Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Uygarlık Çatışması mı Sınıf Mücadelesi mi?-02

 

Yazımızın, geçen sayıdaki bölümünde Huntington’un “uygarlıklar çatışması” ve Fukiyama’nın “Tarihin sonu” adlı tezleriyle, kapitalizmin yeni yöneliminin belirlendiğini, uygun hareket tarzını belirleyen kapitalizmin bütün yerküreyi “kayıtsız-koşulsuz”Pazar haline getirme histerisiyle saldırganlaşan kapitalizmin, önce zaaflarını da kullanarak sosyalist sistemi parçaladığını, giderek gerek açıkça işgal ederek, gerekse ulus devletlerin kronik zafiyetlerini oluşturan “etnik ve dini” farklılıkları kullanarak,”Evrensel Pazar”ın önündeki engelleri ortadan kaldırma çabasına giriştiğini belirtmiş, bu bağlamda kapitalizmin yeni yöneliminin doğru analiz edilmesinin ve ancak devrimci hareketin mevzilenme, ittifaklar, örgüt ve ideolojik bütünlüğünün önündeki sorunlara doğru teşhisler koyarak doğru bir hareket tarzı belirleyebileceğini vurgulamıştık.

 

Kapitalizm, yeni yönelimini topyekûn sadırıyla gerçekleştirmeye çalışırken amaçta sapma olmaksızın yöntemde “farklı”imiş gibi davranmakta ve gerek kitlelerin gerekse aydınlarımızın, olayı kavramasında bulanıklık yaratmaktadır. Sistemin ABD kanadı ağırlıklı olarak “askeri güce” başvururken, AB kanadı sözüm ona bu yönteme “karşı imiş” gibi davranmakta, kapitalizmin sömürü ve yağmasını “insan hakları, demokrasi, özgürlük” gibi-aslında sosyalistlerin program ve söylemleri olan- kavramlar üzerinden gerçekleştirmeye çalışmaktadır. ABD nin askeri zoru kitlesel tepkilere neden olurken, AB nin “demokrasi ve insan hakları” nı sömürünün evrenselleşmesinin aracı olarak kullanması, özellikle saf dirik aydınlar arasında rağbet görmekte, taraftar bulabilmektedir. Bu aydınlar, olaya salt kendi bireysel çerçevelerinden yaklaşıyor olsalardı elbette böyle bir yazının konusu olmayı da hak etmiş olmayacaklardı. Ne var ki, bugün “insan hakları ve demokrasi” adına kapitalizmin sözcülüğüne soyunanlar, geçmişteki Marksist kimliğinin arkasına gizlenerek ve yüzlerine “sosyalist maskesi” geçirerek  “görevlendirildikleri”güçler adına, “lejyon askerleri” ruhuyla saldırmakta ve hizmetlerini sunmaktadırlar. Elbette, “küresel kapitalizmi” tanrılaştıranlar yalnızca bu türler değildir ve bunu yüzlerine “sosyalist maskesi” takarak yapmamaktadırlar. Bu türlerin yüzlerinin açığa çıkartılması, durumun kitlelerce kavranılması önem taşımaktadır.

 

 

Sosyalizmin bir ideoloji ve eylem olarak tarih sahnesine çıktığı 19.yüzyılda, burjuvazi, sosyalizmin eylem ve öğretisine doğrudan, cepheden saldırmakta, her saldırıdan sosyalist eylem ve ideoloji güçlenerek çıkmaktadır. Açık ve cepheden saldırıların sosyalizmi güçlendirmesi karşısında acze düşen burjuvazi saldırı yöntemlerini değiştirerek, saldırıyı bizzat sosyalizmin içinden satın aldıkları aracılığı ile sürdürmeye başlamıştır. Kautsky ve Bernstain bu amaçla sosyalizme içten saldıran ilk “uç beyleri, geriye bugünkü sırnaşık, yalama ve yüzsüz ardıllarını bırakarak, tarihte haklı bir ün de elde etmiş oldular. Kautsky ve Bernstain gibi “uç beyleri” ardıllarının yanında, lafı döndürüp dolaştırmadan, eveleyip gevelemeden ortaya koymaları bakımından daha bir saygıya değerdirler… Ancak, bugünküler, emperyalizmin gönüllü sözcülüğünü “demokrasi ve insan hakları” adına üstlenirlerken ne yüzleri kızarmakta ne de ahlaki sınırlama taşımaktadırlar. Belki de haklılar, “lejyon askerleri”dir, kutsal görevlerini para karşılığı yapmaktadırlar. Marksizmin ölümünü ilan ederler ve Marksist kavramların içinin boşaltılması için görevlendirilmişlerdir. Görevlerini, kitlesel bilinç bulanıklığından faydalanarak ve yelkenlerini şişiren yalan rüzgârını arkalarına alarak layıkıyla yerine getirmektedirler. Ayrıca yenilgi sonrasının yılgınlığının avantajlarını(!) son kertesine kullanmayı da ihmal etmezler…

 

İşte bugünün “uç beyleri” Fukiyamanın “Tarihin sonu”tez ile ilan ettiği, sınıfların ve sınıf mücadelelerinin ortadan kalktığı, Huntingtonun “uygarlıklar çatışması” tezi ile ilan ettiği, toplumsal devinimden sınıfları çıkararak Doğu-Batı, İslam-Hristiyan çatışması altında Batı kapitalizminin saldırı ve işgaline zemin hazırladığı, küresel kapitalizmin meşruluğunu ilan eden tezlerini haklı çıkarmak için birbirleriyle yarış etmenin ötesinde, kitlelerin bilincini kalın sis tabakasıyla örtmektedirler ve emperyalist kapitalizmin sömürü ve yağmasının gizlenmesine şemsiye olmaktadırlar.

 

Marks “tarih, sınıf mücadelelerinin tarihidir” derken, bütün toplumsal çatışma ve değişik araçlarla sürdürülen ve zaman zaman farklı görünümlere bürünen fiili hareketliliğin gerçeğini tespit ediyordu. Çatışmalar, toplumsal sınıfların çatışması idi, ancak çatışan taraflar farklı ülkelerin ezilen yığınları olmasına karşın, egemen sınıflar, yığınları farklı dürtülerle motive ederek savaş alanına sürmekteydi. Kitleleri, egemen sınıfların sömürü ve yağması adına cepheye sürerek birbirlerini kırdırmanın motivasyonu ortaçağda dinsel etmenler iken, kapitalizm döneminde dinsel faktörlerle birlikte etnik-milliyetçi farklılıklar da sıkça kullanılan motivasyonlar olmuştur. Özellikle, günümüzde dinsel ve “etnik-milliyetçi” eğilimlerin körüklenmesi ve toplumsal ivme kazanması, kitlesel sağa kayışın işaretlerini vermekte ve karşı devrimci saldırılara da zemin oluşturmaktadır. Bu, burjuvazinin bilinen oyunudur ve hangi ilkel eğilim ön plana çıkarılırsa çıkarılsın her ikisi de burjuvazinin işine yaramakta ve sömürü düzenine malzeme sağlamaktadır. İşte, hangi maskeyle savunurlara savunsunlar, neo liberaller ne yaptıklarının farkındalar ve kapitalizm adına üstlendikleri ve yerine getirmeleri gereken bir görevi ifa etmektedirler. Tarihin dünkü sayfalarına bakıldığı zaman burjuvazinin çok kullandığı bu yöntemin emekçi kitlelere maliyetini görmek mümkündür. 1848 Fransa-Avusturya burjuvaları arasındaki savaşta, Fransız ve Avusturya işçi sınıfının isyanı karşısında, Fransız ve Avusturya burjuvazisi kendi aralarındaki savaşa son vererek kendi ülkelerindeki işçi sınıfının mücadelesini bastırma konusunda anlaşmışlar, cephede birbirlerine ve çoğunlukla emekçi kitleler eliyle doğrulttukları silahları, içerde işçi sınıfına çevirerek isyanı kanla bastırmışlardır. Burjuvazinin “ulusçuluğu” sermayesinin yayılıp kökleşmesiyle, sömürünün yaygınlaşması ve kökleşmesiyle sınırlıdır. Dahası, adı edilen dönemde  “ulusçuluğun” maddi kökenleri de vardır ve burjuvazi esasen ulusalcı olmak da zorundadır. Burjuvazinin “ulusal” olması, yurtsever olduğu anlamına gelmez. Sınıf olarak egemenlik araçlarına sahip olmasının yolu buradan geçmektedir. Bir yandan iç pazarı merkezileştirirken, diğer taraftan, diğer kapitalist ülkelerle kıyasıya bir rekabete girecek, hammadde ve Pazar sorununu lehine çözmeye çalışacaktır. Bu nedenle “ulusal” ölçekte güçlü olmak zorundadır.. Emperyalist döneme girilmesiyle, burjuvazi “ulusal” kimliğini kaybederek kozmopolitleşecek, ulusal varlığı sona erecektir. Tekeller ve tekelci sermaye dışında kalan güçler  “ulusçu” luk mirasını devralacaktır. Ancak, burjuvazinin “ulusçuluğu” ile, tekelci burjuvazi dışında kalan güçlerin ulusçuluğunun maddi dayanakları birbirinden oldukça farklı olacaktır. Sermaye dışı kitlelerin ulusçuluğuna “yurtseverlik” damgasını vuracaktır. Bu güçler, uluslararalılaşan sermayenin sömürü, tahakküm ve talanına karşı yurtseverlik bayrağı altında emperyalizme karşı savaşacaktır. Doğaldır ki adı edilen dönemde yurtsever güçlerin içinde tekelci konuma gelememiş orta ve küçük sermaye kesimleri de yer alacaktır ve almıştır.

 

Kapitalizmin,21.yüzyıla girerken geçirdiği evrimleşme şimdiye değin tanık olmadığımız bir işleyişi ve yapılanmayı da beraberinde getirmiştir. Serbest rekabetçi dönemde ulusal kaynaklardan var olan ve bu kaynakları kullanarak tekelleşen burjuvazi, emperyalist dönemde uluslar arası karakter kazanarak ulusal sınırları aşan tekellerin orijini ulusaldır. Kendi ülkelerindeki devletleri kendi egemenlik ve sömürü aracı olarak organize edip, bu devletlerin gücünü sömürü alanlarını koruma, yeni sömürgeler elde etme aracı olarak kullanmışlardır. Ancak,21.yüzyıla girildiğinde, artık ulus orijinli kapitalistlerden söz etmenin olasılığı yoktur. Ulus kökenli tekellerin üstünde, hiçbir ülkeye, milliyete,  belirlenmiş tanımlı sınırlara sahip olmayan yeni bir kapitalist sınıf sistemin dümenine geçmiştir. Devasa ulus kökenli kapitalist tekeller bile bu sermayenin taşeronları konumuna gelmiştir. Bir başka ifadeyle uluslararalılaşmış sermaye grupları, küresel sermayenin halkaları haline gelmiştir. Sistem ölçeğinde kapitalist yapılanmanın bulunduğu nokta göz ardı edilerek siyasal,sınıfsal toplumsal öngörülerde bulunulamaz. İşte, Fukiyama ve Huntingtonun tam da söylemek istediği budur ve sistemin yeni yapılanmasında engel olarak gördüğü sistem karşıtı yapılanmaların varlığının miadının dolduğuna bizi inandırmaya çalışmaktadır. Elbette, sistemin donanımlı ve iyi yetiştirilmiş “uzmanları” bunları söylerken “sokak” dilini kullanmayacak, ama sokağın anlayamayacağı dili kullanarak sokağı kullanacaktır. Kapitalizm,”demokrasi” teranesiyle sosyalist sistemi, sosyalizmin içindeki insanları kullanarak yıkmayı başardı. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa “demokrasi” adına açık Pazar haline getirildi. Kapitalist Pazar dışında kalan ülkelerde demokrasi ve insan hakları  yoktu ve “Demirperde” ülkeleriydi!... Böylelikle sadece Rusya değil, sosyalist sistemden kopan ve kendilerine Bağımsız Devletler topluluğu adını veren ülkeler kapitalizm için yeni ve heyecan uyandıran pazarlardı. Bu ülkelerdeki yurtsever yönetimler de demokrasi için ( siz sömürü için deyin) ayak bağı idi ve bundan kurtulmanın reçetesi de hazırdı. Renk renk devrimler (turuncu,yeşil,beyaz…. ) için vurguncu Sorosun dolarları ile bu işlerde halledildi. (Ukrayna ve Gürcistan’daki turuncu devrim(!) ile Türkmenistan ve Özbekistandaki girişimler hatırlanmalıdır… Çavuşesku hakkındaki hayasız yalanlar on yıl geçmesiyle ortaya çıkacak, İsviçre Bankalarında milyonlarca doları olduğu yalanını söyledikleri Çavuşeskunun hiçbir bankada bir kuruşunun olmadığı gerçeği sonradan fakat geç anlaşılacaktır. Sırada Yugoslavya vardı ve bu ayak bağından da kurtulun malıydı. Emperyalistlerin burada başvurduğu yöntem etnik ve dini farklılıkları kullanmaktı. Arnavutlar, Sırplar, Boşnaklar, Hırvatlar yıllardır iç içe yaşanmışlıkları unutarak birbirleriyle vuruşturuldular ve halklar arasındaki düşmanlık giderilemez ölçüde derinleştirildi. Diğer taraftan aynı ölçüde “dinsel farklılık” faktörü de emperyalistlerin elinde, sınıf mücadelesinde emekçi halka karşı kullanılan gerici ve etkili silah olagelmiştir.

 

Buraya kadar olan bütün açıklamaların amacı, dinsel ve etnik farklılıklardan kaynaklanan tepkilerin görünüşte tepkiler olduğu, emperyalistlerin elinde halkın, halka karşı kullanılmasının ve kırdırılmasının aracı haline geldiğidir. Bu nedenle bu tepkiler gericidir, karşı devrime hizmet eder. AB ve ABD kaynaklı kuruluşların bol paralarla finanse edip “dinler arası diyalog”, “ “hoşgörü” gibi cazip söylemlerle yürüttüğü “dinsel kaynaklı” faaliyetlerin, küresel sermayenin propaganda araçlarıdır ve hoşgörüyle ve diyalogla da ilgisi yoktur. Ya da bunların hoşgörüden anladığı sınırsız sömürülerini içe sindirmek, savaşlara ses çıkarmamak, açlık ve sefaleti görmezlikten gelmek ve bütün bunları kabullenmektir.  Bütün amaç, geri ülke halklarının değer yargılarının törpüleyerek,  kültürel ve psikolojik olarak “kapitalist pazara hazır hale getirmek” sömürünün üstünü örtmektir. Aynı şekilde, etnik özellikli örgütlenmelerin de bir yandan kapitalistlerce tehdit ve şantaj aracı olarak kullanıldığı, diğer taraftan emek-sermaye çelişkisinin üstünün örtülmesine hizmet ettiği görülmektedir. Bunların kitlesel bilince yansıması, kavram kargaşasına ve ideolojik bulanıklığa nerden olmaktadır.

 

Devrimcilerin, işçi sınıfının, etnik farklılıkları bertaraf ederek niçin yurtsever olmak zorunda olduklarını, günümüzde yurtseverliğin sınıf devrimciliği ile iç içe geçtiğini, sermayenin hiçbir kesiminin “ulusal” olmadığını, bu sürecin tamamlanarak bittiğini ve toplumsal ayrışmada sınıfların netleştiğini ve devrimci tavra ilişkin sorunları gelecek sayıda tartışmaya devam edeceğiz.

 

 
Sanatsal Yazılar