Get Adobe Flash player
Siyasal Yazılar

Küresel Kapitalizm Koşullarında Faşizm Üzerine Bir Deneme/07

Ben demiştim” türü ukalalıklar, açmazların fırtınasında egolarını tatmin eden, açmazlardan medet uman muhterislere özgü hastalıklı bir ruh halidir. Onun derdi açmazın uçurumlarının büyümesidir, sisli havaları pek severler. Konu şudur, kestirmeden söyleyelim: Açık faşizm, beklenenden daha erken bir zamanda ülkenin kapısına dayanmıştır. Alt başlıklar halinde irdelenecek bölümlerde devrimciler aynayı öncelikle kendilerine tutmak zorundadırlar. Öncelikle bu onların mücadelesidir.  Başarabilirdik, şayet böylesi kuyrukçu bir edilgenliğin rehavetine kaptırmasaydık kendimizi.

  1. Ülkemizde faşizmin kitle tabanı “Türkçü/İslamcı” kesimlerdir ve kültürel altyapıları radikal dincilik ve ırkçılıktır. İslamcılık ve Türkçülük sentezlenerek devletin resmi ideolojisi olmuştur. İlerici hareketlere karşı farklı dönemlerde kâh ırkçı/Türkçü faşistler, kâh radikal İslamcı köktendinciler ön plana çıkmış, başat rol üstlenmiştir. 1960’lardan başlayarak 1980’lere kadar karşı devrimci hareketin vurucu gücü her ne kadar ırkçı/Türkçü faşistler ise de birçok olay ve saldırıda ortak hareket ettikleri bilinmektedir. 1965-1970 yılları arasında iç içe geçmişlikleri, devrimcilere karşı ortak saldırıları birlikte düzenledikleri neredeyse açık, net istatistiksel bir veridir. Geçmişte Milli Selamet Partisi, Refah Partisi/Saadet Partisinin ve bu gün AKP’nin kadrolarının bu dönemin İslamcı Akıncılar Derneği ve Türkçü/ırkçı faşist yapılanma olan Komünizme karşı Mücadele derneklerinden devşirildiği unutulmamalıdır.1970-1980 yılları karşı devrimci saldırılarda Türkçü faşistler ön plana geçerlerken, radikal İslamcılar kitlesel siyasal örgütlenmenin sessizliği içindedirler. Faşizmin toplumsal bir gerçekçiliğe dönüştüğü 1970-1980’lerde faşist hareketin (MHP/Ülkücü Gençlik Derneği v.b) kitle tabanını oluşturan unsurlar belirleyici olarak kültürel düzeyleri düşük, ekonomik olarak yoksul kesimlerden gelme Türkçü/Irkçı kesimlerdir. Ancak Türkiye’nin 60 yıllık yakın tarihinde karşı devrimci örgütlenmede inisiyatifi elinde bulunduran gerek İslamcı köktendinciler olsun, gerekse Türkçü/Irkçılar/Faşolsun dönemin bütününde hep iç içe olmuşlardır. Bu gün gelinen noktada köktendinci/ırkçı faşist göreceli ayrılığı ortadan kalkmış ve faşizmin inşasında ortak örgütlenmeyi gerçekleştirmişlerdir. Bütün faşist hareketlerin kitlesel tabanlarının ağır basan yanı ırkçık, ikincil yanı köktendincilik ise, İslamcı hareketlerin ağır basan yanı dincilik ise ikincil yanları ırkçılıktır. Bu olgu gerek Almanya, İtalya, İspanya, Portekiz gibi kapitalist ülkelerde olsun, gerekse Arjantin, Bolivya, Şili Türkiye gibi geri bıraktırılmış bağımlı ülkelerde olsun faşizmin kitlesel tabanının ortak özelliği olduğu gibi, faşist kadroların/liderlerin de ortak özelliğidir. Gelmeye çalıştığımız nokta şudur: Bu olgu açıkça kavranıp bilinmesi gerekirken siyasal İslamcı AKP’nin gerek iktidar oluşunda ve gerekse sanki iktidar olduğu 10 yılda hiçbir şey olmamış gibi, bütün emarelere kör bakılarak 10 yıl sonra bile AKP’nin “İleri Demokrasisinin” Siyasal İslam’ın önündeki yasal, toplumsal bütün engellerin kaldırılması olduğunu anlamayan bir “sol” bu kadar açık bir saldırı hazırlığını görme kabiliyetinden yoksunsa, sınıf mücadelesinin hangi karmaşık, inatçı, uzun vadeli sorununa çözüm getirecek bilgi ve birikim güvenilirliğine sahiptir. “Devrimci olmayı” Kemalizm’e küfürden ibaret sayanların, AKP’nin İslamcı faşist “sessiz darbesini”  alkışlayanların bugünkü durumdan yakınma hakları olamaz. Ama bu kesim sol adına Kemalizm’e küfürde yalnız değildiler, ortak dostları ABD diplomatları, AB temsilcileri, CIA istasyon şefleriyle omuz omuzaydılar. Kemalizm adına küfredilen ise kırık dökük laisizmdi ve siyasal İslamcıların alkışlarıyla da mest oluyorlardı. Oysa gerek siyasal İslamcılar, gerekse ırkçı faşistler 1950’li yıllardan beri Devletin himayesinde korunup kollanarak geliştiler. Yani küfredilen laisizm, göstermelik azarlamalar dışında bunların kılına bile dokunmadı. Devlet örgütlenmesinde/kamu görevlerinde hep kayrılan, korunan kollanan oldular. 2000’li yıllarda gelişip semirildiler ve artık korunup kollanmak yetmiyordu, bizzat iktidar olmalıydılar. Yukarıda sözünü ettiğimiz gerçekten kırık dökük laisizmin ufak tefek engellerinin aşılması gerekiyordu ve AKP’yi iktidar koltuğuna oturtan küresel kapitalizm tam da bu noktada “kırık dökük laisizmin” mırık dökük engellerinin de temizlenmesi için Türkiye’nin Kemalizm’den, yani laisizmden kurtulması gerektiğine ilişkin ardı arkası kesilmeyen fetvalarına başladılar. Solun bu konuda ortaklık ettiği kesim de bu kesimdi, yani sol adına küresel kapitalizmin dümen suyunda yüzmek… Nihayet el birliği ile bu da başarıldı ve bu kesim ancak siyasal İslam’ın faşizmine verdiği katkı payları oranında övünmelidir. AKP’nin Kürt siyasal hareketinin sırtını sıvazlar görünmesi bile bu kesimlerce AKP’yi neredeyse kutsallık mertebesine çıkarmıştır. Oysa AKP hiçbir şeyi saklamamıştır, ne dediyse onu yapmaktadır. Demokrasinin kendileri için araç olduğunu, varılacak yere varıncaya kadar kullanacaklarını söyleyen AKP’nin kurucu lideridir. Ama ne gam, AKP “İleri Demokrasi”yi ilan etti ya… Oysa açıkça görünen AKP’nin siyasal İslamcı tabanını oturtarak İslamcı faşizme doğru kesintisiz yol aldığıdır ve gelinen noktada bu süreç tamamlanmak üzeredir. Marksizm’i şaşı gözle okuyanlar kadar, sınıf mücadelesi yerine ulusal mücadeleyi ikame eden Kürt siyasal hareketi de AKP’nin siyasal İslamcı faşizmini görmezden gelerek övgüler düzmüşlerdir. AKP ile “Balayının bittiği” bu günkü durumda Kürt siyasal hareketinin Siyasal İslamcılarla flörtü de açıklanmaya muhtaçtır. 1990’lardan itibaren “Sol”, siyasal İslamcı demagojinin “mağduriyetine ve masumiyetine” öylesine inanmıştır ki demokrasi adına bu kesimlerin de örgütlenme özgürlüğünü savunmak solun bu kesimlerinin kutsal görevleri olmuştur. Şimdi gelinen duruma kılıf aramak yerine sadece elleriyle yüzlerini kapatıp ayıplarının günahlarının muhasebesini çıkarıp açık yüreklilikle ikrar etmelidirler. 
  2. Sosyal olaylar sübjektif müdahalelerle maddi gerçekliğe dönüşürler. Sübjektif müdahale, maddi temeli yaratamaz, tersine dönüşüm olgunluğuna erişmiş olguları, insan iradesi ile ancak katalizör görevi görerek hızlandırır, olgular olaya, olaya sübjektif müdahale başarılı olursa değişime/devrime dönüşür. Sübjektif müdahalenin başarısızlığı ise olaylar örgüsünü parçalar ve toplumsal bazda gericiliğin egemenliği kanlı bir diktatörlüğe dönüşür. Yukarıda değindiğimiz AKP’den demokrasi bekleme aymazlığın altında yatan temel etmen ise küresel kapitalizm döneminde burjuvazinin -burjuva demokrasisi dâhil- kendisinin yarattığı bütün değerleri ortadan kaldırdığıdır. Burjuvazi, toplumsal yaşamda demokrasiyi inşa eden sınıf olma özelliğini Klasik emperyalizm dönemiyle sınırlamış, küresel kapitalizm dönemiyle ortadan kaldırmıştır. Rekabetçi kapitalizm döneminde kapitalizmin toplumda egemenlik kazanması için gerek piyasa yaratılması, gerekse feodal sınıfların ve değerlerin tasfiyesi açısından bir zorunluluktu. Gerçeklik kazanması, gelişmesi için bu şarttı. Gelişmesinin belirli evresinde, örneğin klasik emperyalizm döneminde bu gelişme tamamlandığı ölçüde tekelci burjuvazinin burjuva demokrasinse ihtiyacı da o arında azalmıştır. Bu azalmanın pratik görünümü burjuva demokrasi ile sağlanan hakların tamamen olmasa bile önemli ölçüde ortadan kaldırıldığıdır. Örneğin aynı durum “Ulus Devlet” için de öyledir. Ulus devlet burjuvazinin doğum döşeğidir. Kapitalizm Ulus devletlerle kapitalizm oldu. Ulus Devlet örgütlenmesi bir anlamda kapitalizmin örgütlenmesi, devletin bütün olanaklarının kapitalizmin gelişimi için seferber edilmesidir. Kapitalizmin Uluslararasılaşması ve giderek Uluslarötesileşmesiyle Ulus Devlet sınırlarına ihtiyacı kalmamıştır. Burjuva Egemen Ulus Devlet, küresel kapitalizm dönemi ile birlikte Küresel finans kapitalin düzenleyici bürokratik mekanizmasına, küresel şirketlerin sekretaryasına dönüşmüştür. Artık Egemen, ekonomik politikaları, yeryüzü siyasasını belirleyenler Ulus Devletler değil, küresel şirketlerdir. Küresel şirketlerin ise burjuva demokrasisinin göstergeleri olan sendikalara, çalışma güvenliğine, ücretlerin iyileştirilmesine, söz ve örgütlenme özgürlüğüne ihtiyacı yoktur. İhtiyacı olan tek şey yeryüzünün kesintisiz Pazar haline getirilmesi, sömürünün engelsiz ve kesintisiz devamıdır. Gerçekten Egemen Ulus Devletler döneminde, Ulusal Burjuvazinin ulus içinde kapitalizmin inşası ve gelişimi programı temel ilke olmak üzere bu amaca hizmet eden organların seçilmesi O ulusun topluca katılım ve iradesi ile gelişirken, Küresel kapitalizm küresel çapta kimin, hangi partinin seçileceğine küresel kapitalizmin programını uygulama yeteneğine bakarak karar verir. Hal böyle olunca, sanki burjuvazinin hala demokrasiye ihtiyacı varmış gibi burjuva demokrasisi beklentisi içine girmek devrimcilerin değil, ya yalandan beslenenlerin ya da aymazların beklentisi olabilir. Toplumun yönlendiricisi konumunda olan medyanın peşine takılarak aynı lakırdıları papağan gibi tekrarlamak ancak görevi kitlerin bilincini köreltmek olan demokratlık kılıfı kuşanmış yalamaların işidir. Devrimcilik bir niyet olmanın ötesinde iradedir, aynı zamanda neyi nasıl yapacağını bilmektir. İçinde bulunduğu durumu analiz etme bilgi yeteneğinden yoksun olanlar kendilerini egemen sınıfların sadık hizmetkârları olarak bulurlar. “Biz iyi niyetliyiz” demek yetmez. Bilmek ve anlamak gerekir. Cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla döşenirmiş… Burjuva demokrasisinin yasal olanaklarıyla iktidar olan/iktidar getirilen AKP’nin neden iktidar koltuğunu bırakmak istemediği R:T:E’nın kişisel ihtirasıyla açıklanamaz. Üstelik AKP’nin iktidardan gitmek istememesi sadece AKP’ye özgü bir şey de değildir. Küresel Kapitalizm döneminin son 20 yılı dikkate alındığında Hangi geri bıraktırılmış ülke iktidarlarına, özellikle İslam ülkelerindeki iktidarlara bakarsanız bakın fotoğraf aynıdır. Yolsuzluk, rüşvet, kayırma ortak paydalarıdır. Bu durumun bir geri bıraktırılmış ülke iktidarı, bir “Siyasal İslam” orijinalitesi olduğu görülecektir. Merkez kapitalist ülkelerde durum çok mu farklıdır. Belki bizim gibi ülkelerde olduğu gibi ayan beyan değil, ancak buralarda da hırsız eğitimlidir ve çaldığı minareye önce kılıfını uydurup sonra minareyi çalar ve bu kapalı kapılar ardında gerçekleyen bu durum ayan beyan ortalığa dökülmez. Yaşanan Güneydoğudaki kitlesel hale gelmiş ölümler karşısında bile “400 milletvekili verseydiniz böyle olmazdı” açık mesajına karşın hala olup bitenleri “demokrasi” geleneğine aykırılıkla açıklamak verilen mesajı da anlamamak demektir. Demokrasi mi diyorsunuz hala… Arayın bulursunuz… 
 
Sanatsal Yazılar