntem kullanılır. Değişmez kıstas seçilen iktidarların bulundukları ülkeyi,  açık pazar haline getiren küresel kapitalizmin ülkesel sekretaryaları olmalarıdır. İktidarlara verilen görev budur. AKP’yi iktidar yapan küresel kapitalizmdir ve Türkiye seçimler yoluyla iktidar olmak için gerekli koşullara sahiptir. Küresel sermayenin AKP İktidarına verdiği görev bulunduğu coğrafya itibariyle Türkiye’yi de içine alan Büyük Ortadoğu projesinin gerçekleştirilmesiyle bu bölgenin zenginliklerinin emperyalizme peşkeş çekilmesinin sağlanmasıdır. Türkiye’de ekonomik alanda bunun dolaysız ifadesi özelleştirmelerdir. Kamusal mal varlığının, arazilerin, madenlerin, limanların, yer altı ve yer üstü bütün zenginliklerin sermaye lehine elden çıkarılmasıdır. Bu alanların işletilmesinde gerekli iş/emek gücü de sendikasızlaştırmayı, ucuz maliyeti, taşeronlaştırmayı, hak arama örgütlerinin işlevsizleştirilmesini beraberinde getirir. Katmerleşen sömürü düzenine karşı kitlesel tepkiler büyüyerek kapitalizm için potansiyel tehlike yaratır. Böyle bir düzenin sürdürülebilir olması için siyasal iktidarların her türlü demagoji, yalan ve dolanla üstesinden gelemediği ya da artık demagoji, yalan ve dolanın sökmediği yerlerde kitlesel sindirme/pasifikasyon araçları devreye sokulur. Bu iktidar sahiplerinin keyfi bir tercihi değil, düzenin sürdürülebilmesi için başkaca bir yolunun kalmadığıdır. Burjuva iktidarların meşruiyeti az çok işlerin yolunda gittiği, ufak tefek arızaların idari/yasal yollardan çözülebilir olduğu dönemine aittir ve küresel kapitalizm bu dönemi kapatmıştır. Kendi ilan ettiği meşruiyetini inkâr etmeden krizlerin neden olduğu kitlesel tepkilerin önüne geçemez. Zor, yönetmesi için tek çaredir. Aklı evvel, kapitalizmin saldırgan yüzüne peçe takmaya kalkan sözüm ona demokratların “Avrupa demokrasisi” hayali kısa süreceğe benzer. Kapitalizm egemenlik alanlarında boğulmuştur, bunalmıştır ve kitlesel tepkilerin artmasına paralel olarak havuç politikasının iflasıyla sopa göstereceği bir sürece girilmiştir. Kitlesel tepkilerin yoğunluğuyla orantılı olarak bu süreç pek uzun sürece benzememektedir. AKP iktidarı bu sürecin Türkiye’deki görünümüdür, uygulama gücüdür.  O, kendisine küresel kapitalizmin verdiği görevi yerine getiriyor. Soma maden işletmesini devralan Holding sahibi “Devlet kömürün tonunu 134 dolara mal ederken ben 22 dolara mal ediyorum” derken aslında katliamın da yalın gerçeğini ifade ediyor. İş güvenliği harcamalarından, iççi ücretlerinden gidilen kısıtlamalarla düşürülen maliyetin bedeli yüzlerce insanın ölümüdür. Belki de Başbakan “bu işin fıtratında bu vardır” derken dolaylı bir anlatım kullanarak “daha çok sömürü için katliam faciaları normaldir”  demek istiyordur da biz anlamazlıktan geliyoruzdur.  Devrimcilerin kimseye küsecek vakti kalmamıştır, AKP iktidarından tahammül göstermesini bekleyecek kadar da saf-salak değillerdir. Konuya dönersek, AKP iktidarının Soma faciasında protestolara gösterdiği tepkiye insani cevap vereceğini ummak, beklemek, başbakanın protestocuyu tokatlamasını tahammül gösterip göstermemekle açıklamak gerçekten akıl dışı bir aymazlık ve saflıktır.  Şimdi siz Hitlerin dünyayı kana boğmasını onun tahammülsüzlüğü ile açıklayabiliyorsanız demek ki Hitler biraz tahammüllü olsaydı Nazizm belası da olmayacaktı diyebilir misiniz?.  Olayı Başbakanın tahammüllü olmamasıyla açıklamaya çalışanların dağarcıklarında bilmediğimiz bir hesapları yoksa bu yaklaşımda bulunanlar öncelikle kendilerine yalan söylemektedirler, sonra da acılı insanlara ve tüm topluma karşı yalan söylemektedirler. AKP iktidarı olağan koşullarda ve meşruiyet sınırları içinde işlevini sürdüremeyen küresel sermayenin görevlendirdiği, bırakın kapitalizmin dönemsel bunalımlarını,  krizden krize sürüklendiği, artık son sınırlarına dayandığı, başkaca gidecek bir yerinin kalmadığı bir dünyada sömürü mekanizmasının krizlerine çözüm olarak Türkiye ayağında görevlendirdiği bir iktidardır. Görevi verenler yerine getirilmesi gereken görev açısından bu görevi yerine getirecek kişilik ve psikolojik test sınavında başarılı olamayanlara bu görevi vermezler. Görev/iktidar sahipleri iktidar koltuğuna bunun için oturmazlar/oturtulurlar. Bu görevle görevlendirilen bir iktidarın işlevini yerine getirmesi için karşı devrimci zor mekanizmalarının devreye sokulması, “kamusal zor araçlarının” ve sivil karşı devrimci güçlerin kitle pasifikasyon aracı olarak kullanılması bir seçim değil, zorunluluktur. AKP iktidarının on iki yıldır kendisine engel olacak klasik devlet güçlerini adım adım tasfiye etmesinin nedeni budur. AKP iktidarı birinci ve ikinci döneminde sözüm ona “liberal çalımlar” atmış ve topluma yedirmiştir. Üçüncü dönem istenilen iktidar biçiminin tesis edildiği bir dönemdir. Kat etmesi gereken bir aşama daha vardır ve muhtemelen bu gidişle kat edeceğe benzemektedir.  AKP iktidarının Başkanlık sistemini dayatması bir fantezi değildir. Kurumsal faşizmin tesisi için bu aşamanın geçilmesi gerekmektedir. AKP iktidarının adını koyalım: İktidar sahiplerinin Somadaki tekmeli tokatlı davranışları bu iktidar mensuplarının başka türlü olması mümkün olmayan psikolojileridir. Bir TV kanalında “muhalif” bir yorumcunun dediği gibi “biraz tahammüllü olsaydı ne çıkardı ya, Süleyman Demirel olsaydı yatıştırıcı olurdu” türünden açıklamalar sorunu kavrayamamanın saflığıdır. Aynı yaklaşımlar Gezi isyanında da sergilenmiştir. Karşı devrimci güruhun aydınların somaya gelmelerini “Geziciler Somaya geldi”  diye güya Soma halkını korkutmalarının bilinçaltında aslında kendilerinin gezi isyanlarından korkuları yatmaktadır. Aydınların görmemekte, anlamamakta ısrarlı oluşları az gelişmiş kapitalist bir ülkenin yarım yamalak aydınları oluşundan mıdır, yoksa görünenle yetinmenin, neden-sonuç ilişkisi kuramamanın sebebi az gelişmişliğin kapitalizminin ürünü müdür?.

Yorumlar ve değerlendirmeler kültürel düzeyleri ortalamanın üstünde olanlar tarafından yapılmaktadır. Bir de mikrofon uzatılan katliamdan kurtulan işçilerin açıklama ve tavırları vardır: Ölüm sıcağını yaşayan bir işçi sedyeye yatırılırken “çizmelerimi çıkarayım, sedye kirlenmesin”, bir başkası “sağ çıktım, kurtuldum” yerine “üç saatlik mesai eksiğim var, ocağa inip yevmiyemi hak etmeliyim” derken maden alanı iki farklı dünyanın ideolojisinin sessiz savaş alanına çevrilmiştir. Olayı “tahammülsüzlükle” açıklamaya çalışanların bütün olanaklarına karşın halkın vicdanında ses getiren, iki işçinin saniyelik zaman diliminde sergiledikleri içgüdüsel davranışları olmuştur. İki farklı dünyanın iki farklı insanı… Nasıl yaşarsanız öyle düşünürsünüz. Yaşamın kapitalizme hiçbir borcu yoktur, tersine kapitalistlerin kendilerini de bu pislik çukurundan kurtaracak işçi sınıfına borçları ise asla tartışılmaz.

 

 
Sanatsal Yazılar