Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Yeni Sömürgeciliğin Değişkenleri/08

Yazının önceki bölümlerinde yeni sömürgeciliğin değişkenlerinde üç olguya vurgu yapılmış, dikkat çekilmişti. Birincisi; Sermaye birikimi gelmiş olduğu düzey itibariyle, doğumunu ve varlığını borçlu olduğu ulusal sınırları ortadan kaldırarak küresel boyutta tüm yer küreyi egemenliği altına almak istemektedir. Bu niteliği ile süreç içinde oluşan Uluslar arası sermaye bir dönemler sömürüden pay alan ulusal sermayenin egemenlik/sömürü alanını da ortadan kaldırmış, bu sermayeyi tasfiye etmiştir. Bu gün ulusal sermaye kapitalizmin yan sanayii olma özelliğine indirgenmiş, egemenlik alanlarında söz ve karar hakkını yitirmiştir. ( Bu koşullarda neden ulusalcılığın tarihsel sürecini tamamladığına ve çözüm olamayacağına, artık bütün ülkeler için neden demokratik devrim sürecinin tamamlanarak sosyalizmin inşasının kaçınılmaz tek devrim programı olduğuna ilişkin tezimizin dayanak noktası da budur).  Bunun en kısa yoldan ortaya çıkardığı sonucunun tanımı sömürünün ağırlaştırılarak sürdürülmesidir. İkincisi, ağırlaşan sömürüye karşı kitlesel tepkilerin pasifize edilmesinin yolu da bir yandan baskıcı rejimlerin inşası, diğer yandan kitlerin etnik ve dinsel aidiyetlerinin farklılığı üzerine kurulu sosyolojik, kültürel, psikolojik olarak uzunca bir “edilgenleştirme/siyasal olarak yedekleme” süreci sonunda emperyalist/kapitalist iktidarlara bağımlı hale getirilmesidir. Üçüncüsü, Sömürünün işsiz bıraktığı, adeta açlıkla burun buruna yaşayan toplumsal kesimin çaresizliklerini kullanarak bir “sadaka toplumu” yaratılması yoluyla toplumun oldukça geniş bir kesimini kapsayan alt kültüre mensup işsiz-yarı işsiz kesimlerin dinsel-geleneksel biat/tapınma kültürü içine çekilebilmesidir. AKP nin gerek yerel yönetimlerinin gerekse genel yönetim/iktidar politikasının yaygın olarak ücretsiz odun- kömür, yiyecek içecek dağıtması ve dinsel göndermelerle taçlandırması kırsal kesimlerde yaygın oy potansiyeline sahip olmasının nedenidir. Sistemin en gerekli ihtiyaçlarını karşılamaktan yoksun bıraktığı, bu nedenle sistemle en çok sorunu olması gereken işsiz-yarı işsiz yoksul kesimlerin en iktidar yanlısı görünmelerinin altında yatan gerçek de budur. Sistemin görünen yüzü olarak AKP iktidarının bu politikası yoksul kitlelerin büyük kesiminde kabul görmüş, kitleler ideolojik ve politik olarak yedeklenmiş, AKP politikalarının destekçisi olmuştur. Klasik burjuva toplumlarında görülen, işçi sınıfının genel bütünlüğü içinde ayrıcalıklı küçük bir “işçi aristokrasisi” yaratarak ulaşmak istediği işçilerin genel toplamını sistemin destekçisi durumuna getirme amaç ve gayreti, sisteme bağımlı ülkelerde daha az giderle daha çok kitleye hitap eden sadaka ekonomisi yoluyla yapılmaktadır. Sömürü sistemiyle en çok çelişkisi olan toplumsal kesimin sistemin en yakın destekçisi konumuna getirilerek çelişkilerin yumuşatılmaya çalışılması, toplumsal öfke ve patlamaların ertelenip/ötelenmesi, iktidarların sistemle kitleler arasında kırılgan, yarını ne olacağı kestirilmeyen bir “suni denge” oluşturma politikasının sonucudur. Bu politikaların sistem açısından elle tutulur sonucu toplumun iktidara siyasal olarak yedeklenmesidir ve istenilen de zaten budur. Sadaka ekonomisiyle ve biat/tapınma kültürü ile sisteme yedeklenmeyen, sisteme karşı tepkisini bir şekilde dışa vuran, ilericiler, yurtseverler, sosyalistler, komünistler, çevreciler, feministler… Sistemle barışık olmayan toplumun çeşitli kesimleri imkan dahilindeki araçlarla tepkilerini bireysel ya da örgütlü olarak ortaya koymalarıyla baskıcı politikaları derhal karşılarında bulacaklar ve iktidarın hedefi olacaklardır.

 

Küresel kapitalizmin iktidarları küresel kapitalizmin topluma dönük yüzünü “ insan hakları, demokrasi ve barış” olarak lanse etmişler ve bu “üç sözcüğün” okunması görevini de kendilerine “liberal aydın” denen sözcülerine vermişlerdir. Kapitalizm kendi tarihinin hiçbir döneminde 21. yüzyılın başlarında vücut bulan, içeriğini açıklamaya çalıştığımız küresel kapitalizm kadar saldırgan olmamış ve saldırganlığını böylesi bir ustalıkla, riyakarlığını böylesi profesyonelce “barış, demokrasi ve insan hakları” maskesiyle kapatamamıştır. Politik/siyasal arenalarda resmi kurumların sözcüleri ( hükümet sözcüleri, devlet başkanları, Nato, CİA, AB nin çeşitli kurumlarının sözcüleri v.b) bu “üç sözcüğü” kitleler nezdinde sahiplenme sahtekârlığında daha resmi ve daha az görünürlerken, yaygın olarak kitlelerle yüz yüze, küresel kapitalizmden beslenen, sisteme sadık ve gayri resmi sözcüleri olan, kendilerine “ liberal aydınlar” yaftasını takan genellikle kitle iletişim araçlarının çeşitli kollarında görevlendirilmiş kesim gelmektedir. Küresel kapitalizm kitlelerle doğrudan iletişim araçları olan medyanın etkili gücünü keşfetmiş, bu alanda sınırsız olanaklara sahip medya kuruluşları oluşturmuştur. Bu kuruluşlar-istisnaları hariç- kapitalizmin “ yıkama, yağlama” araçlarına dönüştürülmüştür. TV kanallarında her gün, bizzat sistemden kaynaklanan ve sistemin kaçınılmaz üretimi olan savaşın, işsizliğin, açlığın ortasında yaşama tutunmaya çalışan kitleler adeta sistemin bu üç sözcüğü ile bombardımana tutulmakta, bir yalanın böylesine inandırıcı olması için mutlak bir maharete sahip olması gereken sahibinin sesi liberaller tarafından övgü konfetilerine tutulmaktadırlar. Bunlar gerçekten hedefledikleri ve toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan sınıf bilinçsiz kitlelere, aşağılık bir yalanı, utanmaz bir riyakârlığı kapitalizm adına yutturma becerisine sahip, alanında uzman yalan makineleridir. Yukarıda değinmeye çalıştığımız, sistemle en uzlaşmaz çelişkiye sahip olması gereken toplumun en geri kesimlerinin sistemin iktidarlarının en yakın destekçileri konumuna getirilerek ölüm döşeğindeki kapitalizmin nefes almasına olanak sağlamak olarak tanımladığımız “suni dengenin” sosyal, kültürel ve psikolojik uzmanları, karşı devrimci kimliklerinin üzerine “liberal maskesi” takan bu kesimdir. Sisteme karşı kitlesel hareketlerin sabote edilmesinde uzman, zorla bastırılmasında görünüşte liberal gerçekte akıl hocasıdırlar. Sebep ve sonuçlarıyla oldukça kapsamlı bir alanda tartışılması gereken “Gezi” olayında bu riyakârlıklarını sinsi ve ikiyüzlüce ortaya koymuşlardır. Siyasal İslam’ın yaşam tarzının dayatmalarından ve AKP iktidarının otoriterliğinden bunalan kitlelerin kendiliğinden eylemlerine ilişkin “ hareketin ideolojisiz ve örgütsüz” olmasına selam durarak sistem ve kendileri açısından korkutucu olan sonucu sabote etmede uzmanlıklarını konuşturmuşlar, ideolojisizliğe ve örgütsüzlüğe övgüler yağdırmışlardır. Karşı devrimci eğitimlerinde uzmanlarınca kendilerine öğretilen “ önüne geçemiyorsan sabote et” görevini, bir yandan gezi direnişine güya menkıbeler dizerlerken direnişe sempatiyle bakıyor gözükmüşler, diğer yandan akıl hocalığı ettikleri iktidar sahiplerine eylemin sabote edilmesinde danışmanlık yapmışlardır. AKP iktidarının sözcülerinin eyleme karşı farklı dil kullanmalarının sebebi budur. Osmanlı geleneğinden olanlar eylemin polis şiddetiyle bastırılmasını öne çıkarırken, karşı devrimin inceltilmiş dehlizlerinden geçenler direnişin örgütlenme aşamasına varmasını engellemek için güya daha “ şirin” bir dil kullanmayı tercih etmişlerdir. Bize göre “daha şirin bir dil” kullanan kesim polis zorunu öne çıkaran kesimden daha kurnazdır. Sözüm ona daha hoşgörülü, daha demokrat görünerek suyun denize ulaşmasını engellemenin yolunu aramaktadırlar. Akıl hocası liberallere göre ise eylemin örgütsüz ve ideolojiden yoksun olması övgüye değerdir. Maazallah ya gezi direnişinde ortaya çıkan enerji dönüştürücü ve toparlayıcı devrimci bir örgütlenmenin itkisi altına girerse ne olacak… Ne olacak, elbette bütün karşı devrimciler gibi bu liberal yaftalı karşı devrimcilerin de “örgütsüz ve ideolojisiz” olduğu için övgülerine mazhar olan gezi direnişi, kâbusları olacaktır. Bu nedenle direnişin örgütsüzlüğü ve devrimci ideolojiden yoksun oluşu sisteme zarar verici etkisini göstermeden dağılacağı için övülmelidir ama direniş asla örgütsel bir sıçrama ve ideolojik bir karakter taşımamalıdır. Kendiliğinden hareketlerin en az direnme çizgisine sahip ve saman alevi gibi parlayıp sönücü karakterini iyi bilirler. Ne de olsa Marksizmsin rahle-i tedrisatından geçmişlerdir. Marksizm’den öğrenmişlerdir. Bu nedenle Marksizm’e karşı nasıl savaşılacağının da uzmanıdırlar. İnceden inceye kotarılmış sabotaj planlarıyla… Süzülmüş riyakârlıkla ve rafine edilmiş yalanlarla… Gezi direnişi “suni denge” olarak tanımladığımız kitlelerin siyasal iktidara yedeklenmesinin sosyal ve psikolojik ayağını kırmıştır. Suni dengenin bileşenlerinden bu ki olgu yara almıştır. Kapitalist sistemin içinde bulunduğu ekonomik ve politik açmaz bu beklenmedik şoku “tedavi edici” manevi olanaklara sahip değildir, ileride olabileceğinin de hiçbir belirtisi de Kitleler eskisi yönetilmek istemediklerinin işaretini vermişlerdir. Neyi istemediklerini ilan etmişlerdir ancak yerine neyin konulması gerektiğinin bilincinde değillerdir ve nasıl yapılması gerektiğini devrimci hareketin örgütsel öğreticiliğinde öğreneceklerdir. Bu bir başlangıçtır. Kapitalist sistemin gemisinin Türkiye ayağı su almıştır. Görünen tepki AKP ye tepki ile sınırlı olmayıp AKP nezdinde kapitalist sisteme gösterilen tepkidir. Gezi direnişi liberallerin bulanık suyunda salt AKP ye karşı tepkiye indirgenemez, buna izin ve fırsat verilmemelidir. Kapitalizmin siyasal tecridine giden yol açılmıştır. Eksik olan ne ve yapmalı?. Devam edeceğiz.

 
Sanatsal Yazılar