Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Uygarlık Çatışması mı Sınıf Mücadelesi mi?-01

20. yüzyıl biterken,  gerisinde biriktirdiği karşı devrimci potansiyel, süreci adeta “ sil baştan” dedirtircesine geri çevirdi. 1990 larda Sosyalist bloğun yıkılmasıyla, kapitalizm, yaşam damarını tıkayan, adeta sistemin boğazını sıkan tarihi bir engelden kurtulmakla her şeyi yeniden ve “ kendisine göre”  düzenleme savaşını başlattı. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupaki Sosyalizm, Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki devrimci mücadeleler sonucu varlığını korumaktan bile acze düşen kapitalist sistem, yerküre ölçeğinde her şeyi sisteme göre ve sistem için düzenlemenin fırsatını da yakalamış oldu. Karşı devrimci saldırı, iç içe geçmiş ve karmaşık, çok yönlü bütün saldırı araçlarını birlikte, eş zamanlı, art arda ve kesintisiz kullanmanın maddi, kültürel ve psikolojik temellerini artık açıkça “savaş tehdidi” üzerine değil, “ideolojik ve kültürel” varsayımlar ve çarpıtmalar üzerine inşa etmektedir. Bu kapitalizmin tarihinde elbette yeni bir şey değildir, ancak, geçmişte bu yönteme verdiği önemle bu gün kıyaslandığında, bu saldırı türün çapı ve boyutlarıyla düşünüldüğünde, geçmişte başvurduğu bu yöntemin bugün için oldukça kadük kaldığı görülecektir. Örneğin, ortaçağda Batının, zengin ipek ve baharat yollarını ele geçirmek için, dinsel motifle süslediği, “kutsal haçlı seferlerini” yüzyıllardır sürdürdüğü bilinmektedir. Amaç açık ve belli, ancak yöntem de o ölçüde sade ve basit: Geniş halk katmanlarının sömürü ve talan savaşına seferber edilmesinin en güçlü ve en olanaklı aracı, tanrı buyruğu Hıristiyanlığın yeryüzünde egemenliğinin sağlanmasıdır. Ortaçağda başvurulan bu tek yönlü, açık ve basit yöntemle, Batı kapitalizminin bugün başvurduğu karmaşık ve girift yöntem tartışmanın konusun oluşturacaktır.


Bilindiği gibi, Kapitalizm, Sovyetler Birliğinin yıkılışından sonra, gerek kendi iç boğazlaşmaları paylaşım savaşlarıyla, gerekse kapitalizmi kuşatan, etki alanlarını daraltan ve sömürüsüz bir yaşamın mümkün olduğunu ve elde edilebilirliğini ortaya koyan sosyalizm ve ulusal kurtuluş savaşıyla uğradığı prestij kaybının telafisi için yeni olanaklar elde etti. Girdiği bu dönemin yönelimini bir yandan maddi, ideolojik ve kültürel sözüm ona çok yönlü akademik tartışmalarla şekillendirirken, diğer taraftan bununla birlikte ve eş zamanlı olarak yeniden örgütlenmesini olanaklı kılan gündemini oluşturdu. Akademik ve ideolojik tartışmalarda, kapitalizme engel teşkil eden ne varsa, artık olmayacaktı ve bu nedenle “ tarihin sonu” gelmişti. Bu “ bilimsel kepazeliği” akademik tartışma adına Fukiyama üstlenecek ve “tarihin sonunun geldiğini” ilan edecekti. Bunun anlamı, Ulus devletler, kapitalizmin yeni yöneliminde, kendini yeniden ürettiği  “yenidünya düzeninde” ihtiyaç duyduğu sınırsız pazarların bir engeli idi ve artık “ Ulus Devletler” dönemi bitmişti. İkincisi, sınırsız pazarların sınırsız ve tartışmasız mutlak gücü kapitalizmde “ sınıf mücadeleleri”nin de sonu gelmişti. Globalizm, yenidünya düzeni, kareselleşme gibi adlar verilen “ yeni kapitalizm”in sınırsız sömürüsü, tarihin bütün çağlarında insanlığın özlediği yeni bir yaşamdı. Kapitalizm, sözcüleri aracılığı ile ürettiği “ bilimsel çarpıtmanın” gereğini yerine getirmekte geç kalmayacak, Ulus Devletlere karşı topyekûn saldırıyı başlatmakta geç kalmayacaktı. Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra sıra Doğu Avrupa’ya gelecek, İkinci paylaşım savaşından sonra değişik etnik kimliklerin, farklı milliyetlerin bir arada ve barış içinde yaşayabildiğinin açık örneği olan Yugoslavyada “milliyetçilik rüzgârları” estirilecek ve Barışın ülkesi etnik boğazlaşmaların arenası olacaktır.”Etnik ve dini kimlik problemi” adeta yaratılacaktır ve bu hassasiyet kaşınacaktır. Ulus Devletleri- hele bu devletler az buçuk antikapitalist bir yörüngedeyse- kapitalizmin karşısında zayıf düşürmenin en etkili silahı olan milliyetçilikle vurulacaktır. Bir ülkedeki veya bir bölgedeki etnik –dini kışkırtmalar, farklı bölge ve ülkedeki etnik ve dini kışkırtmaları da tetikleyecek ve “ tarafgirlik” yaratılarak, aynı silah, bu ülke ve bölgelere de yayılacaktır. Yugoslavya’daki Sırp-Boşnak çatışmasında, Emperyalistlerin donatıp teçhiz ettiği Arnavut ve Boşnak taraftarlığı, bu meyanda ülkemizde daha çok “ Müslümanların kırılması” gerekçesiyle “Boşnak taraftarlığı” yaratmış ve emperyalistler oyunlarını başarıyla oynamışlardır. Emperyalistlerin Yugoslavya’yı yutmasına direnen Miloseviçten ise nasıl bir “canavar yarattığı” ve yalanına dünya ölçeğinde nasıl güçlü kamuoyu oluşturduğu belleklerdedir. Aynı oyun, Rusyada, emperyalistlerce Çeçenlerin dama taşı olarak kullanılmasında sahnelenmiş, “Çeçen masumiyeti”ne inandırıcılık kazandırılmıştır. Orta-Doğu ve Kafkaslar gibi enerji bölgelerinde etnik ve dini Milliyetçiliğin tırmandırılması ve etkin kılınması, kapitalizmin bu bölgelerdeki etkisini ve gücünü artırmıştır. Dahası, bu öylesine güçlü bir yalan, bir çarpıtmadır ki,  ülke ve bölge aydınları ve sözüm ona ilericileri, etnik-dini kışkırtmaların arkasındaki güçleri ya görememişler, ya da görmek istememişler ve misyonları gereği karşı olmaları gereken emperyalist-kapitalizmin bu temelli kışkırtmalarına araç olmuşlar, saldırılara meşruiyet kazandırmışlardır. Kapitalizmin paralı bilim adamı Fukiyama bile, “eski solcularca” bu denli baş tacı edilmesine herhalde şaşırmıştır.

Irak’ın işgali ülkemiz kamuoyunda Anti-Amerikancı bir görünüm yaratmıştır. “ Görünüm” diyoruz, çünkü kalıcı bir örgütlenme ya da bir yurtsever cephe oluşturmanın alt yapısının ipuçlarını veren bir tepki değildir. Mevcut eğilimin “ dinsel temelli” olduğu görülmektedir. Kapitalizmin teknisyenleri, sınıfsal örgüt ve bilinçten yoksun tepkiyi ıslah etme becerisine sahip olduklarını şimdiye değin çok kez gösterdiler, bunu şimdi de yapabilirler. Onlar için ortam uygundur ve karşı koyucu ve tepkiyi sınıfsal-yurtsever mecraya kanalize edici kapsayıcı sınıf örgütlenmesinin var olmayışı, olanların kitlesel düzeyde etkin olmamaları, kapitalistler için bulunmaz bir fırsattır. Oyunun senaryosu kapitalizm tarafından yazılmıştır ve oyuncular senaryoya uygun seçilmiştir. Irak’ın işgaline tepkinin görünen başat biçiminin  “dinsel motif ve kaygılı” olması, görünümün Hristiyan-İslam çatışması olarak adlandırılması ve bu adlandırmanın inandırıcılık kazanması da, senaristlerin uzun vadeli ve her adımlarını kendi içlerinde bütünlüklü ve tutarlı attıklarını göstermektedirler. Acaba Fukiyamanın “tarihin sonunu” getiren akademik demagojisi ile Samuel Huntington’un “ uygarlıklar çatışması” kapitalizmin saldırılarının üstünü örtme görevinde çakışma noktasında mı buluşmuşlardır? Bilindiği gibi Kapitalizmin yeni ideologu Huntigton’a göre, tarihin ileri taşıyıcılığında, uygarlığın gelişmesinde her biri kendi içinde anlamlı ve belirleyici olan unsurlar önemini kaybediyor, belirleyicilik uygarlıklar çatışmasına yükleniyor. Huntingtonun uygarlık adlandırması ise “dinsel belirleyicilik”….Yani, yeryüzünün iki büyük uygarlığı İslamiyet ve Hıristiyanlık. İşte bu noktada yukarıda belirttiğimiz endişe de kendini ele vermektedir ve Irakın işgaline “ dinsel” kaygıyla yaklaşmanın, kapitalizmin demagogu Huntingtonu haklı çıkarmak olacağını düşünmekteyiz. Açılımlara sonraki sayıda devam edeceğiz.

 
Sanatsal Yazılar